Avrupa-Türkiye ilişkileri enkaza döndü

Dosya Haberleri —

29 Kasım 2021 Pazartesi - 19:50

Hişyar Özsoy

Hişyar Özsoy

  • AB-Türkiye ilişkileri enkaza dönüştüğünü dile getiren Özsoy, 'İnsanlar açık bir şekilde son 5-6 yılda AKP - MHP ile etrafındaki ittifakların ürettiği bu söylemin ve siyasal yapının kesinlikle bu krizi derinleştirdiğini, ürettiğini görüyor. Bence bu siyasetin yavaş yavaş sonuna doğru geliyoruz" dedi.

 

AKP-MHP hükümeti Türkiye'yi hem siyasi hem ekonomi anlamında derin bir krizin içine sürüklerken, Avrupa olan ilişkilerini de şantaj ile yürütmeye çalışıyor. Başta mültecileri Avrupa'ya şantaj aracı olarak kullanırken, Türkiye'nin Avrupa Birliği kriterlerine dair gerekli adımları atmaması krizin daha da derinleşmesine neden oldu. Avrupa Birliği-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu yaklaşık 3 yıldır toplanamıyor. AB-Türkiye ilişkileri HDP Dış İlişkiler Sözcüsü Hişyar Özsoy, ile konuştuk.

AB-Türkiye ilişkilerini siyasi yönden incelemek amacıyla kurulan  Avrupa Birliği-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu son 3 yıldır neden toplanamıyor? Bu ilişkiler neden ve nasıl durdu?

Karma Parlemento Komisyonu’nun durumu, AB-Türkiye ilişkilerinin geldiği noktayla doğrudan bağlantılı. Sorunuzun cevabı AB-Türkiye ilişkilerinde gelinen noktada yatıyor. Türkiye- AB arasında kurulan bu Karma Parlemento her iki taraftan 25’er milletvekilinden oluşuyordu. AB-Türkiye ilişkileri donduğu için bu komisyon da toplanamıyor. Bu komisyonun fonksiyonu bozulmuş durumda. Karma Parlemento tamamen fonksiyon dışı.

Türkiye’nin, Avrupa Birliği Bakanlığı vardı. Bakanlığın bütçesi küçültülerek genel müdürlüğe çevirdiler. Oysa Karma Parlemento gerilimli Türkiye-AB ilişkilerini, “parlementer düzeyde” toparlayacak birçok girişimde de bulunabilirdi. Ama maalesef Türkiye’de parlementerizm yok. Yasama organı olan parlemento, hükümetten ayrı şey ve Türkiye’de parlementer otonomi yok.

Pekala 25 kişilik Karma Parlemento üyeleri Avrupa Parlementosu’nun değişik gruplarıyla çalışma yürütebilirdi. Fakat onlar da hükümetin kontrolünde, boyunduruğunda ve inisiyatifindeler. Açıkçası Karma Parlemento’nun bir fonksiyonu kalmamış durumda.

Avrupa Birliği’yle giriş müzakereleri, Gümrük Birliği ve vize muafiyeti konularında ilişkiler, AB bürokratlarıyla yaptığımız birebir görüşmelerde “donma halindeki” ilişkiler gibi de durmuyor. Sürekli ilişkilerde bir gerileme yaşandığını dile getiriyorlar. Kısaca şu an AB - Türkiye ilişkileri enkaza dönüşmüş durumdadır.

Türkiye siyasal tarihine baktığımızda devletin genel siyasetinin 5. kol faaliyeti olarak işlediğini görüyoruz. Muhalefet bugüne kadar devlet siyaseti dışına çıkmadı. Bu dönem muhalefet genel devlet siyasetini aşacak, “klasik devlet refleksi muhalefet için öğretici oldu” diyebiliyor musunuz? Muhalefet cephesiyle AB ilişkileri üzerine görüşmeleriniz oldu mu? Muhalefetin AB üyeliği gibi bir gündemi var mı?

Muhalefetle resmi düzeyde (formel) görüşmelerimiz olmadı. İnformel olarak yaptığımız kimi sohbetlerde muhalefetin Türkiye - AB / Gümrük Birliği / Avrupa Konseyi ilişkilerine dair herkesin anlayabileceği bir çerçeve oluşturması gerektiğini söylüyoruz.

