• “Yazarlığını yükseltmek istiyorsan, edebiyatın küresel dili hâline gelen İngilizce yazmalısın” diyenler oldu. Bu pekala doğru olabilir. Yine de farklı bir şey yapmak istedim. İmkan sunan dilleri seçmek yerine ana dilim Kürtçeyi, uluslararası düzeyde dezavantajlı bir dili seçtim. Bu hem etik hem de politik bir seçimdi.
  • Biz Kürtçe romanlar yazmaya başlamadan çok önce Kafka, Tolstoy, Balzac, Cervantes ve başkaları kendi dillerinde muazzam gelenekler kurmuştu.
  • Durumu net görmeliyiz: Kürt edebiyatı dünya edebiyatında önemli bir yer tutmuyor. Bu talihsiz durumun nedenlerini açıklayabiliriz ama asıl mesele bu değil.
  • İki yol var: Katı sınırlar çizen ve böylece birçok Kürt yazarı dışlayan soğuk bir yaklaşımı seçmek ya da Kürtçe yazmayan birçok yazarı kapsayan açık bir alan yaratan sıcak bir yaklaşımı benimsemek. Muazzam baskı ve kötü muameleye maruz kaldık. Özgür bir Kürt alanından yoksun kaldık ve ciddi bir Kürt okur kitlesine sahip değiliz.
  • Kürt dilinin hayatta kalması ve gelişmesi için çalışmalıyız. Dil, eğitimde resmi statü kazanmalı. Hükümetler bu konuya istekli olmadığı için yazarlar ve okurlar kendi girişimlerini terk etmemeli. Bağımsız Kürt yayınevlerini desteklemeli ve Kürtçe kitap okumayı teşvik etmeliyiz. Önümüzde uzun bir yol var, sabırlı olmalı ama çabamızda ısrarcı olmalıyız.

Çeviri:Yeni Özgür Politika

Burhan Sönmez, Kürtçe yazdığı ‘Neynika Sor’ romanı ve Türkçe olarak yayımlanan ‘Kırmızı Ayna’dan hareketle dil, edebî aidiyet, sürgün ve hafıza üzerine düşünüyor. Uluslararası PEN (PEN International) Başkanlığını da yürüten Sönmez; Kürt edebiyatının dünya edebiyatındaki yerinden dengbêj geleneğine, yapay zekânın diller üzerindeki etkisinden ana dilinde yazmanın etik ve politik sorumluluğuna uzanan bu söyleşide, edebiyatın hem hayatta kalma hem de geleceği kurma gücünü anlatıyor. Azad Welat, The Amargi için Burhan Sönmez ile konuştu.

“İstanbul İstanbul” romanınız en sevdiğim kitaplarınızdan biri. Buradan başlamak istiyorum. İşkencenin yer altında gerçekleşmesi, karakterlerin ise hayatta kalabilmek için birbirlerine hikayeler anlatması bana çok çarpıcı geliyor. Sizce bu durum uluslar için de geçerli mi? Yurtsuzlaştırılmış ulusların hayatta kalabilmek için hikayelere ihtiyacı var mı?

Tarihin her aşamasında ve uygarlığın her evresinde bunun geçerli olduğuna inanıyorum. Bir aile, bir topluluk ya da bir ulus, yoksunluk ve acı dönemlerini ancak ortak inançlar ve hayallerle, yani onlara ifade kazandıran anlatılarla ve hikayelerle atlatabilir.

Son romanınızı hem Kürtçe hem de Türkçe okudum ve iki metin arasında farklı duygusal kaymalar hissettim. Türkçe birçok roman yazdıktan sonra Kürtçeye dönen bir yazar olarak, Neynika Sor’daki bazı politik ya da duygusal nüansların Kırmızı Ayna’da sessizce yeniden çerçevelendiğini hissettiniz mi?

Her dilin ayrı bir kalp atışı vardır. Bunu en net şiirde hissederiz. Kürtçe yazdığım şey Türkçeye çevrildiğinde tam olarak aynı biçimde aktarılamaz, mesele bundan daha fazlasıdır.

Romanımı İngilizceye de çevirdim, yakında ABD ve Britanya’da yayımlanacak. İngilizce çeviri Türkçeden, her ikisi de özgün Kürtçeden farklıydı. Bu, “Bu çilek çok tatlı” demeye benziyor. “Tatlı” kelimesi çileğin tadını anlatmak için kullanılır. Bu kelimeyi “anlarız”. Ama bir şeyin tadını anlamak, onu tatmakla aynı şey değildir.

