Devlet mafyalaştı, mafya devletleşti

Dosya Haberleri —

24 Mayıs 2021 Pazartesi - 23:00

HATIP DICLE

HATIP DICLE

  • Türk devletinin tetikçisi ve mafya lideri Sedat Peker’in itiraflarını ve bunların dayandığı devlet içi çatışmanın tarihsel ve güncel temellerini Kürt siyasetçi Hatip Dicle değerlendirdi.

ERDAL ALIÇPINAR

 

Kürt siyasetçi Hatip Dicle, Türk devletinin tetikçisi ve mafya lideri Sedat Peker’in Youtube üzerinden yaptığı itirafları ve bunların dayandığı devlet içi çatışmanın tarihsel ve güncel temellerini değerlendirdi.

 

Türk devletinin tetikçisi, mafya lideri Sedat Peker, “içeriden bilgiler” içeren açıklamalar yapmaya başladı. Siz olan biteni genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devletin çeteleşmesi, çetelerin de devletleşmesi açısından çok ilginç bir aşamadayız. 90’lar deneyimimiz var; burada önemli olanın bu çeteleşme olgusunun kökenlerinin nereye dayandığı olduğunu biliyoruz. Bu dönemde yaşananların mutlaka tarihte kökleri, dün olan bitenin ise bugünde mutlaka izleri vardır; bu diyalektik bir gerçek. Bu süreç, Osmanlı’nın son yönetimi İttihat Terakki’ye kadar götürülebilir. Sedat Peker’in beşinci videosunda İttihat-Terakki ile Teşkilat-ı Mahsusa’nın sembolleri vardı. Yani onlar da kendilerini İttihat-Terakki’ye dayandırıyorlar. Sedat Peker, videolarının sonunda da hep, “Turan hedefinden vazgeçmeyeceğiz, Türk devletlerinin birliğini mutlaka sağlayacağız” diyor.

 

Bu sözler, onun yalnız olmadığının işareti olabilir mi?

Tabii ki yalnız değil. Söz arasında da sürekli, “Arkadaşlar beni uyardı” diye belirtiyor. Arkadaşlar dediği kendi örgütü, kendi çetesidir.

 

90’lı yılların da Apê Musa’nın deyişiyle “hem tanığı hem sanığı” olan isimlerden birisiniz. Milletvekilliğiniz düşürüldü, uzun yıllar zindanda kaldınız. 90’lı yıllarda “çete devlet” tanımı çok kullanılırdı. Bu konudaki kırılma noktası, ne zaman, nasıl yaşandı?

1984’te 15 Ağustos eylemi gerçekleştiğinde Özal başbakan, Kenan Evren ise cumhurbaşkanıydı. Devlet, o zamanlar PKK için, “3-5 çapulcudur, kısa sürede dağıtılacaklar” diyordu. Gerilla, tam tersine, her geçen gün güçlendi ve Kürdistan dağlarına yerleşti. Devlet bunun üzerine çeşitli planlar yapmaya başladı. Mesela köy koruculuğunu geliştirdiler, OHAL ilan ettiler, özel timleri kurdular. Bu baskılara halk itiraz etti ve serhildanlar başladı. Dargeçit, Cizre, Nusaybin; kısaca bütün Botan bölgesi serhildanlarla ayağa kalktı.

Bu dönemde devleti çileden çıkaran şey, 1991 yılında yaşandı: Halkın Emek Partisi (HEP) kuruldu. HEP, o dönemde Kürtlerin, Alevilerin ve emekçi kesimlerin birlikte kurduğu bir parti olarak Türkiye’de politika sahnesine çıktı. Devlet, üçüncü bir dinamikle karşılaştı ve bu meselenin artık hafife alınamayacağını anlayarak önemli tedbirleri hayata geçirmeye karar verdi.

Bu dönemde Güney Kürdistan’da da Kürt parlamentosu kuruldu. O süreçte devlet içinde iki akım ortaya çıktı. Akımlardan birinin başını Turgut Özal çekiyordu ve bu akım Kürt sorununun demokratik çözümünü öneriyordu. Bu akıma yakın olanlar, “Güney Kürdistan’da 1992’de parlamento kuruldu; Kürtler orada statü sahibi olmaya, devletleşmeye doğru adım attı” tespitini yapıyorlardı. Bizzat Özal ile görüştük ve bize, “Köy koruculuğu, özel tim ve OHAL’i denedik, hiçbirinden sonuç alamadık” dedi. Kürt sorununun şiddet ile çözülemeyeceğine ikna olmuş görünüyorlardı.