Ekonomik anlamda Türkiye ciddi anlamda AB ile entegre olmuş durumdadır. Israrla söylüyoruz, ekonomisinin yüzde 60-65 oranında AB ile entegre olmuş Türkiye gibi bir ülkede Avrupa Birliği, Gümrük Birliği konuşulmadığında, kimse iktidara gelme konusunda muhalefeti ciddiye almaz.

Ama HDP hariç Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi konusunda muhalefet genel olarak şu an’a kadar neredeyse her AB- Türkiye restleşmesinde, hükümetin arkasına dizilmek gibi bir politika izliyorlar. Uygulanması gereken Avrupa Konseyi ve AİHM kararları var. HDP olarak bütün bu süreçlerde hükümete yönelik eleştirilerimizi açıkça dile getirdik. Fakat şu an iktidara talip olduğunu söyleyen Millet İttifakı’nda maalesef Avrupa Birliği bir gündem değil.

İşgal dönemlerinde, HDP eşbaşkanları, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasında veya kayyum siyasetinde muhalefetin iktidarla aynı cephede sık sık buluştuğunu gördük. Muhalefetin iktidarla aynı eksenli siyaset yürütmesini nasıl yorumlamak gerekiyor?

Türkiye’de çok güçlü popülist-milliyetçi söylem söz konusu. “Avrupa karşıtlığı”, Türk milliyetçiliğinin temel siyaset argümanlarından birisi. Muhalefet, toplumun milliyetçiliği aşmasını istemediği gibi milliyetçiliği perçinliyor. En son büyük elçiler meselesinde de gördük bunu. Aslında muhalefet yargıya da müdahil olmuyor. Sadece “AİHM’in bir kararı var. Bu uygulanmalı” diyerek bir hatırlatmada bulunuyor. Avrupa Birliği’nin egemenlik alanına girdiğinden, AB ile Türkiye arasındaki en ciddi sıkıntı Kıbrıs sorunudur. Bu konuda muhalefet AKP-MHP’den daha şahin bir pozisyon almış durumda.

AB sadece Türkiye ile ilişkilerinde mi normatif değerler dışına çıktı? Afganistan’daki son gelişmeleri de göz önüne alarak, muhataplarınızla bu normatif değerlerin sürekli aşınmasının gelecekte nelere yol açabileceği konuşuldu mu?

Açıkça söylemeliyim ki, Avrupa’nın liberal-sosyal demokrasisi çökmüş durumda. Sürekli ağızlara pelesenk olan “demokrasi, insan hakları, yargı bağımsızlığı vb” gibi bütün kavramların içi boşaltıldı. Bunu özellikle Belarus-Polonya sınırındaki mülteciler sorununda olduğu gibi son dönemlerde mültecilerle ilgili meselelerde görüyoruz. Avrupa’nın demokrasi, insan hakları vb. söylemleri büyük oranda söylem düzeyinde kalıyor. Bunu muhataplarımızla sık sık konuşuyoruz.

Fakat biz demokrasi, insan hakları vb. kavramların bazı ülkeler için boş kavramlar olmadığı üzerinden bir argüman geliştirmeye çalışıyoruz. Örneğin Türkiye’de demokrasi, hukuk ve insan hakları konusunda çok ciddi gerileme var. Avrupalılara güçlü ekonomik ilişkilerin oluşturulması, Avrupa’nın güvenliğinin sağlanması için Türkiye’nin demokratik bir ülke olmasının faydalarına olacağını söylüyoruz. Avrupalı muhattaplarımızla demokrasi ile güvenlik ve ekonomi arasındaki ilişkiyi tartışmaya açmaya çalışıyoruz. Mesele basitçe, romantik bir şekilde insan haklarını, demokrasiyi savunma değil. Avrupalı muhataplarımıza asgari düzeyde demokratik olmayan, hukukun işlemediği, temel hakların bile tanınmadığı bir yerde sermayenin duramayacağını, istikrarın ve güvenliğin olamayacağını anlatmaya çalışıyoruz.

Kendi iç sorunlarını demokratik şekilde çözen bir Türkiye, Avrupa Birliği ve Avrupa’ya yönelik tehditlerde önemli bir tampon bölge konumuna sahip.  “Türkiye’de diktatörlük de olsa istediğimi yapsın ve ben bir şekilde yardımcı olurum” düşüncesinin kısa vadede belki bazı kazanımları olabilir ama Türkiye’deki bütün demokratik kurumlar darmadağın olduğunda, orta ve uzun vadede Türkiye hem güvenlik hem de ekonomik anlamda tam bir enkaza dönüşür. Bunun Avrupa’ya faturası çok yüklü olacaktır. Son zamanlarda bunu biraz daha gördüklerini düşünüyoruz.

