Doğanın imhası, Türklük Sözleşmesi'nin gereği

Dizi Haberleri —

20 Temmuz 2020 Pazartesi - 13:28

  • 2003-2017 yılları arasındaki 15 yılın MODIS uydu verilerine bakarak Mayıs-Ekim ayları arasında Dersim, Amed, Hakkari ve Şırnak’ta görülen yangınlar incelendiğinde; özellikle Dersim, Hakkari ve Şırnak’taki yangın sayılarında 2015 itibariyle ciddi bir artış göze çarpıyor.

 

"Türkiye’de milliyetçiliğin bir numaralı 'ötekisi' Türklük sözleşmesine riayet etmeyen Kürtler, sonrasında da Alevilerdir. Çevre tahribatı ve ekoloji söz konusu olduğunda 'milliyetçilik' devre dışı kalmıyor. Milliyetçi zihniyet için Türkiye’nin her karış toprağı değerli, ama bazı topraklar daha değerli! Bazı bölgelerde ise su mülkleştirilebilir, ormanlar yanabilir, maden ocakları açılabilir. Bütün bu olanlar bu bölgelerde hiçbir fayda sağlamadığı gibi, hem çevresel hem toplumsal yıkıma da neden olabilir, ama milliyetçi bakış açısına göre önemli olan bu değildir." Bu değerlendirme İsveç’in Lund Üniversitesi’nde çalışmalarını yürüten akademisyen Pınar Dinç’e ait. "Savaş ve çatışma süreçlerinde orman yargınları" üzerine akademik çalışmalar yürüten Dinç, Türkiye’de hakim olan milliyetçiliğin "ekoloji" konusunda da etkili olduğunun altını çiziyor. "AKP-MHP hattındaki milliyetçilik, rantı gözeterek ekolojik tahribat yaparken, muhalefet için 'memleketi bu talandan kurtaralım' perspektifi güçlü. Onlar da milliyetçi" diyen Dinç, her iki kesimin Kürt coğrafyasındaki yıkıma karşı sessizlik ve kayıtsızlıkta birleştiğinin altını çiziyor.

Ekolojik mücadelenin politikleşmeme durumunu, savaş süreçlerinde orman yangınlarının artış oranlarını, Türkiye’deki ekolojik mücadelenin milliyetçilik ile bağlantılarını Akademisyen Pınar Dinç’e sorduk.

 

Politik ekoloji nedir? Ekolojik mücadele için neden gereklidir?

Politik ekoloji dediğimizde aslında ekolojinin toplumlarla, politika, ekonomi, kültür ile bir arada düşünülmesinden bahsediyoruz. Bu politik duruşun temelinde insanların doğa ile kurdukları ilişkinin insan merkezli bir bakışla değerlendirilmesine itiraz var. Politik ekoloji ‘insan merkezciliğini’ sorgulayarak, insanı ve toplumu doğanın bütüncüllüğü içinde görür. İnsanın doğa ile ilişkisini bu bütünsel yaklaşım içinde kurması yönünde bir mücadele verir.

Bu anlamda politik ekoloji 1970’lere kadar “apolitik” ilerlemiş bir alana alternatif sunuyor ve bunu sınıfsal ve politik eşitsizlikleri, güç ilişkilerini, sömürgecilik süreçlerini, neoliberalleşmeyi, toplumsal cinsiyet ve kimlik siyasetini de araştırma ve analizlerine katarak yapıyor. Ayrıca ekoloji hareketinin 1960’lerden itibaren bir barış gündemi olduğunu da eklemek gerekir. Yıllarca nükleer silahlanmaya karşı verilmiş bir mücadele var. Dahası, politik ekoloji mevcut demokrasi anlayışının çok daha ilerisinde bir demokrasi anlayışı benimser.

Akademide politik ekoloji doğa-toplum ilişkilerini disiplinler arası olarak (ancak ağırlıklı olarak sosyal bilimcilerin çalıştığı) analiz eden bir alan, belirgin bir politik derdi olan bir akademik gündem diyebiliriz. 