Kurmancî Kürt edebiyatının merkezi sürekli değişti: Erivan ve Stockholm’den Diyarbakır’a (Amed), Mardin’e ve bugün Kurmancî okur ve yazarların en yoğun bulunduğu kent olan İstanbul’a uzanan bir hareketlilik söz konusu. İstanbul merkezli bu canlanmayı Kurmancî Kürt edebiyatı için stratejik bir fırsat olarak mı görüyorsunuz, yoksa edebiyatı coğrafi köklerinden uzaklaştıran bir dezavantaj olarak mı?

Buna yeni bir durum derim. Bu durumu akıllıca ve yaratıcı biçimde kullanmayı başarırsak bizim için bir fırsata dönüşebilir; aksi hâlde Kürtler için bir dezavantaja dönüşebilir. Hiçbir şey tümüyle iyi ya da tümüyle kötü değildir; her şey iradeye ve çabaya bağlıdır.

Başka bir söyleşinizde Kürtçeyi “özgürleşmiş bir dil” olarak tanımlamadığınızı belirtmiştiniz. Dünyada bu durumda olan pek çok dil var ve bu, o dillerde yazan insanlar için büyük bir dezavantaj. Uluslararası PEN başkanı olarak marjinalleştirilmiş dillerde yazan yazarları desteklemeye yönelik projeler başlattınız mı ya da böyle projeleri desteklediniz mi?

Evet, dilleri desteklemek ve baskın dillere karşı onları savunmak Uluslararası PEN’in misyonunun hayati bir parçasıdır. Örgütün beş daimi komitesi var. Bunlardan biri, 1978’de kurulan Çeviri ve Dil Hakları Komitesi. Bu komite o tarihten bu yana Chiapas’tan Kürdistan’a kadar pek çok dili destekleyen programlar yürüttü.

Kürt edebiyatı, tanınmış bir edebi alan olarak hâlâ görece genç. Pek çok yazar, yerleşik bir eleştirmen ve okur çevresinin henüz oluşmadığı bu alanda kendine bir yer edinmek, hatta zaman zaman bu yeri sahiplenmek zorunda kalıyor. Artık Kürtçe iki roman yazdınız. Bunu yalnızca edebi bir edim olarak mı görüyorsunuz, yoksa Kürt edebiyatında kendinize bir yer bulma çabası olarak da değerlendiriyor musunuz?

Durumu net görmeliyiz: Kürt edebiyatı dünya edebiyatında önemli bir yer tutmuyor. Bu talihsiz durumun nedenlerini açıklayabiliriz ama asıl mesele bu değil.

foto:AFP

Asıl önemli soru şu: Geleceğimize yatırım yapmak için şimdi ne yapmalıyız? Uluslararası yazarların oluşturduğu edebiyat kanonuyla yarışabilecek bir Kürt edebiyatını nasıl yaratabiliriz?

İlk Kürt romanının yazılmasının üzerinden henüz bir yüzyıl bile geçmedi. Şivanê Kurmanca, 1935’te Erebê Şemo tarafından kaleme alındı. Biz Kürtçe romanlar yazmaya başlamadan çok önce Kafka, Tolstoy, Balzac, Cervantes ve başkaları kendi dillerinde muazzam gelenekler kurmuştu. Bu yaratıcı mirası tanımalı, anlamalı ve dilimizi bu küresel ağa entegre etmeye çalışmalıyız.

Ana dilim Kürtçede yazmaya karar verdiğimde Avrupa’da bazıları beni başka yöne çevirmeye çalıştı: “Yazarlığını yükseltmek istiyorsan, edebiyatın küresel dili hâline gelen İngilizce yazmalısın.” Bu pekala doğru olabilir. Yine de farklı bir şey yapmak istedim. Daha fazla imkan sunan dilleri seçmek yerine ana dilim Kürtçeyi, uluslararası düzeyde dezavantajlı bir dili seçtim. Benim için bu hem etik hem de politik bir seçimdi.

Herkes baskın dillere -küresel ölçekte İngilizceye, yerel ölçekte Türkçe, Arapça ve Farsçaya- yönelseydi, dünyanın güzel dillerine ne olurdu?

