• Kiğı'da baraj projeleri nedeniyle köyler boşaldı. Yedisu'da  deprem riskinin yanı sıra maden ve enerji projelerinin baskısı hissediliyor. Genç hattında orman alanlarının parçalanması ciddi ekolojik kırılmaya yol açtı. Karlıova'da ise talan projeleri mera alanlarını tehdit ediyor. Varto için de aynı durum geçerli.
  • Tüm bu süreçlerde insanlar topraklarından uzaklaşıyor, gençler üretimden kopuyor, tarım ve hayvancılık zayıflıyor. Ardından da aynı insanlara “Neden göç ediyorsunuz” diye soruluyor. Oysa göç çoğu zaman ekonomik bir tercihten çok yaşam alanlarının daraltılmasının sonucudur.

 

REWŞAN DENİZ

Çewlîg, son yıllarda hidroelektrik santralleri (HES), baraj projeleri, maden ruhsatları ve enerji projeleriyle ekolojik yıkımın merkezindeki kentlerden biri haline geldi. Kentin birçok ilçesinde yaşam alanlarını hedef alan projeler hayata geçirilirken, doğanın yanı sıra tarım, hayvancılık ve kırsal yaşam da bu süreçten doğrudan etkilendi.

DEM Parti Çewlîg Milletvekili Ömer Faruk Hülakü ile kentte giderek derinleşen ekolojik kırımı, maden ve enerji politikalarının etkilerini, ekolojik mücadelenin nasıl büyütülebileceğini konuştuk.

Çewlîg'de son yıllarda hız kazanan HES, baraj, maden ve enerji projelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu politikaların arkasında nasıl bir anlayış olduğunu düşünüyorsunuz?

Çewlîg’e son yirmi yılda baktığımızda ortaya çıkan tablo oldukça net. Doğa, su, orman ve dağlar, yaşam alanından ziyade ekonomik birer kaynak olarak görülüyor. Kiğı'dan Yedisu'ya, Genç'ten Karlıova'ya kadar neredeyse her bölge ya maden ruhsatlarıyla ya da enerji projeleriyle parçalanmış durumda. İnsanların toprakla kurduğu bağ, geçim kaynakları ve hafızası dikkate alınmıyor.

Örneğin Kiğı ve Yayladere'deki barajlar yıllardır önemli miktarda enerji üretiyor. Buna rağmen Çewlîg’de köy yolları, sulama altyapısı, genç işsizliği ve göç hâlâ temel sorunlar arasında yer alıyor. Bölgenin doğal kaynaklarından ciddi gelir elde edilirken bunun yerel yaşam koşullarına aynı ölçüde yansımaması büyük bir çelişki yaratıyor. Bu nedenle insanlar şunu sorguluyor: “Bu kadar üretim yapılıyorsa Çewlîg neden hâlâ yoksulluk, işsizlik ve göçle anılıyor?”

Bu yaklaşım, yerelin kaynaklarını merkezileştiren ve sermayeye sunan bir ekonomik model yaratıyor. Tüm bunlar, bölgenin talan ve sömürü projeleriyle kuşatma altına alındığını açık biçimde ortaya koyuyor.

Bu projelerin bölgenin sosyal yapısı, ekonomik yaşamı ve kırsal alanlar üzerindeki etkilerini nasıl gözlemliyorsunuz?

Doğa talanı aynı zamanda hafızanın, kültürün ve yaşam biçiminin de yok edilmesidir. Çünkü bu coğrafyada dere sadece su, yayla da yalnızca bir otlak değildir. İnsanların çocukluğu, dili, üretim biçimi, göç yolları ve hikayeleri de o mekanlarda birikmiştir.

Kiğı'da baraj projeleri nedeniyle boşalan köyler oldu. Yedisu'da insanlar deprem riskinin yanı sıra maden ve enerji projelerinin baskısını da hissediyor. Genç hattında orman alanlarının parçalanması ciddi bir ekolojik kırılmaya yol açtı. Karlıova'da ise gündeme gelen talan projeleri mera alanlarını doğrudan tehdit ediyor. Benzer bir süreç Varto çevresinde de yaşanıyor.

Tüm bu süreçlerde insanlar topraklarından uzaklaşıyor, gençler üretimden kopuyor, tarım ve hayvancılık zayıflıyor. Ardından da aynı insanlara “Neden göç ediyorsunuz” diye soruluyor. Oysa göç çoğu zaman ekonomik bir tercihten çok yaşam alanlarının daraltılmasının sonucudur.

İktidar bu yatırımları "kalkınma" ve "istihdam" gerekçesiyle savunuyor. Sizce bu projelerin ekonomik getirileri bölge halkına ne ölçüde yansıyor?

Sahaya baktığımızda bu söylemin boşa çıktığını açık bir şekilde görüyoruz. Çünkü bu projelerin büyük kısmı kısa süreli ve dışarıdan organize edilmiş şekilde ilerliyor. Zaten “kalkınma” söylemi, gerçekleri maskeliyor. Bu sırada işsizlik ve göç devam ediyor, yoksulluk derinleşiyor. Bu projeler sermaye birikimi ve şirket kârı için tasarlandı. Büyük holdinglere kamu ihaleleriyle kaynak transferi yapılarak, rant ilişkileri ön planda tutuluyor. Gerçek kalkınma, yerel halkın karar süreçlerine katıldığı, ekolojik dengeleri koruyan ve adil paylaşıma dayalı modellerle mümkündür.

