Devlet aklı aynı, yöntemleri farklı

Dosya Haberleri —

2 Eylül 2022 Cuma - 20:00

Eren Keskin

Eren Keskin

İnsan Hakları Derneği Eşbaşkanı Avukat Eren Keskin, Türkiye’de yaşanan baskı iklimi ve hak ihlallerini gazetemize değerlendirdi.

  • 30 yıldır insan hakları içerisindeyim. Ama ben sokağın bu kadar topluma yasaklandığı başka bir süreç hatırlamıyorum. Yani 90’lar hak ihlallerinin çok yoğun olduğu süreçlerdi, insanlar gözaltında kaybediliyorlardı, katlediliyorlardı, köyler yakılıyordu. Ama biz yine de sokakta eylem yapıyorduk.
  • Şu anda cezaevlerinde çok büyük hak ihlalleri var. Bazı cezaevi müdürleri Esat Oktay Yıldıran tarzı bir yönetim sergiliyorlar. Çoğunlukla MHP kökenli oluyor bunlar. Hiçbir şekilde dinlemek istemiyorlar, mağdurların hastanelere sevklerini yapmıyorlar. Çok fazla dayatmacı yöntemler uygulanıyor. 
  • Devlet Kürt sorununda çözümsüzlüğü temel almış ve çözümsüzlük temelinde de herkesi susturuyor. Devlet aklı aynı, yöntemler değişik. 90’larda, en kirli savaş yöntemlerinin kullanıldığı süreçte dönemin aktörleri Mehmet Ağar, Korkut Eken gibi isimler bugün iktidarın yanındaysa ortada bir sorun var demektir.

ERDOĞAN ALAYUMAT/İSTANBUL

AKP ve MHP iktidarının güvenlikçi ve baskıcı politikalarından kaynaklı hakkını arayan emekçiler, kadın katliamlarına karşı çıkan kadınlar, savaş ve imha politikasına karşı sesini yükselten Kürtler, parasız bilimsel ve anadilde eğitim hakkını isteyen öğrenciler, kentsel dönüşüm kıskacına alınıp barınma hakkını savunan yurttaşlar, doğa talanına karşı sokağa çıkan ekolojistler ve en ufak bir itirazdan bulunan aydın ve sanatçılara dönük baskılar son dönemde had safhaya ulaştı. Türkiye’de yaşanan tüm bu baskı iklimiyle beraber cezaevlerinde başta yaşam hakkı olmak üzere her alanda insanlık dışı muamele rutin bir hal aldı. İnsan Hakları Derneği Eşbaşkanı Avukat Eren Keskin, cezaevlerinde yaşan hak ihlalleri, Kürt siyasetçilere dönük baskılar, Kürt kadın siyasetçi Aysel Tuğluk’un durumu ve yaşanan genel hak ihlallerini gazetemize değerlendirdi.

Türkiye'de pek çok alanda hak ihlalleri yaşanıyor. Hak talep eden emekçiler, öğrenciler, kadınlar, Kürtler bunu sokakta ifade ettiğinde kolluğun hedefi oluyor, şiddet görüyor. İtiraz etme ve bunu bir protesto şeklinde dile getirme evrensel bir hak. Türkiye’de bu hakkın iktidar tarafından kullandırılmaması ülkeyi nereye götürüyor?

Öncelikle şunu söyleyeyim, 30 yıldır insan hakları içerisindeyim. Ama ben sokağın bu kadar topluma yasaklandığı başka bir süreç hatırlamıyorum. Yani 90’lar hak ihlallerinin çok yoğun olduğu süreçlerdi, insanlar gözaltında kaybediliyorlardı, katlediliyorlardı, köyler yakılıyordu. Ama biz yine de sokakta eylem yapıyorduk. İfade ve örgütlenme özgürlüğü açısından bu kadar kötü bir noktada olduğumuz başka bir süreci hatırlamıyorum. 