 

Peki devlet içindeki diğer akım ne düşünüyordu?

Diğer akımı hâlâ “Şiddetle sonuç alabiliriz” diyenler oluşturuyordu. Bu politika, bugün de devam ediyor. “Kürtlere yönelik kültürel soykırıma devam etmek ve gerekirse Kürtleri fiziki soykırıma da uğratmak”, onların çözümden anladığıdır.

Şiddeti savunan bu akım, 1992 yılında devlet politikalarına egemen oldu. Bunun sonucu ne oldu? 1992 Newrozu günlerinde biz HEP milletvekiliydik, halkın üzerine ateş açtılar; tamamen silahsız olan, sadece barışçıl gösteri yapmak isteyen halkın üzerine. O gün 103 insanımız hayatını kaybetti. Beş ay sonra Şırnak’ı çatışma süsü vererek bastılar ve Şırnak tarumar edildi, birçok insan hayatını kaybetti. Bu, serhildana kalkan halkın cezalandırılmasıydı.

Daha sonra, 1994’te HEP’in tasfiyesine giden süreç yaşandı. Aynı günlerde gerillaya karşı da çok amansız bir tasfiye operasyonuna başladılar. Yani devlet, “halk”, “HEP” ve “gerilla” ile açığa çıkan üç dinamiğe de şiddet ile karşılık verdi. Ne var ki Özal, devletin bu şiddet politikaları ile sonuç alamayacağını ön gördüğü için üç kanal üzerinden de PKK ile ilişkiye geçti.

 

Hangi üç kanal?

Birincisi, bizim, yani HEP milletvekilleri üzerinden; ikincisi, Cengiz Çandar gibi bazı gazeteciler üzerinden ve üçüncü olarak da YNK lideri Celal Talabani, Mam Celal üzerinden ilişkiye geçtiler. Her üç kanaldan da ilettikleri talep aynıydı: “1993 Newrozu gelmeden Sayın Öcalan bir ateşkes ilan etsin, bu ateşkes süresiz olsun.” Özal bize her zaman, “Biz bazı generalleri ikna ettik” derdi. Mesela Jandarma Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis gibi generaller ya da Adnan Kahveci gibi önemli siyasetçiler bu konuda Özal ile birlikte yürüdüler ve Özal’dan da büyük destek gördüler.

 

Öcalan, Özal’ın kendisine gönderdiği bu mesajları nasıl değerlendirdi?

Sayın Öcalan, kendisine ulaşan bu mesajlar ardından 17 Mart 1993’te bir aylık ateşkes ilan etti. Özal, bizimle iletişime geçti ve Sayın Öcalan’a bir mesaj gönderdi: “Bu olumlu bir adımdır ama bizim adım atabilmemiz için ateşkesin süresiz ateşkese dönüştürülmesi gerekiyor.” Biz, bu mesajı iletmek için altı kişilik bir heyet olarak Bekaa’ya gittik. Mam Celal ve Cengiz Çandar’ın da olduğu bir basın toplantısında Sayın Öcalan, 16 Nisan 1993 günü süresiz ateşkes ilan etti. Biz tabii çok mutluyduk, çünkü dokuzuncu yılına giren savaşın artık bitebileceği konusunda büyük umutlar besliyorduk.

 

Sonra Özal’ın yaşamını yitirdiği haberi geldi…

Evet, 17 Nisan 1993 günü Şam üzerinden uçakla İstanbul’a dönecektik, o gün de yolculuk için hazırlıklarımızı yaptık. Daha Şam’a gitmemiştik ki, Mam Celal bize kötü haberi ulaştırdı. Arap radyolarından dinlemişti: Özal, 17 Nisan sabahı hayatını kaybetmişti. İlginç bir tarih, değil mi? Tam da ateşkesin uzatıldığı günün ertesi günü… Özal, o gün Öcalan’a cevap vermek için bir basın toplantısı düzenleyecekmiş ve biz bu açıklamadan birkaç saat önce onun ölüm haberini aldık.

 

Bu sizi ve Öcalan’ı nasıl etkiledi? Nasıl yorumladınız?

