Kürt düşmanlığının temeli kolonyal zihniyettir
Dosya Haberleri —

Nîdal Hecî Derwîş
Tarihçi ve arkeolog Dr. Nîdal Hecî Derwîş ile Kürt düşmanlığının tarihten günümüze uzanan dayanaklarını konuştuk
- Konu Kürtler olduğunda bütün iç çelişkilerini bir kenara bırakıp birlikte hareket edebiliyorlar. Çünkü Rojava’da elde edilen bir kazanımın yarın Bakur’a, Rojhilat’a ya da Başur’a sıçrayacağını biliyorlar. Bugün Kürtler arasında ulusal duygular güçlenmişse, bunları büyütmemiz gerekiyor. Asıl görevimiz bunu korumaktır.
- Bugün güçlenen Kürt düşmanlığını bir işgal motivasyonu olarak okumak gerekir. Bir yandan Kürtlerle kardeş olduklarını söylüyorlar, diğer yandan Kürtçeye tahammül edemiyorlar. Bu yüzden Kürtler Arjantin’de, Mars’ta bile bir statü kazansa bunu kabul etmeyecekler. Dolayısıyla Kürt düşmanlığının temelinde kolonyal bir zihniyet yatıyor.
MIHEME PORGEBOL
Rojava’ya dönük saldırılar, Ortadoğu’daki Kürt düşmanlığının boyutlarını bir kez daha açık biçimde görünür hale getirdi. Bu düşmanlığın boyutlarını kavrayabilmek için tarihsel dayanaklarını da bilmek gerek. Binlerce yıldır kendi topraklarında yaşamaya çalışan Kürtlere dönük düşmanlığın tarihsel dayanak ve gerekçeleri nedir? Kürtler kendini bu düşmanlığa karşı nasıl koruyup bugünlere gelebildi? Rojava’ya dönük saldırılarla birlikte palazlanan Kürt düşmanlığı hangi motivasyon ve gerekçelerle işliyor? Tüm bu sorulara tarihçi ve arkeolog Dr. Nîdal Hecî Derwîş ile yanıt aradık.
Ortadoğu’da bugün karşı karşıya olduğumuz bu geniş ölçekli Kürt düşmanlığının tarihsel arka planı nedir?
Kürt düşmanlığı yeni bir olgu değil. Geçmişte Kürt halkının önemli bir bölümü, dini etkiler nedeniyle Osmanlı himayesine girdi; Kürt nüfusunun daha küçük bir kısmı ise Safevi hâkimiyeti altında kaldı. Osmanlı-Safevi savaşlarının büyük bölümü, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı alanlarda gerçekleşiyordu. Bu iki güç Kürdistan’ı doğrudan kontrol edemiyordu. Bu nedenle Kürt mirlikleriyle ilişkilerini güçlü tutarak Kürt coğrafyasına dolaylı biçimde hükmediyorlardı. Yani Kürdistan’da fiili kontrol mirlikler aracılığıyla Kürtlerin elindeydi; ancak mirlerin ve Kürt önde gelenlerinin egemen güçlerin etkisi altında olması, tam anlamıyla bir Kürt hakimiyetinden söz etmemizi engelliyordu. Bu yapı, Kürtlerin kendi dilini, kültürünü ve tarihini korumasını sağladı. Buna karşılık Kürt toplumundaki otoritenin dağınıklığı, egemenlerin Kürtler üzerinde görece kolay bir hakimiyet kurmasına imkan tanıyordu. Kürtler, 1514’te Çaldıran Savaşı’ndan sonra Osmanlı hakimiyeti altına girdi ve bu hakimiyet 19. yüzyıla kadar sürdü. Asıl kırılma 19. yüzyılda, özellikle 1850’lerde Kürt emirliklerinin tasfiye edilmesiyle başladı. Emirliklerin düşüşüyle birlikte Kürtler ve Kürdistan üzerinde tam denetim kurma isteği ortaya çıktı; buna karşı Kürt isyanları gelişti. Aynı süreçte Kürt düşmanlığı da daha açık ve sistematik bir biçim almaya başladı.
Bu dönemin ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin politikaları devreye girdi. Osmanlı’daki tüm halkların yararına çalışacaklarını söyleyerek Kürtlerin, Arapların ve diğer halkların desteğini aldılar; ancak fiiliyatta Türklük temelinde hareket ediyorlardı. Avrupa nasyonalizminin güçlü etkisi altındaydılar ve Türk milliyetçiliğini, başta Kürtler olmak üzere diğer halklara karşı güçlendirmeye çalışıyorlardı. Bu dönemde Kürtlerde ve Araplarda kimlik bilinci oldukça zayıftı. Örneğin ilk Arap milliyetçilerinden Saad el-Huseyri, Arap dünyasında son derece tanınmış bir isim olmasına rağmen Osmanlıcılık için çalışıyordu. Kürtler arasında da Abdullah Cevdet’ten Cemil Paşa’ya, Bedirxan ailesinden birçok Kürt aydınına kadar pek çok isim Osmanlı için faaliyet yürütüyordu.