AB, Erdoğan ve mevcut iktidar yüzünden Türkiye’den ciddi şekilde ümidini kesmiş durumda. Türkiye’deki iç dinamiklerle güçlü bir muhalefet oluşturabilirse, belki Avrupa da kendi pozisyonunu değiştirir. Son 2019 yerel seçimlerinden yani Erdoğan’ın iktidardan düşürülmesi ihtimali ortaya çıktıktan sonra Avrupalılarda belli bir tavır değişikliğinin olduğunu görüyoruz. Avrupa minimum düzeyde de demokratik standarttı yakalayan bir Türkiye’nin kendi çıkarına olduğunu düşünmeye başladı.

“Yeniden Dirilişi” işaret etmesi bakımından iktidarın azınlık gruplarıyla kurduğu ilişkilerde de bu “Yeniden Diriliş” izleri görülüyordu. AB üyeliği müzakere sürecinden, Yeni Osmanlıcılığa geçişin yeni dönemde kırıldığına dair bir gözleminiz var mı? Gözleminizi somut örnek üzerinden aktarmanız mümkün mü?

2009 - 2010 yıllarında Türkiye’deki kimi yazarlar AKP’nin otoriterleşmeye doğru gittiğini yazmaya başlamışlardı. Nuray Mert bunu yazanlardan birisiydi. Hatta 2011 yılında dönemin hükümet sözcülerinin “demokrasi bizim için amaç değil, araçtır” söylemleri olmuştu.

Özellikle reform sürecinde AKP, ilk 10 yılında asker-sivil ilişkilerini, siviller lehinde dönüştürmekte önemli bir rol oynadı. O dönemin liberal kalemleri -Ahmet Altan gibi- AKP’nin arkasında dizilmiş ve destek veriyorlardı. Çok geniş bir toplumsal kesim aslında bu süreçte AKP’nin bu politikasına destek veriyorlardı. Herkes bir şekilde Avrupa Birliği’ne giriş sürecini Türkiye’de bir “sivilleşmenin zemini” olarak görüyorlardı.

Önemli oranda da askeri vesayet geriletilmişti. Ama 2010 yılındaki Anayasa Değişikliği Referandumu’yla yargı ele geçirildi. Böylesine bir tarihsellik içerisinde AKP, çok sistemli bir şekilde daha totaliter, daha saldırgan, militarist ve milliyetçi bir noktaya kaydı. Eski kadrolarını önemli oranda tasfiye etti, yeni ittifaklar kurdu. Bu ittifaklar genelde Kürt karşıtı son derece militarist, katı, faşizan kesimlerdi.

2002-2010 yılları arasındaki sağ-liberal AKP yerini tamamen milliyetçi, ırkçı diyebileceğim popülist ve kimi zaman İslami bir takım  anlatılarla süslenmiş (ben İslamcı görmüyorum), İslam’ı sürekli söylemde kullanan hibrit bir ideolojik-politik bir siyasete devretti. Buna bazıları Yeni - Osmanlıcılık diyorlar.

Bu tanım Türkiye’nin son dönemlerde Osmanlının hakimiyetinde olan Ortadoğu’daki alanlara doğru ataklarını da tanımlamakta kullanılıyor. Yani Misakı-Milli’nin dışında militarist, daha askeri kendi deyimleriyle “proaktif” bir siyaset izlemeye çalışıyor. Türkiye dışta yani Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs meselesinde, Libya, Suriye’de Neo - Osmanlıcılık olarak tanımlanan, daha ekspansiyonist (yayılmacı) denilen bir politika izliyor. Belki bu anlamda “Yeni - Osmanlıcılık” olarak değerlendirilebilir ama söylem boyutuyla Avrupa Birliği’ne giriş süreci sağ-liberaldi.

Son 10 yıl içerisinde bu sağ-liberal söylem alanı tuzla buz edildi. Bildiğimiz milliyetçi, militarist, popülist, katı merkeziyetçi, sonuna kadar Kürt ve azınlık düşmanı tuhaf, diktatöryal eğilimleri son derece yoğun bir “otoriter rejim” ortaya çıktı.