Büyük bir moral bozukluğu oldu. Şam’a gelmeden önce Sayın Öcalan ile görüştük ve bize söylediği cümleler aşağı yukarı şunlardı: “Özal, büyük ihtimalle devlet tarafından öldürüldü; çünkü Osmanlı’dan gelen bir gelenek var: Başaramayan ölür. Aslında bu, İttihat-Terakki’nin parolasıdır ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın da bir kuralıdır. Dolayısıyla Özal’ın bize barışçıl çözüm temelinde yaklaşması, soykırımcı kesim tarafından yenilgi olarak algılandığı için Özal, ölümle cezalandırıldı.”

Daha sonra ailesinin Özal’ın saç telleri üzerinde yaptırdığı incelemeler, zehirlenerek öldürüldüğünü ortaya koydu.

 

Özal’ın ölümü ardından devlet politikası nasıl şekillendi?

1993-94 yıllarında şiddet, tamamen hakim oldu. Özal yerine Demirel cumhurbaşkanı, Türkiye’yi çok fazla tanımayan Tansu Çiller ise başbakan oldu. Çiller, “Devlet için kurşun atan da, yiyen de şereflidir” diyerek bunlara açık destek verdi. Nasıl bugün Devlet Bahçeli, MHP’yi temsil eden bir çete başı durumundaysa, o günlerde de Alparslan Türkeş aynı görevi sürdürüyordu. Hükümet DYP ve SHP’den oluşuyordu ama hükümetin esasta gizli ortağı, hatta belki yön vereni Alparslan Türkeş’ti.

Tabii konu Özal’ın öldürülmesinden sonra şiddet politikasının hakim olması olunca, bugünleri de ilgilendiren başka konulardan da bahsetmek gerek. Özal öldürülmeden önce iki önemli olay daha var. Biri, Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in uçağının Ankara semalarında düşürülerek öldürülmesi ve Adnan Kahveci’nin trafik kazası süsü ile öldürülmesi. Adnan Kahveci, çok önemli bir figürdü. “Kürt sorunu nasıl çözülmez?” başlıklı raporunu o zaman milletvekili olarak okumuştuk; oldukça akılcı bir rapordu.

 

Bu raporun özü neydi?

Kürt sorunu şiddet yöntemleri ile çözülmez, bunu tespit ediyordu. Adnan Kahveci, Özal’ın bir anlamda sağ koluydu. Özal da ölümü ardından, “Manevi oğlumu kaybettim” demişti. İttihat-Terakkici şiddet yanlısı kanat hakim olunca önce Özal’ın çevresini, ardından Özal’ı tasfiye ettiler ve devleti tamamen ele geçirdiler. Başbakan, Tansu Çiller, onlardandı; Alparslan Türkeş, hükümetin ortağı gibiydi; cumhurbaşkanı da her şeye onay veren Demirel olmuştu.

1993 ve 94 yıllarında HEP ve DEP’in 400’e yakın üyesi ve yöneticisi, sokak infazları ile katledildi. Toplam sayıları tahminlere göre 17 bin olan, faili devlet olan kontra cinayetleri gerçekleştirildi; 4 bin 500 köy yakılıp yıkıldı.

 

Bu dönemde gerçekleşen Susurluk kazası tesadüf müydü?

Hayır, değildi. Alparslan Türkeş, kazadan sonra bir açıklama yaptı ve “Bu bir cinayettir” dedi. Daha sonra kazanın Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından tertiplendiği de söylendi. Arabanın frenleri kumanda ile devre dışı bırakılıyor ve araba arkadan bir kamyona çarpıyor. Peki içinde kim var? Sedat Bucak. Bucak önemliydi, çünkü hem Doğru Yol Partisi (DYP) milletvekiliydi hem de Hakkı Bucak’ın öldürülmesi ardından aşiret lideriydi. Bucak’ın arazisine jandarmanın girmesi yasaktı, çünkü Hint keneviri yetiştiriyor ve bu çeşitli uyuşturucuların yapımında kullanılıyordu. Onun yanında Hüseyin Kocadağ vardı ve o da özel harekatın çok önemli bir elemanıydı; o günlerde de görevdeydi. Bu neyi ortaya  çıkardı? Devlet-mafya-siyaset üçgenini…

 

Peki kimin isteğiyle, neden tasfiye edildiler?