Eğer bu isimler baştan itibaren Kürt kimliği temelinde bir siyasal mücadele yürütmüş olsalardı, Kürtlerin bugünkü durumu muhtemelen bambaşka olurdu; en azından bu düzeyde bir yıkımla karşı karşıya kalınmazdı.
Newroz - Girê Tertebê, Qamişlo- 1997
Avrupa nasyonalizminin Kürt düşmanlığını yeniden büyüttüğünü ifade ettiniz. Bu ilişkiyi biraz daha açar mısınız?
Kuşkusuz Avrupa nasyonalizminin Kürt düşmanlığı üzerindeki etkisi çok büyüktür. Osmanlı, düşüşünden önce son derece geniş bir coğrafyada hüküm sürüyordu. Ancak Atatürk’ün devleti Türkleştirme süreciyle birlikte, hakim olunan bölgelerde “modernleşme” adı altında gerçekleştirilen bütün müdahaleler, fiilen Kürtlere yönelik uygulamalara denk düştü. Bize cahil, geri kalmış, dağlı Türkler olarak bakıldı. Onlara göre biz ayrı bir ulus değildik. Yenilikçilik ve medenileşme söylemi altında Kürt karşıtı bir savaş yürütüldü. Burada kendimize de çuvaldızı batırmamız gerekiyor. Sosyologların özellikle eğilmesi gereken bir mesele var: Kürtler neden kimliklerinin farkına bu kadar geç vardılar? Neden Araplara ve Türklere kıyasla kimliğimizi daha geç fark ettik? Neden politik ajandamız parçalıydı ve neden bu parçalanmışlık hala sürüyor? Neden kendi kendimizle savaştık?
Bugün de aslında çok iyi bir durumda değiliz. Örneğin; Türklerin kırmızı çizgileri var. Farsların kırmızı çizgileri var. Arapların da, diğerlerine göre daha sınırlı olmakla birlikte, kırmızı çizgileri var. Siyasi alanda rekabet etseler bile bu çizgileri aşmamaya özen gösteriyorlar. Biz Kürtler için durum böyle değil. Rojava’da buna bizzat tanık olduk. Eğer Kürt güçleri birbirlerine tahammül edebilseydi, bugün bu noktada olmazdık.
Kürtler arası ulusal birlik hala ciddi zorluklarla yüz yüze. Acaba bu birliksizlik bir gelenek mi, bir kültür mü? Neden bu alanda kalıcı bir ilerleme sağlanamıyor?
Bunun Kürdistan coğrafyasıyla doğrudan ilişkili bir durum olduğunu düşünüyorum. Benim uzmanlık alanım antik yerleşimler. Tarih boyunca dağlık bölgeler, örneğin Zagroslar, çoğunlukla Güney Mezopotamya’nın etkisi altında kalmıştır; Sümer etkisi bu bölgelerde son derece baskındır. Kürtlerin ve atalarının yaşadığı alanlarda büyük imparatorlukların nadiren ortaya çıkmasının nedeni de budur. Kürtlerin yaşadığı bölgeler arasındaki etkileşim, coğrafi koşullar nedeniyle zayıftı; Kürtler arası temas sınırlıydı. Bu durum, güçlü bir siyasi örgütlenmenin ve kalıcı devletlerin kurulmasını zorlaştırdı.
Coğrafya yalnızca yaşam biçimlerini değil, düşünme biçimlerini de şekillendirir. Her ne kadar bugün bu gerekçenin artık geçerli olmadığını düşünsem de, Kürtler arasındaki kopukluğun temel tarihsel nedeni budur. Nitekim Mustafa Kemal'in İslamiyet söylemiyle Kürtlerden destek istemesi ve Kürtlerin bu çağrıya olumlu yanıt vermesi de bu durumla yakından ilişkilidir. Britanyalıların Kürtlere dair siyaseti de son derece olumsuzdu. Botan Emirliği’nin düşürülmesi sürecinde İngilizlerin, Fransızların ve diğer Avrupalı güçlerin ortak bir politika izlediğini biliyoruz. Osmanlı sultanlığına baskı uygulayarak Botan Emirliği’nin ortadan kaldırılmasını sağladılar. Tüm bunlara rağmen Kürtlerde ulusal bilinç zayıf olduğu için, Kürtler Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’dan yana saf tuttular. Bunun etkileri bugün bile hala üzerimizdedir.