Şu anda iktidar, MHP ile uzlaşmaya gittikten sonra muhalif tüm sesleri kısmak için bir süreç başlattı. İnsanlar daha ifade vermeye gittiklerinde tutuklanıyorlar, KHK’ler işten atıldılar. Yani tamamen insanları eve kapatmaya, susturmaya yönelik bir korku politikası yürütülüyor. Bir kere sokağa en çok çıkan insan hakları savunucuları, kadınlar, LGBTİ+lar, işçilerdir. Bunların kamuoyuna seslerini duyurmalarını engellemek adına da sokak gösterileri engelleniyor. Bana göre en çarpıcı olan, bütün dünyada meşruiyet kazanmış olan Cumartesi Anneleri… Cumartesi Anneleri eylemi 1995 yılında başladı, AKP döneminde devam etti, bir tek PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği dönemde bir süre ara verildi, ondan sonra yine AKP döneminde devam edildi. Ancak yaklaşık 5 yıldır hiçbir şekilde Cumartesi Anneleri eylemlerine dahi izin verilmiyor. Bu tamamen korkutma yoluyla yönetmenin bir sonucu. Herkes evinde kalsın istiyorlar.

Türkiye’de kadın cinayetleri günü birlik bir vaka gibi görünmeye başlandı. İHD verilerine göre cinayet ve cezasızlık bağlamında bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadına yönelik şiddet ve erkekliğin kadına uyguladığı katletme politikası politik bir mesele. Biz bu nedenle kadına yönelik şiddete politiktir diyoruz. Eğer kadın giyimi nedeniyle devletin en tepesindeki kişiler tarafından eleştiriliyorsa, ya da bir kadının söylemleri devletin en en tepesindeki kişiler tarafından eleştiriliyorsa ya da İstanbul Sözleşmesi -ki bugüne kadar kadına yönelik şiddet alanında düzenlenmiş en yeterli sözleşmeydi, bir gecede kaldırılabiliyorsa, bu zaten bir anlayışın yayılması demektir. İstanbul Sözleşmesi kaldırıldıktan sonra bindiğim bir taksinin şoförü bana “Kadına yönelik şiddet artık özgür, değil mi?” dedi. İnsanlarda yarattığı algı bu çünkü. Artık kadına yönelik şiddet çok büyük bir ceza gerektirmiyor olarak anlaşılıyor. Bugün o sözleşmenin kaldırılması ya da devlet yetkililerinin, İçişleri Bakanı’nın bir operasyon nedeniyle “Yakalarsanız lime lime edin talimatını verdim” diye açık açık konuşabilmesi, şiddetin devlet diliyle meşrulaştırılması demektir. Kadın cinayetlerindeki artışın en büyük nedeni de budur. İstanbul Sözleşmesi’nin en önemli yanı şuydu: “Hiçbir örf, adet ve hiçbir ahlak anlayışı kadına yönelik şiddetin gerekçesi yapılamaz.” Ama burada bütün kadın cinayetlerinin gerekçesi ahlaktır. Erkek egemen bir ahlak anlayışları ve kadın cinayetlerinin temel nedeni bu ahlak anlayışı zaten. Ama İstanbul Sözleşmesi bu ahlak anlayışını sorgulamaya davet ediyordu devletleri.

Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nin imzacısı olunduğu dönemde sizinde sıkça eleştirdiğiniz bir konu sözleşmenin uygulanmaması idi. İstanbul Sözleşmesi imza atıldığı günden bu yana hiç uygulanmadı aslında. Sözleşme varken de kadınlar katlediliyordu, failleri ceza almıyorlardı. Bunu nasıl değerlendirmek gerekiyor?

İstanbul Sözleşmesi’nin şöyle bir gücü vardı: Bize bir duygusal güvence ve talep etme gücü sağlıyordu. Sözleşmenin varlığı en azından kadınlar açısından bir umut vaat ediyordu. Duruşmalarda “Siz İstanbul Sözleşmesi’ne aykırı davranıyorsunuz” diyebiliyorduk hakimlere. Ama şimdi bu bizim elimizden alındı. Bu duygusal güvence kadınların elinde alındı. 

Kürt kadın siyasetçilere dönük hukuksuzluk artık açık hale geldi. Çevik Bir örneği ve Aysel Tuğluk örneğini nasıl anlamalıyız?