Türk devleti hiçbir zaman homojen olmamıştır. O dönemde de devlet içinde bir kanat vardı. Şimdi de inanıyorum ki devlet içinde bir kanat vardır. Bu kanat, o zamanlar, bu işlerin devleti tamamen çökerteceğini ve toplumu da tümden çürüteceğini gören kesimlerden oluşuyordu. O dönem, Mehmet Ağar’ın uyuşturucu ile uğraştığı, MİT raporlarıyla da ortaya çıkmıştı. Eğer o dönemde bu çeteler tasfiye edilebilseydi, bugüne kadar bunlar yaşanmayacaktı.

 

Bir süre bu mafyalar, daha geri planda gibi görünüyorlardı. Ne oldu da yeniden bu denli “başrol oyuncuları” haline geldiler?

Kürtlere karşı 2015 yılından sonra yeni bir savaş başlatılınca bunlar, bizzat Erdoğan tarafından devlet bünyesine alındılar. Mesela Süleyman Soylu için derler ki, Mehmet Ağar’ın en güvendiği adamdır. Aslında Türkiye’nin şu anda asıl içişleri bakanının da Mehmet Ağar olduğu söyleniyor. Ağar’ın 90’lı yıllardan bu yana devlet içinde kadroları var ve bunlar hep kilit noktalardalar.

 

Fethullah Gülen ile Ağar’ın ilişkileri de bir ara gündem olmuştu…

Evet, Mehmet Ağar da bunu itiraf etti. Azeri iş adamı Maşimo’yu devletin bilgisi dahilinde kendisinin Amerika’ya, Fethullah Gülen ile görüşmeye gönderdiğini söyledi.

Sedat Peker, Mehmet Ağar’ı çok hedef alıyor; Ağar ile Tayyip Erdoğan arasındaki köprüleri yıkmak için de bir şey ifşa etti, “Sen cezaevindeyken Gülen’in gönderdiği mektubu çerçeveletip duvarına asmadın mı?” diye sordu. Bu çok önemli ve Mehmet Ağar ile Fethullah Gülen arasındaki bağı ortaya koyuyor.

Devlet klikleri arasındaki böylesi ilişkiler bitmez. 1965 yılında bu devlet için Komünizmle Mücadele Dernekleri’ni örgütleyen, 12 Eylül’de hamle yaparak yönetimi destekleyen sadece iki İslami akım var; geri kalan hepsi, bunlara karşı çıkmıştır. Destekleyen iki İslami akımdan biri, Fethullah Gülen Cemaati’dir, diğeri Mehmet Kırkıncı Hoca denilen Erzurumlu din aliminin cemaatidir.

 

Peki bugüne dönersek: Bugünkü çatışma neden patlak verdi?

Çünkü Türkiye büyük bir ekonomik kriz içinde ve pasta küçülmüş durumda.

MHP dayattı, Alaattin Çakıcı serbest bırakıldı ve bugün mafyatik örgütlenmeler içinde MHP’ye tam olarak yaslanan, Alaattin Çakıcı’dır. Bodrum’da da bir fotoğraf vermişlerdi; adına “derin devlet” denilen kesimin şahsiyetleri fotoğraf karesindeydi ama Sedat Peker yoktu. Peker’in bu dönemin hemen ardından yurtdışına çıkması da bu anlamda tesadüf değil.

Mesele, pastadan pay alabilmek ya da alamamak. Sedat Peker, 16 yaşından beri devlet bünyesinde olduğunu söylüyor. Peki Sedat Peker’i Türkiye nasıl tanıdı? Susurluk sürecinde, Veli Küçük ve Korkut Eken ile birlikte görüldü; daha sonra adı, Hrant Dink cinayetinin azmettiricileri arasında da sayıldı.

Peker, halen “Tayyip Abi” demeye devam ediyor ama İçişleri Bakanı’na vurarak aslında Erdoğan’a da vuruyor. Düşünün ki, Erdoğan normalde herkese cevap veren biri ama bu konuda susuyor. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey olamaz. Savcılar da halen harekete geçmiş değil.

 

Bugünkü mafya ağını 90’lar ile karşılaştırınca ne görüyorsunuz?

90’larda “Devlet bazı mafyaları kullanıyor” deniliyordu, şimdi ise mafyaların devleti ele geçirdiği bir durum var. Yargı, tamamen onların kontrolünde.

 

Bu durumda yeniden Sedat Peker’in yalnız olup olmadığı sorusuna dönüyoruz…

Yalnız başına olmadığı kesin ama Erdoğan bunun neresinde, o tam netleşmemiş durumda. Erdoğan’ın da hedef olduğunu, gideceğini iddia edenler de var.

