- Her bahar Karacadağ'ın eteklerine kurdukları kıl çadırlarda aylarca yaşayan koçer aileler, yüzlerce yıllık geleneği sürdürmeye çalışıyor. Ancak yaşlı kuşak artık bu işi yapamazken, gençler de bu zorlu yaşamı terk ediyor.
- “Diyarbakır'a hiç geldin mi” diye sorduğumuz Rojda, "Evet, hastalandığımızda buradaki doktorlar yetersiz kaldığında geliyoruz. Eminim Diyarbakır çok güzel bir yer ama biz sizin gibi oraları bilmiyoruz. Gezmeye, görmeye gelemiyoruz” diyor.
ARZELLA BEKTAŞ/AMED
Koçerleri küçükken hep duyardım, uzaktan da olsa çadırlarda o zorlu yaşamlarını yoldan geçerken görürdüm. Ta ki 2018 yılının Mayıs ayında arkadaşımın “Bir gazeteci Karacadağ koçerlerin yanına gidecek, yanında hem bir kadının ve hem bir fotoğrafçının olmasını istiyormuş’’ demesine kadar. Hemen o heyecanla ilk kez kıl çadırlarda yaşayan koçerleri yakından tanıma fırsatı bulacaktım. Çok heyecanlıydım. Gittik. Yöresel kıyafetleriyle yaşlı teyzeler vardı, gençler azdı. Kürtçe konuştuk, sohbet ettik. Ben bir taraftan fotoğraf ve video çekiyorum, öte yandan soru soruyorum. Benim için anlatılmaz ama yaşanır dediğimiz bir tecrübeydi. Her anlarını çekmeye çalıştım. Gazeteci arkadaş da bazılarıyla konuşuyordu.
İşimiz bitti, Amed'e gelmek için yola çıktık, fotoğrafların aktarımı için gazeteci arkadaşla bir cafeye oturduk. Fotoğraf yüklemeleri bittikten sonra baktım kartımdaki fotoğraflar silinmiş. Niye sildiğini sorduğumda "Sen o fotoğrafları sosyal medyada yayınlarsın diye sildim’’ dedi. Özenle ve severek çektiğim fotoğraflardı ve ben yıkılmıştım. O an cafeden çıkıp eve gittim. Birkaç gün sonra bu fotoğraflı haberin gazetenin birinde yılın haberi ödülünü aldığını gördüm. Oysa fotoğraflar ve bazı sözler bana aitti.
Artık yaşlılar yok
Karacadağ, Amed, Urfa ve Mardin topraklarına yayılıyor. En yüksek yeri 2 bin metreye yakın. Bir yıl aradan sonra bir arkadaşımla tekrar Karacadağ’a gittim. Beni hatırladılar, çok sevindiler. Bizi çadırlarına davet ettiler. Aç olup olmadığımızı sormadan hemen kendi elleriyle yaptıkları katıkları, tandır ekmeği ve çay ikram ettiler. Tekrar fotoğraf çektim, tabii bir yıl önce çektiğim gibi değildiler. Yaşlı kadınlardan biri ve sadece bir iki genç kadın vardı. Artık her yıl gitmeye çalıştım Karacadağ'a. Son iki üç yıldır hemen hemen yaşlı erkek ve kadın bulmak zor.
Artık çocuklarını büyütüp evlendirmişler, mesleklerini yeni genç gelinlere devretmişler. Gelinler artık eşleri ve beşiğindeki çocuklarıyla geliyorlar kıl çadırlara. Birkaç bebek ve küçük çocuk dışında genelde genç kadınlar vardı. Yaşlılara ne olduğunu sorduğumuzda, ”Yok, onlar artık yaşlandılar, emekli oldular, bu işi yapmıyorlar. Büyüklerimiz sadece tatile geliyorlar buraya. Köyde evlerindeler artık” dediler.
Güzel ama çok zor
Rojda ile sohbet ettik. Çayları, kendi ürettikleri peynir, yoğurt, tereyağı ve sütün tatları gerçekten çok güzeldi, her şey organikti. Kıl çadırda nasıl yaşadıklarını, zorluklarını ve güzelliklerini konuştuk. Rojda amcasının oğluyla evli. "Bizde yabancıya kız verilmez, yabancıdan kız alınmaz" dedi. Nedenini sorduğumuzda "Kimse köye gelip bizim yaptığımız bu işleri yapmaz" cevabını verdi. İlkokul terk, okumamış. Çadır ve köy hayatının zor olduğunu, bekarken de evde iş yapan beriye gidenlerin olmadığını, kardeşleri de küçük olduğu için onlara baktığını ve küçük yaşta evlenip anne olduğunu, annesinin kaderini yaşadığını anlattı.