Antropolojiden sosyolojiye, coğrafyadan kalkınma çalışmalarına kadar pek çok farklı alandan akademisyen “politik ekoloji” perspektifini benimseyerek çalışmalarını yürütüyorlar. Ancak politik ekoloji yalnız akademik bir alan olmanın çok ötesinde, sivil toplum kuruluşları ve örgütlerle hareketlerin, aktivistlerin, uzmanların ve halkın iç içe geçtiği bir alan. 

Politik ekoloji tam da içinde hareket ettiği bu geniş alandan ötürü önemli, gerekli ve de zihin açıcı. Örneğin yıllarca sağ ve sol siyaset büyümenin gerekli, istenir, hayırlı bir şey olduğu noktasında uzlaştı. Toplumun sorunlarının ekonomik büyüme ile çözüleceği savunuldu. Politik ekolojinin belirttiğim politik ve akademik ayakları bu ekonomik büyüme fetişizmine itiraz etti; büyüme hırsının sorun ürettiğini, küçülmenin gerekliliğini vurguladı. Bence bu son derece zihin açıcı bir müdahale. Yakın zamanda Metis’ten çıkan "Küçülme" derlemesi bu konuda önemli bir kaynak.

 

Türkiye’de çevresel yıkım hiç olmadığı kadar büyük ve derin, çevre sorunlarının giderek arttığı bir dönem yaşanıyor. Doğa, insan ve toplum ilişkilerine dair oluşan ilgi ve yaşanabilir doğal koşullarda yaşam özlemi, apolitik şekilde sürdürülüyor gibi yaklaşımlar da söz konusu. Ekolojik yıkımı durdurmanın apolitik şekilde yürütülmesi mümkün mü?

Türkiye’de çevresel yıkımın dünyada neoliberal politikaların öne çıkmaya başladığı 1970’li yıllardan hemen sonra, 1980’lerden itibaren başladığı ve hızlanarak ilerlediği söylenebilir. Neoliberalleşme ve kapitalist sistem için doğanın bir hammadde haline gelmesi 80’lerden itibaren; Türkiye’de de özelleştirme, ticarileştirme, kuralsızlaştırma ve sermaye adına yeniden kurallaştırma gibi farklı şekillerde devreye sokuldu. Bu bağlamda yıllar içerisinde sermaye ile devlet arasında, ilgili literatürde ‘anti-ekolojik birlik’ olarak adlandırılan bir birlik oluşmuş durumda.

Geçtiğimiz yirmi yılda olan biten aslında bu anti-ekolojik birliğin iyice yerleşmesi, kurumları hepten kuvvetsizleştirerek ve gitgide otoriterleşen bir yönetim tarzıyla fütursuzca yola devam etmesidir.

Buna karşı verilen tepkiler elbette oluyor. Geçtiğimiz yıl Kaz Dağları’nda Kanadalı bir madencilik şirketinin kestiği binlerce ağaca verilen tepki, sanıyorum son dönemde verilen en kuvvetli çevreci tepkiydi.

Bu tepki apolitik olarak tanımlanabilir mi emin değilim. Bence Kaz Dağları’nda verilen toplumsal tepki de politikti. Üçüncü Köprü inşaatından Kuzey Ormanları katledilerek yapılan İstanbul Havalimanı’na, Kanal İstanbul projesinden Salda Gölü’ne yapılması planlanan Millet Bahçeleri ve Türkiye’nin dört bir yanında hayata geçirilen HES projelerine verilen tepkiler de politikti. Aslında Gezi Direnişi’ni de içine katarak bu protestoları bir yönüyle “ekolojik itiraz” momentleri olarak düşünmek mümkün. Bu yönleriyle elbette politik bir tarafları var.