Kürt sorununda demokratik çözümü tamamen rafa kaldırdılar. Bütün sivil ve siyasal alana olanca gücüyle saldırmaya başladılar. OHAL ilan ederek Çöktürme Planı’nın devamı olarak, tasfiye konseptini devreye koydular. HDP ve Kürtleri "terörist, düşman, vatan" haini ilan ettiler.

Bana sorarsanız iç siyasette iktidar parçaları (AKP-MHP) Neo-Osmanlıcılık söyleminden çok “ulusal beka” söylemi üzerinden yanyana geldiler. Özellikle Suriye ve Rojava’daki gelişmeleri en büyük “beka” sorunu olarak gördüler.

Ama bu söylemin limitlerini 2019 Yerel Seçimler’deki başarısızlıkta gördük. Kurdukları “başkanlık sistemi” ve “beka” söylemi 2019 Yerel Seçimleri’nde tamamen çöktü. O günden bugüne de artan ekonomik bir yıkım yaşıyoruz. Haliyle şu an insanlar açık bir şekilde son 5-6 yılda AKP - MHP ile etrafındaki ittifakların ürettiği bu söylemin ve siyasal yapının kesinlikle bu krizi derinleştirdiğini, ürettiğini görüyor. Bence bu siyasetin yavaş yavaş sonuna doğru geliyoruz.

AB ile üyelik sürecinin yeniden başlaması ve mevcut sorunların aşılması nasıl mümkün olacak? AKP-MHP bu konuda ne kadar samimi? Muhalefet nasıl bir vizyona sahip?

Muhafazakar çevrelerden gelen siyasetçiler - Erdoğan dahil - Avrupa Birliği’nden sürekli bir şey alıp, bir şey vermeye karşı olduklarını ifade ediyorlar. Zaten eskiden beri Türk ulusal sağ kesimlerde böyle bir kompleks var. Muhtemelen hiç bir zaman Avrupa Birliği ve Avrupa değerleri konusunda tam anlamıyla bir samimiyetleri ve niyetleri de olmadı.

Fakat bunu üzerinden çok spekülasyon yapacak durumda değilim. Ama 10 yıl boyunca Avrupa Birliği’ni, Avrupa Konseyi’nin bütün imkânlarını - kurumlarını kendi iktidarları kurmak ve sağlamlaştırmak için kullandılar. İşleri bitince de “zaten demokrasi bizim için bir amaç değil, bir araçtır” dediler. Sonrasında liberallerle savaşa tutuştular. Liberallere karşı bu savaşı kazandılar. Cemaatten sonra derin devletinden tutun, Balyozcu - Ergenekoncu dedikleri kesimin bir kısmı dahil ne kadar ulusalcı, milliyetçi kesim varsa hepsiyle ittifak kurdular. Süreci bu şekilde yürüterek bütün toplumu, ekonomiyi bir felakete sürüklediler. 

Türkiye gerçekten yörüngesini, oryantasyonunu kaybetmiş durumda. Şu an diplomatik, siyasi ve ekonomik anlamda iyice batmış iflası yaşayan bir siyasal yapı söz konusu. Elbette bu kendi kendine olmayacaktır. Bu noktada muhalefetin asıl rolünü oynayarak bu otoriter, diktatöryel sisteme karşı demokratik, yaşanılır bir sistemi oluşturması gerekiyor. Bunun için de bütün toplumsal kesimlerle güçlü bir diyaloğa girmesi gerekiyor. Ama maalesef muhalefet bu durumu aşmak için böyle bir vizyonu hâlâ ortaya koymuş değil.

Bu temel sorunlar karşısında bazı temel perspektifleri, çözüm önerilerini topluma sunmak, toplumun anlayabileceği bir şekilde bunları formüle etmek ve herkesin bir şekilde bu sürece katılmasını sağlamak gibi muhalefetin bir sorumluluğu var. Normal seçimlere bir buçuk yıl kaldı ama bu konuda maalesef muhalefet hiç bir sorumluluk yüklenebilmiş değil.

Yeri gelmişken HDP’nin bir deklerasyon açıkladığını söyleyeyim. O deklerasyonda 11 maddede aslında Türkiye için bir çıkış yolu düşünüyoruz. Eksiği veya fazlası vardır elbette tartışılabilir. Yeni maddeler eklenebilir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.