Dillerini kesmek

Nevra AKDEMİR yazdı —

23 Ocak 2022 Pazar - 23:00

  • Gündemi meşgul eden parça Adem ve Havva’ya cahil denmesinden çıkıyor. İslam konusunda uzmanlaşan kişiler, inançlı aklı selimler, bu ifadenin ayetlerde de geçtiğini zaten söylüyor. Dahası, yüzyıllardır gerçekliği bir daha ispatlanan bir cümlenin de hakkını veriyor: "iktidar kimdeyse din onun dinidir". 

Cuma hutbesinde Erdoğan, cami avlusu siyasetini caminin içine bir daha, bu defa diyanetin yüksek maaşlı memurları yerine kendisi taşıdı. "Camiye ayakkabıyla girdiler" yalanlarıyla yıllardır yaptıkları propagandayı bir adım ileri taşıyarak, camide bir sanatçının, Sezen Aksu’nun 5 yıl önce piyasaya çıkan bir parçasını gündeme getirerek camiye bir kez daha nefretle girdiler. Gündemi meşgul eden parça Adem ve Havva’ya cahil denmesinden çıkıyor. İslam konusunda uzmanlaşan kişiler, inançlı aklı selimler, bu ifadenin ayetlerde de geçtiğini zaten söylüyor. Dahası, yüzyıllardır gerçekliği bir daha ispatlanan bir cümlenin de hakkını veriyor: "iktidar kimdeyse din onun dinidir". Bir kez daha dinsel öğretilerin gündelik hayata baskı ve disiplin aygıtı olarak müdahale ettiği bir süreci yaşıyoruz. Dinsel öğretinin ne kadar saptırıldığı ise konu dışı. Zira tüm faşizan yönetimlerin dinsel öğretileri, eril, ırkçı ve militarist bir ittifak içinde gündelik hayata müdahalesinin gerekçelerini oluşturmak için kullandığını tarihten pek çok örnekle de biliyoruz.

Almanya’da kilise, mutfak ve çocuk (kirsche, küche, kinder) Hitler faşizminin de ağzından düşürmediği bir formülasyon idi. Kökleri 16. yy’a dayanan bu slogan Hitler dönemi faşizan devlet politikasını özetler. 1929 büyük buhranının işsizlik ve korkunç hayat pahalılığı ile kıtlık olarak ortaya çıkan etkileri tüm Batı’yı kasıp kavururken, çaresizlik içindeki insanların örgütlenmemiş öfkesini ırkçılıkla politize ederek iktidara gelen, Hitler’in partisi NSDAP, 1933 yılında Almanya’da iktidara geldikten sonra aşama aşama faşizmi kurumsallaştırmıştır. Bir yandan sermayedarların hareket alanını artırmak ve ekonomik kalkınmayı belirli bir sermaye grubunun zenginleşmesine yönelik politik tercihlerle sağlarken, diğer yandan gündelik hayatı da disipline etmenin aynı anda ırkçılık, mizojini, heteroseksizm ve sağlamcılık pratikleri ile mümkün kılıyordu. Böylece demokrasi ve adaletin tümden ortadan kalktığı ve nefret suçlarının devlet propagandası haline geldiği, çizilen hayat içiminin dışındaki tüm yaşam biçimlerinin kriminalize edildiği bir dönemi yaşıyordu Almanya. Almanya’nın hala üzerinde taşıdığı büyük utancı, tüm toplumu ya suçlu ya da suç ortağı haline getirmesi olduğu için belki de, o dönemden çok az kişi yargılandı. İnançlı veya inançsız tüm Yahudilerin, Nazi olmayan tüm politik görüşlerin, LGBTİ+’ların, Alman olmayanların hepsi hayatlarının bir şekilde etkilendiği bir süreci yaşarken; Nazi Almanya’sının ideallerini kendi hayatı haline getirmeyen kişiler sayesinde bir kısmı hayatta kalmayı başarabildi.

Bu anlamda Hitler kişisel olarak inançsız olmasına rağmen, kilise, mutfak ve çocuk üçgeni sadece kadınları değil, tüm hayatı disipline edebildi. Zira annelik hem soyun devamı ile nüfusun artışı hem de sonu olmayan sömürgeleşmiş bir köle emeği olarak kamusal hizmet olarak sağlanması gereken, yeniden üretimi hanelerin içinde üretimini garantilediği için son derece işlevseldi. Zira Nazilerin iktidara gelmeden önceki örgütlenmeleri, AKP’nin iktidar süreçlerinden de aşina olduğumuz gibi, kadınların bir fikri örgütlenmesi ve bu fikrin geleneksel ve dini toplumsal cinsiyet normları ile toplumda geniş kabul bulması ile gerçekleşti. Dahası, Nasyonal Sosyalist Kadın Örgütü’nün varlığı, modeli üreten ve propagandasını yapan kadınlara ‘Alman Annesi Onur Haçı’ verilmesi hiçbirimizi şaşırtmayacaktır. Hem ekonomik anlamda hem de özgürlükçü düşünce ve yaşam pratiğine karşı disiplini sağlama aracı olarak mutfak, kilise ve çocuk bu açıdan hala gündemde. Sadece artık cami merkeze gelmiş durumda. Mutfak ise bir isyanın da adı.

Feminist isyan kadınları mutfak ve yatak odasına sıkışmış hayatlarını kırmaları için toplumsal kabulleri değiştirmiş durumda. Pandemi ile evin kendisi daha çok insan için üretim alanı haline gelirken, teknolojik araçlar daha fazla kadının birbirini güçlendirmesi ve bilinçlenmesinin aracı olurken, caminin merkezdeki rolü de iyice sembolikleşmiş durumda. Zira bu hafta tam Erdoğan’ın dil kesme vaazı öncesinde bir kadının bir erkek mekanı olan Cuma namazı vakti camiye girip "açız" diye çığlık atması, bu anlamda kadınların bu mevzileri birer savaş alanına çevirdiğinin de göstergesi.

Dili kesilmekle tehdit edilen sadece Sezen Aksu değil, hepimiziz. Grup yorum yıllardır şarkılarını söylemek için onca eziyete rağmen direniyor. Kürtçe ve Ermenice, Hemşince, Çerkesçe vd gruplar dillerinin suçlulaştırılmasına direnerek sanatın ve gündelik hayatın dili haline getirmeye çalışıyor. Diller açlığı, yoksulluğu, işsizliği ve baskıyı dile getirmesin diye de kesiliyor. Dilimizi kesmeyi dillendirme cesaretini kendinde gören, kendi mezarını kazıyor uzun zamandır. Sezen Aksu’ya bile ulaşan bu tehdit, toplumsal muhalefeti de iktidar karşısında genişletip güçlendiriyor. O halde bu karşı hegemonyanın dili bizi de bu yönde tekrar politize etmeli, hepimizi bir araya getiren bu yetimliği bir politik özneye dönüştürmeli. Tam zamanı.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.