Erdoğan, Haziran ayının ortasında ABD Başkanı Joe Biden ile görüşecek. O görüşmede Erdoğan, çok sıkışırsa ABD’ye teslim olabilir, o zaman da süreç daha farklı bir yere evrilebilir. Fakat mesela İsrail’in Gazze’ye saldırıları sırasında Erdoğan, ABD’den çok kötü puan aldı.

Şimdi Erdoğan’ın kendisini kurtarmak için ABD’nin emrine girme seçeneği var. Ben de onun ABD’nin planları doğrultusunda hareket edeceğini tahmin ediyorum, çünkü başka türlüsü onun tamamen tasfiyesini getirir. Eğer doğru ise, Sedat Peker’in Birleşik Arap Emirlikleri’nde bulunması da sıradan bir olay değildir; çünkü birleşik Arap Emirlikleri de ABD’nin en yakın müttefiklerinden biridir.

 

Sedat Peker’in açıklamalarına İyi Parti lideri Meral Akşener’in yaklaşımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Meral Akşener, Asena kod adını taşıyor ve ona bu adı veren de Abdullah Çatlı. İçişleri Bakanlığı, Ağar’dan sonra kime verildi? Meral Akşener’e. Bu iki olgu, Akşener’in bunlar ile bağını ortaya koyuyor. Onun ve partisinin Kürt sorununa yaklaşımı, MHP’den farklı değil.

 

Medya Savunma Alanları’na son saldırılar da ABD onayı ile gerçekleşti. Türk devleti, burada son şansını mı denemek istiyor?

Yani ABD onayı olmadan bunu zaten yapamaz. Ortadoğu’da farklı gelişmeler var. ABD-İran ilişkilerinde mesela, sıcak gelişmeler var. Rusya ile ABD arasındaki buzlar da eriyor. Erdoğan bu gelişmeleri görmüyor mu? Görüyor ve başka çaresinin kalmadığını bildiği için tamamen onların egemenliğine girerek NATO’ya teslim olabilir.

 

 

 

Masayı deviren üç talep

 

Türk devleti ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki son görüşmelerde masa neden devrildi?

Temel sebep şudur: Devlet, üç dayatmada bulunuyordu.

* Birincisi, Kuzey Suriye’de ilan edilen üç kantonun, Kobanê, Efrîn ve Qamişlo kantonlarının tasfiyesi.

* İkincisi, YPG’nin tamamen Türk devletinin kontrolünde olan ÖSO’ya katılması.

* Üçüncüsü, Suriye’ye savaş ilan edilmesi.

Türk devletinin bu üç talebi de Öcalan ve PKK’nin öngördüğü stratejiye aykırıydı. Masanın devrilmesinde de devletin bu üç dayatması, çok önemli bir rol oynadı. Bu üç talebin kabul edilmemesi, sürecin giderek savaşa evrilebileceğini gösteriyordu. DAİŞ saldırısı ile devletin Çöktürme Planı da 14 Eylül 2014’te, aynı gün başladı. Kobanê Direnişi’nde ele geçirilen bir DAİŞ lideri, sonradan, “Bizim hedefimiz aslında Şam’dı ama Türkiye Cumhurbaşkanının isteği üzerine Kobanê’yi birincil hedefimiz yaptık” diyecekti. DAİŞ işte orada kırıldı ve oradaki kırılma da DAİŞ’in kontrol ettiği alanları kaybetmesinin başlangıcı oldu.

Bu tarihten sonra Erdoğan, 2014 yılının sonlarına doğru, Ergenekoncular ve MHP ile alttan alta anlaştı. Dikkat ederseniz, bunun öncesinde, 2013 yılının sonuna kadar, Fethullah Gülen Cemaati ile koalisyonları vardı. Onlar ile çıkar davasından politika farklılıkları ortaya çıkınca, biliyorsunuz, 17-25 Aralık operasyonlarını gelişti. Bunlar ardından Erdoğan, 2014 yılı sonlarında, Ergenekon, MHP ve Perinçekçilerin de içinde olduğu kesimler ile ittifaka girdi. Bu da giderek Dolmabahçe Mutabakatı’nın tanınmamasına, Kürdistan’a soykırım savaşının başlatılmasına götürdü.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.