Bazı önde gelen yazar ve eleştirmenler, Kürtçe yazmayanların Kürt edebiyatının bir parçası sayılmaması gerektiğini savunuyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Bu, her ulusun kendine özgü bir yanıt ürettiği türden bir soru. Kürtler için de bu meseleyi tartışma ve fikir alışverişinde bulunma zamanı geldi.

Örneğin İrlanda’da James Joyce ve Samuel Beckett, İrlandaca değil İngilizce yazdıkları hâlde İrlanda edebiyatının parçası sayılırlar. İsrail’de Franz Kafka, Almanca yazdığı ve ne İbranice ne de Yidiş bildiği hâlde Yahudi edebiyatı ve kültürünün parçası olarak görülür. Finlandiya’da Tove Jansson İsveççe yazdı ama Fin edebiyat kanonunun parçası kabul edilir.

Elbette yazarlar aynı anda birden çok edebiyat kanonuna ait olabilirler: Joyce ve Beckett aynı zamanda İngiliz edebiyatının, Kafka Alman edebiyatının, Jansson İsveç edebiyatının parçasıdır. Çünkü kültür ve edebiyat alanlarında uluslar arasına keskin bir çizgi çekmek kolay değildir. Kültür ve sanat, ayrışma değil, akışkanlık ve karşılıklı etkileşim araçlarıdır.

Kürt edebiyatını tartışırken, Kürtçeyi kullanmanın Kürt kanonuna ait olmanın birincil yolu olduğunu elbette kabul etmeliyiz. Ancak “birincil” ile “tek” kriteri karıştırmamalıyız; bir Kürtçe deyişle bu yön ‘sereke’dir (temel) ama yekane (tek) değildir.

Kürtçe yazamayan ama söylemi ve anlatıları Kürt kültürüne bağlı olan yazarlar varsa, onları neden Kürt kanonundan dışlayalım? Sinemada, örneğin Kürt yönetmen ve oyuncu Yılmaz Güney tüm filmlerinde Türkçe kullandı. Onu yalnızca Türk sineması tarihine mi indirgemeliyiz, yoksa Kürt sinemasının parçası olarak da mı görmeliyiz?

İki yol var: Katı sınırlar çizen ve böylece birçok Kürt yazarı dışlayan soğuk bir yaklaşımı seçmek ya da Kürtçe yazmayan birçok yazarı kapsayan açık bir alan yaratan sıcak bir yaklaşımı benimsemek.

Anlamamız gereken noktalardan biri Kürtlerin kendine özgü durumudur. Türk, Arap ve Fars gibi baskın kültürlerin elinde muazzam baskı ve kötü muameleye maruz kaldık. Özgür bir Kürt alanından yoksun kaldık ve ciddi bir Kürt okur kitlesine sahip değiliz. Bu, birçok insanın Kürtçe yazamamasının ve Almanca, İngilizce ya da Fransızca gibi dilleri seçmesinin nedenlerinden biridir.

Şahsen ben Yaşar Kemal ya da Ahmed Arif gibi isimleri Kürt edebiyat kanonundan dışlamayı seçmezdim. Bu meseleleri soğukkanlılıkla ve karşılıklı anlayışla tartışmalı ve tartışmalıyız. Aksi hâlde aceleyle kesin yargılara varmak ve birbirimizi suçlamak ne bize ne kültürümüze yarar.

Pek çok Kürt okurun eserlerinizle Türkçe üzerinden karşılaşacağı gerçeğiyle nasıl baş ediyorsunuz? Türkiye’de milyonlarca Kürdün bir gün edebiyatı ana dilinde okuyabileceğine dair umudunuz var mı? Mevcut koşullarda bunun yalnızca sivil ve bireysel çalışmalarla başarılabileceğini mi düşünüyorsunuz, yoksa siyasi bir değişim de şart mı?

Bu, Kürtler için bir sınavdır. Başûr’da bir imkan var; ancak Türkiye, Suriye ve İran’da aynı olanaklara sahip değiliz.

Yas tutmak yerine Kürt dilinin hayatta kalması ve gelişmesi için çalışmalıyız. İdeal olarak dil, eğitimde resmi statü kazanmalı. Hükümetler bu konuya özellikle istekli olmadığı için biz yazarlar ve okurlar kendi girişimlerimizi terk etmemeliyiz.

Bağımsız Kürt yayınevlerini desteklemeli ve Kürtçe kitap okumayı teşvik etmeliyiz. Önümüzde uzun bir yol var; sabırlı olmalı ama çabamızda ısrarcı olmalıyız.