Bugün Çewlîg’de genç işsizliği hâlâ ciddi bir sorun. Tarım geriliyor, hayvancılık maliyetler altında eziliyor ve köyler boşalıyor. Buna rağmen enerji üretimi büyüyor, ruhsat alanları genişliyor. Temel soru şudur: Üretilen değer kim için birikiyor? Eğer bir şehir kendi suyundan, dağından, madeninden çıkan ekonomik değere rağmen hâlâ temel altyapı sorunlarıyla boğuşuyorsa, burada adil olmayan bir paylaşım düzeni var demektir. Bu yüzden insanlar artık “yatırım” kelimesini duyunca umutlanmıyor. Çünkü geçmiş deneyimler, bu projelerin çoğunun yerel halktan çok belli şirket gruplarını büyüttüğünü gösterdi.

Çewlîg'de özellikle altın madenciliğine yönelik kaygılar giderek artıyor. Bu endişelerin temel nedenleri nelerdir?

İnsanlar başka bölgelerde yaşanan örnekleri gördü. Erzincan'ın İliç ilçesinde yaşanan felaket hâlâ hafızalarda çok taze. Siyanürlü ayrıştırma yöntemlerinin oluşturduğu riskler artık herkes tarafından biliniyor. Çewlîg ise su kaynakları bakımından çok hassas bir bölge. Birçok dere, tarım alanını ve yaşam alanını besliyor. Böyle bir coğrafyada altın madenciliği talandan ve yıkımdan başka bir şey değildir. Şirketlerin çoğu zaman kısa vadeli kazanç biçimiyle yaklaşması da talan yorumlamasını doğruluyor. Bir saha tüketildiğinde başka bir bölgeye geçiliyor. Ama geride kalan tahribat burada yaşayan insanlara kader olarak dayatılıyor.

Bölgede hayata geçirilen projelerle birlikte sıkça gündeme gelen rant tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son yıllarda doğa artık kamusal bir varlık olmaktan çıkarılıp ekonomik ihale alanına dönüştürüldü. Dere, orman, mera, dağ… Hepsi şirket dosyalarında birer yatırım başlığı gibi ele alınıyor. Bir yerde halkın itirazı varsa, bilim insanları risk uyarısı yapıyorsa, köylüler yaşam alanını savunuyorsa ve tüm bunlara rağmen projeler ilerliyorsa orada halkın yararı değil sermayenin rantı önceleniyor. Bunun başka bir açıklaması yok. Bugün Çewlîg’de insanlar artık “hangi köyün altı ruhsatlandı” diye konuşuyor. Bu bile meselenin ulaştığı boyutu göstermeye yetiyor.

Enerji ve maden projeleri ile güvenlik politikaları arasında bir ilişki olduğunu düşünüyor musunuz?

İktidarın Kürdistan coğrafyasına, özellikle Çewlîg gibi illere yönelik HES, baraj, maden ve enerji projelerini güvenlik mantığıyla ele aldığı açıktır. Bu yaklaşım, talan ve sömürü anlayışının ürünüdür. Coğrafyayı hem maddi kaynak deposu hem de potansiyel “tehdit unsuru” olarak gören, toprağı, suyu ve halkı tahakküm altına alma stratejisidir.

İktidarın gözünde bu projeler, sermayeye rant sağlamanın yanında mekansal denetim, demografik dönüşüm ve siyasal hegemonyanın araçlarıdır. Dağlık arazileri, yoğun orman örtüleri ve su zenginliğiyle Kürdistan topoğrafyası, tarihsel olarak hareket kabiliyeti yüksek bir coğrafya olarak görülmüştür. İktidarın, barajları ve HES’leri tüm coğrafyayı denetlemek ve kendi isteği doğrultusunda düzenlemek için projelendirdiği niyeti açığa çıkıyor. Resmi belgelerde ve pratikte “güvenlik barajları” olarak anılan bu yapıların, ekolojik tahribat üzerinden kırsal direniş potansiyelini kırmayı, köyleri göçertmeyi ve toplumsal hafızayı sularda boğmayı amaçladığı da ortadadır. Benzer şekilde maden ruhsatlarının yaygınlaşması da aynı yaklaşımın bir parçasıdır.

 

Çewlîg'de yaşandığını ifade ettiğiniz ekolojik yıkıma karşı nasıl bir mücadele hattı oluşturulmalı?

Bu mesele yalnızca çevre sorunu olarak ele alınamaz. Aynı zamanda ekonomik adaletin, yaşam hakkının ve demokratik katılımın da konusudur. Çünkü doğa tahribatından en fazla yoksul kesimler etkileniyor. Bu nedenle köylülerin, gençlerin, ekoloji örgütlerinin, meslek odalarının ve yerel halkın ortak bir mücadele zemini oluşturması gerekiyor. Mücadele hattı, yerel halkın öncülüğünde geniş bir cephe olarak örülmeli. Köy platformlarının eylemleri, çevre derneklerinin faaliyetleri ile hukuki direniş (ÇED iptalleri, dava süreçleri) ve kitlesel farkındalık çalışmaları bir arada yürütülmelidir. Ekolojik yıkıma karşı “doğamız bizimdir” ekseninde, talancı politikalara karşı ise demokratik katılım, yerel karar hakkı ve ekolojik adalet talepleriyle ortaklaşılmalıdır. Ulusal ve uluslararası dayanışma büyütülmeli, barış-demokrasi-çevre mücadeleleri iç içe örülmelidir. Alternatif ekolojik kalkınma modelleri (yerel su ve toprak yönetimi) savunulmalıdır. Ve gerçek çözüm, ancak halkın iradesinin merkeze alındığı bir yaklaşımla mümkün olacaktır.