Suriye'de Kürt nüfus yoğunluğu haritası-1935
Sizin çizdiğiniz çerçevede bakıldığında, binlerce yıldır kendi içinde birliği tam olarak sağlayamamış ve sürekli saldırı altında kalmış olmasına rağmen Kürtlerin bu coğrafyada varlıklarını sürdürebilmiş olmaları dikkat çekici. Bunu neyle açıklıyorsunuz?
Başta da söylediğimiz gibi, Osmanlı ve Safevi dönemlerinden itibaren Kürtlere dönük düşmanlık esasen ulusal kimliğe yönelik bir düşmanlık değildi. Bu iki büyük gücün temel meselesi Kürdistan’a hakim olarak sınırlarını genişletmekti. Peki Kürtler neden Osmanlı’ya daha yakın durup Safevilerden uzaklaştı? Bunun nedeni Safevilerin Kürtlere karşı çok daha sert politikalar uygulamasıydı. Osmanlı’nın yaklaşımı ise görece daha yumuşaktı; Kürtlere kendilerini savunma ve bölgelerini kontrol etme imkanı tanıyordu. Bu sayede Kürtçe korunabildi. Ancak bu dönemlerde Kürtlerin kendi içlerinde birleşik bir güç oluşturmaları mümkün olmadı. Evet, mirlikler vardı, emirlikler vardı; fakat bunlar Kürtler adına ortak hareket edemiyorlardı. Hatta tarihte, bütün mirliklere tek bir merkezden hükmedecek bir “Mirlerin Miri” makamının oluşturulması yönünde çabalar olduğunu da biliyoruz. Bütün Kürtler adına Osmanlı’yla muhatap olacak bir otorite tesis edilmek istenmişti. Demek istediğim şu: Kürtler birlik değildi ama kendi bölgelerinde dil ve kültürlerini koruyabiliyorlardı. Buna karşın birleşik bir siyasal güç kuramıyorlardı.
Şunu da eklemek isterim: Firdevsi’den önce Farsça neredeyse yok olmak üzereydi. Firdevsi Şehname’yi kaleme alana kadar Farsça ciddi bir tehlike altındaydı. Şehname’yle birlikte Farslar yeniden dillerine döndüler. Bugün Farsçanın içinde Kürtçe ve Arapçanın çok güçlü etkileri vardır. Aynı şekilde Türkçenin içinde de Farsça, Arapça ve Kürtçenin büyük etkileri bulunur. Kürtler her ne kadar tarih boyunca az sayıda büyük devlet kurmuş ve coğrafya üzerindeki siyasal hakimiyetleri sınırlı kalmış olsa da, özellikle coğrafi koşullar onların dil ve kültürlerini korumalarını mümkün kıldı. Öte yandan Kürtler tarihsel olarak direngen ve savaşçı bir toplumdur. Bunu Kürdistan’a gelen gezginler, hatta Kürtleri yok etmek için gelen düşmanlar söylüyor. Kürtlerin korkusuzluğundan, yiğitliğinden söz etmişler. Bunun başlıca nedeni yine coğrafyadır. Kürtler tarih boyunca hep dayanmış, hep direnmiştir.
Bugün de bu direnişi açık biçimde görebiliyoruz. Ancak Rojava’dan yansıyan tek tablo Kürt direnişi değil; aynı zamanda tarihsel Kürt düşmanlığının yeniden saldırıya geçtiği bir tabloyla da karşı karşıyayız. Bunu nasıl okumalıyız?
Aslında bu yalnızca Kürtlere özgü değil. Bir halka hükmetmek istediğinizde, onun başını eğmesini sağlamak istersiniz. Türkler 1230’larda bölgeye geldiklerinde Kürtlerin beylikleri ve emirlikleri vardı. Bu coğrafyada bir rolleri, bir ağırlıkları ve belirli bir güçleri bulunuyordu. Osmanlılar devletlerini 1299’da kurdular; buna rağmen Kürdistan’ın tam kontrolü Türklerin elinde değildi. Bu hakimiyet zamanla, aşama aşama kuruldu. Bu meselenin bir yönü bu; diğer yönü ise Kürt coğrafyasının zenginliğidir. Kürdistan hem yerüstü hem de yeraltı kaynakları açısından son derece zengin bir coğrafyadır. Öte yandan Türklerin temel hedefi, Kürdistan’ın tamamını yeniden kendi hakimiyeti altına almaktır. Sadece Kürdistan’ın kuzeyiyle yetinmiyorlar; bugün Musul’un bile kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar. Güçleri yetse Rojava’nın tamamını da kontrol altına almak isterler.