Yönetmen Abbas Kiarostami, bir sanatçıyı kök salmış bir ağaca benzeterek neden İran’da kalmayı seçtiğini bir söyleşisinde açıklamıştı. Ancak birçok Kürt yazar ve sanatçı için yerinden edilmek ve sürgüne gitmek bir tercih değildi. Bu ayrım Kürt sanatını ve edebiyatını nasıl etkiliyor?

İnsan ruhuna inanıyorum. İster hapishanede ister sürgünde olsun, her koşulda yaratmaya muktedir bir kalbe ve zihne sahibiz. Biz sadece çevremizin yansımaları değiliz. İnsan, hayal gücü ve düşünce gücüyle içinde bulunduğu ortamı aşabilen bir varlıktır.

Romanlarınızda, özellikle hikayelerde ve anlatıların dinleyiciye göre yeniden kurulduğu ya da değiştirildiği anlarda dengbêj geleneğinin yankıları duyuluyor. Romanlarınızı yazarken bu gelenek bilinçli olarak zihninizde miydi?

Bu gelenek her zaman ruhumun bir parçası oldu. Bilinçli olarak planladığınız ya da tasarladığınız bir şey değil, kaleminiz hissettiğini yazar.

İstanbul İstanbul’dan önce Kuzey ve Masumlar adlı iki roman yazdım. Her iki roman da dengbêj geleneğinin yankılarını taşır. Bunun izleri Taş ve Gölge romanında da görülür. Kalemimde o sesi hissetmeden yazamazdım.

foto:Bianet

Kırılgan ya da yaralı beden, eserlerinizin neredeyse tamamında önemli bir odak noktası gibi görünüyor. Bunun çok kişisel bir boyutu olduğunu biliyorum ve burada o konuya girmek istemiyorum. Ancak bu temanın Kürt halkının tarihiyle bir ilgisi var mı?

Acı ve ıstırap üzerine çok yazıyorum. Benim için bu, yaşamın anlamını kavramanın yollarından biri. Başka yazarlar mizah gibi farklı temaları tercih edebilir, o da yaşamın anlamını yansıtmanın bir yoludur.

Mesele hangi yaklaşımın daha “doğru” olduğu değil, yaşamın sonsuz boyutlarını bu merceklerden ne kadar etkili süzebildiğimizdir. Kürtler katlandıkları acı ve gösterdikleri cesaretle tanınırlar. Ben de dünyayı onlar üzerinden deneyimlemek ve yaşamın gerçekten anlamlı mı, anlamsız mı olduğunu görmek istiyorum.

Bugün yapay zekadan söz etmemek zor. Kürtçe gibi dijital kaynakları sınırlı bir dilde çalışan bir yazar olarak üretici yapay zekayı dilin korunması için bir araç mı, yoksa dilsel tek tipleşmeyi hızlandıran bir güç mü olarak görüyorsunuz? İnsanların Kürtçe öğrenmek için de yapay zeka kullandığını duyuyoruz.

Burada ince bir çizgi var. Bir dili geliştirmek için teknolojiden yararlanmak iyidir, ancak dilinizin kaderini ve geleceğini yapay zekanın eline bırakmak tehlikelidir.

Nihayetinde, süreç nasıl işlerse işlesin, yapay zekayı kontrol eden şirketler onu çeşitliliği ya da eşitliği desteklemek için değil, daha fazla kâr üretmek için kullanacaktır.

Bir söyleşinizde genç yazarların Kürtçe yazdığı romanları okumaya özel bir ilgi duyduğunuzu söylemiştiniz. Yakın zamanda bu alanda çalışan Ferzan Şêr’le görüştük, kendisi Kürtçe edebiyatın son dönemde ivme kazandığını savunuyor. Dikkat etmemizi önereceğiniz genç Kürt yazarlar var mı?

Evet, çok başarılı genç romancılarımız ve şairlerimiz var. Hepsini desteklemeliyiz. Eskiden birkaç ismi kolayca sayabilirdim, artık yapmıyorum, çünkü şu anda ihtiyacımız olan şey sadece birkaç dikkate değer isim değil, kararlılıkla yazan birçok yazar ve tutkuyla okuyan çok daha fazla insan.

İçinden geçtiğimiz tüm karanlık zamanlara rağmen Kürt edebiyatının geleceği konusunda umutluyum.

Kaynak link: https://theamargi.com/posts/burhan-sonmez-i-am-hopeful-about-the-future-of-kurdish-literature