Her şeyden önce şunu söyleyeyim, Çevik Bir bana göre insanlık suçu işlemiş kişilerden biridir. En başta bizim eski genel başkanımız Akın Birdal’ın vurulmasına yönelik süreci hazırlayan baş kişidir. O nedenle tabii ki ikisinin aynı konumda konuşulması bile beni rahatsız ediyor. Ama buna rağmen Çevik Bir bizim genel başkanımızın vurulmasına neden olan baş kişi olmasına rağmen eğer hastaysa biz insan hakları savunucuları olarak tahliyesini isteriz. Aradaki fark bu. Ama Aysel’e bir düşman olarak bakıyorlar. Düşman hukuku bile uygulanmıyor, düşman hukukunun bile yöntemi vardır. O nedenle, Kürt siyasi bir mahpussanız size uluslararası sözleşmeler ve iç hukukun sağladığı bir hak asla uygulanmıyor.

Burada tabii bir başka önemli sorunda Adli Tıp Kurumu (ATK) sorunu. Adli Tıp bir devlet kurumu. Siz şimdi bir muhalif olarak devletten bir şey talep ediyorsunuz, “benim hastalığımı belgele” diyorsunuz, bunu bağımsız bir kurulun yapması gerekiyor. Fakat bizim hukukumuzda gerek işkencenin belgelenmesinde gerek cezaevindeki hastaların durumlarının raporlanmasında tek yetkili kurum devletin kendisi. Maalesef sadece ATK raporları delil kabul ediliyor hal böyle olunca ATK de sadece siyasi iradenin istediği raporları veriyor.

ATK’de Aysel Tuğluk’a yapılan muamele de ayrıca bir skandal konusu değil mi?

Evet, mesela Aysel ile ilgili zaten önce bir Kocaeli Devlet Hastanesi’nin raporu var, onlar “cezaevinde kalamaz” diye rapor verdiler. Çünkü onlar Aysel’i uzun süre gördüler, götürüldü, getirildi. ATK bir kere görerek veriyor raporlarını. Çünkü bütün dosyalar ATK’ye geliyor, çok yoğun bir kurum. Onun dışında ATK “cezaevinde kalabilir” raporu veriyor, arından avukatı Reyhan Yalçındağ Anayasa Mahkemesi’ne(AYM) başvuruyor. AYM’nin verdiği karar tam içler acısı. AYM raporu adeta şunu söylüyor: “Tekrar sürekli götürün hastaneye, daha da kötüleştin, daha kötüleşirse belki tahliye ederiz” gibi bir anlam çıkıyor. Hakikaten anlaşılır bir şey değil. Sadece Aysel Tuğluk da değil cezaevinde her hafta birkaç mahpus ölüyor neredeyse. Ölüm sınırına gelmiş çok sayıda hasta var ve yoğun bakımdaki hastaya “cezaevinde kalabilir” raporu veriyor ATK. Yani inanılmaz bir şey gerçekten!

Türkiye cezaevlerinde değişik adlarla F-T ve benzerleri tutuklu ve hükümlülerin yaşam hakkını ihlale eder bir tecrit durumuna dönüştü. Türkiye’nin AKP/MHP iktidarı dönemi ile başlayan hapishane rejimini nasıl tanımlayabiliriz?

Şu anda cezaevlerinde çok büyük hak ihlalleri var. Bazı cezaevi müdürleri Esat Oktay Yıldıran tarzı bir yönetim sergiliyorlar. Çoğunlukla MHP kökenli oluyor bunlar. Hiçbir şekilde dinlemek istemiyorlar, mağdurların hastanelere sevklerini yapmıyorlar. Çok fazla dayatmacı yöntemler uygulanıyor. “Hazır ol” biçiminde ayakta sayım -ki siyasiler bunu kabul etmiyorlar, bu da şiddet ve disiplin cezası nedeni oluyor. Kürtçe konuşma yasakları uyguluyorlar, kitaplar, gazeteler verilmiyor. Onun dışında, özellikle kadın mahpuslar açısından çok önemli bir durum söz konusu, o da kamera sistemi… Yani yaşadıkları tüm mekanlar kamerayla kontrol ediliyor. Özellikle kadın mahpuslar açısından bu taciz anlamına geliyor. Çünkü banyoya ve tuvalete giderken dahi “biz izlendiğimizi hissediyoruz” diye defalarca anlatıyor kadın mahpuslar.