Her şeyi birlikte yapıyorlar
Nisan ayında köyden ayrılıp her yıl aynı yere geliyorlar. Burada kıl çadırlarını kurup yaşamaya uygun hale getiriyor, hayvanlar için de ayrı bir çadır kurarak yerleştiriyorlar. Rojda, Nisan ayında Karacadağ’ın çok soğuk olduğunu, yağmur ve fırtınanın şiddetli geçtiğini, buna rağmen burada beş-altı ay kaldıklarını ve tüm zorluklara rağmen bu yaşamı sevdiklerini söylüyor. Geceleri aralarına bir perde çekip bir çadırda iki aile kalıyorlar. Yemek, bulaşık ve çamaşır dahil her şeyi birlikte yapıyorlar.
Süt, çökelek, tereyağı, yoğurt…
Günlük yaşamları yalnızca çadırın temizliği ve yemek hazırlığıyla sınırlı değil. Eşleri gece hayvanları otlatmaya götürdüğünde, kendileri ise gün doğmadan uyanarak katık için eski usul koyun derisinden yapılan meşkte ayran ve tereyağı hazırlıyorlar. Süt sağdıktan sonra peynir, çökelek, tereyağı ve yoğurt üretiyorlar. Ürettikleri bu ürünleri köye gönderiyorlar. Köyde kalan yaşlılar ise bunların bir kısmını kışlık ihtiyaçları ve yakın akrabaları için ayırıp kalanını ise geçimlerini sağlamak amacıyla değerlendiriyorlar. Koçer kadınlar günümüzde ise hayvan sayılarının fazla olması nedeniyle bu işlere yetişemiyorlar. Bu yüzden de artık sadece sütü şehirde anlaştıkları kişilere satıyorlar. Bu kişiler de sütten tereyağı ve peynir üreterek satış yapıyorlar.
’Kimse bu işi beğenmiyor’
Rojda büyük oğlunun köyde okuduğunu, kaynanasında kaldığını ve onları özlediğinde eşinin onu gidip getirdiğini söylüyor. Çocuklarının okumasını, onların yaşadığı bu hayatı yaşamamalarını istiyor. Ekim ayında toparlanıp köyün evinin yolunu tutuyorlar. Eskiden ev denen bir şey yokmuş, kışın sıcak bir bölgeye hayvanlarıyla göç ederlermiş, yazın ise serin yerlere giderlermiş. Eskisi gibi artık kimsenin koçerlik yapmak istemediğine dikkat çeken Rojda, “Kimse bu işi beğenmiyor. Çoğu kişi ya Siverek’e ya da büyük şehirlere taşınıp orada çalışıyor” diyerek, koçerliğin de azaldığını aktarıyor.
‘Gezmeye görmeye gelmiyoruz’
Diyarbakır'a hiç geldin mi diye sorduğumda, "Evet, hastalandığımızda buradaki doktorlar yetersiz kaldığında geliyoruz, gezmeye görmeye gelemiyoruz. Burada doğumlar zor, doktorlar Diyarbakır'a sevk ediyor, ancak hastalandığımızda gelebiliyoruz. Eminim Diyarbakır çok güzel bir yer, biz sizin gibi oraları bilmiyoruz, hastane ve doktorlarla sınırlı kalıyoruz" diyor. Neden kıl çadırları tercih ettikleri sorusuna ise şu cevabı veriyor Rojda: "Bizi haşerelerden koruyor yıllardır bu çadırlar kullanılır, bizler uzun süre burada kalıyoruz yaşıyoruz, onun için atalarımızdan bugüne kıl çadır bizi dışardaki yılanlardan koruyor.”
‘Alıştık bu hayata’
Kendilerine bir kuyu açıp su ihtiyaçlarını oradan karşılıyorlar, şimdilerde güneş enerji paneli kurup elektriği de oradan alıyorlar. Gerçekten zor bir yaşam. Uzun süre kalıp hem kendileri kışlık erzaklarını sağlıyor hem de sattıkları organik ürünlerle geçimlerini sağlıyorlar. “Alıştık bu hayata” diyerek ekliyorlar: “Anne ve babalarımızın hayatı da bizim kaderimiz.”
fotoğraflar: ARZELLA BEKTAŞ