Diğer taraftan Suriye’deki Arap milliyetçileri de özellikle 2011 sonrasında Kürtlerin varlığını inkar etmeye yöneldiler. Kürtlerin Rojava’da misafir olduklarını savunuyorlar. “Kürtler 1925’ten, yani Şêx Said isyanından sonra Rojava’ya geldiler. Hak istiyorlarsa İran’a gitsinler” diyorlar. Bunu tarihi bilmedikleri için değil; aksine tarihi çok iyi bildikleri halde, Kürtlere hükmedebilmek için yapıyorlar. Dolayısıyla bugün güçlenen Kürt düşmanlığını bir işgal motivasyonu olarak okumak gerekir. Öte yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın söylemlerine baktığımızda da benzer bir çelişki görüyoruz. Bir yandan Kürtlerle kardeş olduklarını söylüyor, diğer yandan Kürtçeye tahammül edemiyor. Bu yüzden Kürtler Arjantin’de, Mars’ta bile bir statü kazansa bunu kabul etmeyecekler. Dolayısıyla Kürt düşmanlığının temelinde kolonyal bir zihniyet yatıyor.
Kürt düşmanlığı bağlamında bugün yaşananlarla tarihte yaşananlar arasında benzerlikler var mı?
Var elbette. Şêxmeqsûd savaşına kadar Kürtler arasında siyasal birliğin kurulamamış olması, tarihin eski dönemleriyle en temel benzerliktir. Türklerde ve Farslarda olduğu gibi ulusal kırmızı çizgilerimiz yoktu bizim. Bugün şunu net biçimde gördük: Kürtlerin kazanımları için, yine Kürtlerden başka kimsenin gerçek anlamda harekete geçtiğini söyleyemeyiz. Çünkü tehlikenin yalnızca Rojava’ya değil, bütün Kürdistan’a yöneldiği fark edildi. Başurlular da bunu gördükleri için bütün imkanlarını Rojava için seferber ettiler.
Bir diğer temel benzerlik, Kürt düşmanlarının ortak hareket etme pratiğidir. Konu Kürtler olduğunda bütün iç çelişkilerini bir kenara bırakıp birlikte hareket edebiliyorlar. Çünkü Rojava’da elde edilen bir kazanımın yarın Bakur’a, Rojhilat’a ya da Başur’a sıçrayacağını biliyorlar. Bugün Kürtler arasında ulusal duygular güçlenmişse, bunları büyütmemiz gerekiyor. Bu duygulanımın Şêxmeqsûd savaşından önceki dağınık haline dönmesine izin vermemeliyiz. Asıl görevimiz bunu korumaktır. Özellikle Avrupa’da partizan tutumları terk edip ulusumuzun ortak çıkarlarına odaklanmamız gerekiyor. Ulusal bilinç, parti bilincinin önünde olmalıdır.
Peki, Ortadoğu’da kalıcı bir barış ve güvenlik neye bağlı?
Bu sorunun cevabı aslında Kürtlerin tarihsel tecrübesinde açıkça duruyor. Güney Kürdistan’da federal bir yönetime ulaşılana kadar binlerce Kürt yerleşimi talan edildi, yüz binlerce insan katledildi. Kürtler, son derece ağır bedeller ödeyerek federal bir statü elde ettiler. PKK deneyimi üzerinden baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. 1984’ten bugüne on binlerce Kürt katledildi, sayısız yerleşim yeri yok edildi, Kürt nüfusunun çok önemli bir bölümü zorla göçertildi. Buna rağmen Kürtler, kendi varlıklarını Türkiye’ye fiilen kabul ettirmeyi başardılar.
Bugün gelinen noktada, Kürtlerin düşmanları bile “Evet, Kürtler var ve onlarla bir anlaşma yapmak gerekiyor” demek zorunda kalıyor. Asıl olarak bunun anlaşılması gerekiyor: Kürtler düşmanlıkla, inkarla ve imhayla yok edilemez. Kürtlerin de taleplerini bu gerçeklik üzerinden kurmaları gerekiyor. Dolayısıyla silaha ve savaşa dayalı bakış açısının, yalnızca Kürtler açısından değil, bütün taraflar açısından terk edilmesi zorunludur. Kalıcı barış ve güvenlik ancak bu zihniyet değişimiyle mümkün olabilir.