Gel gelelim ben de bu politik tavrın yeterince kapsayıcı olmadığını düşünüyorum. Örneğin Kaz Dağları protestosunda Fazıl Say bir konser verdi, bu konserin görüntüleri çokça paylaşıldı. Orada kulağıma gelen “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı nasıl bir politik grup olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Birini diğeriyle karşılaştırmak için söylemiyorum, ancak Kaz Dağları konusunda gösterilen hassasiyet Hasankeyf gibi bir dünya mirasının yok edilmesine karşı gösterilmedi. Her yaz ormanların yandığı Dersim, Amed, Şırnak hep yalnız bırakılıyor.

Ana akım medya Mudanya’daki, Bodrum’daki, Akdeniz’deki yangınları ‘Ciğerlerimiz yandı’ diye haberleştirirken; Dersim’deki, Amed’deki, Hakkari’deki, Şırnak’taki yangınlara dair haberleri ancak Evrensel, Yeni Yaşam gibi gazetelerde görüyoruz.

Ekolojik yıkımın apolitik ya da yürütüldüğü kapsamdaki ‘politik’ hali ile önlenmesini mümkün görmüyorum. Ekolojik Mücadele daha örgütlü, ekoloji vurgusu daha belirgin, Türkiye’nin her yanını, içinde yaşayan tüm halkları eşit görerek ve önemseyerek verilmediği sürece hep eksik kalacaktır.

 

Çevre alanının siyasallaşması artık bir politik ekoloji bakış açısına sahip olduğumuz anlamına mı geliyor? Politik ekolojinin bileşenleri kimlerden oluşmalı?

Bazılarımız için evet. Bu konuda yazıp çizen akademisyenler var. Çok önemli mücadeleler veren sivil toplum kuruluşları ve aktivistler var. Barolar var. Bengi Akbulut ve Ayfer Bartu Candan İstanbul üzerine yazdıkları makalede politik ekolojinin rolünü iktidar ilişkilerinin daha adil şekilde düzenlenmesi talebi olarak açıklıyorlar ve şu soruyu soruyorlar: “Kendi adacıklarımızda sadece ve sadece kendimize yetecek yaşamlar mı kuracağız, yoksa kamusal müştereklerimiz üzerinde birlikte hak iddia edip bunları korumanın yollarını mı arayacağız?”

Kimsenin bir adacıkta yaşamadığını, ada benzeri izole hayatlar kurmanın imkansızlığını tekrar etmeye gerek bile yok. Orman yangınları ve çatışma ilişkisi üzerinden yaptığım çalışmada gördüğüm kadarıyla toplum, çevresel konuları henüz kamusal müşterekler üzerinden okumuyor. Aslında siyasi partiler, medya, hatta çevreci örgütler bile böyle okumuyor.

Oysa böyle bir müşterekleştirme ve kolektif hareket olmaksızın ne neoliberal politikalarla, ne devletle, ne sermaye ile mücadele edilir. “Bireyci etik” denilen şey tam da bunu yapıyor. Bireylerin ya da küçük toplulukların “kendine yeterliliği” üzerinden bir sistem yaratmaya çalışıyor. Konuya bireysel ya da içinde bulunduğumuz küçük topluluklar olarak değil, toplumsal eşitlik ve adalet kapsamında bakmak zorundayız.

 

“Orman yangınları ile çatışma ilişkisi” üzerine yaptığınız çalışmaları baz alırsak, Türkiye’deki çevre hareketleri ile milliyetçilik arasındaki ilişkiye dair neler söyleyebilirsiniz? Çatışma ve de savaş süreçlerindeki doğa tahribatı üzerine bilimsel veriler bulunuyor mu? Bu verilerden nasıl bir sonuç çıkıyor?

Hepimiz biliyoruz ki Türkiye’de milliyetçiliğin bir numaralı “ötekisi” Türklük sözleşmesine riayet etmeyen Kürtler, sonrasında da Alevilerdir. Çevre tahribatı ve ekoloji söz konusu olduğunda “milliyetçilik” devre dışı kalmıyor. Milliyetçi zihniyet için Türkiye’nin her karış toprağı değerli, ama bazı topraklar daha değerli! Bazı bölgelerde ise su mülkleştirilebilir, ormanlar yanabilir, maden ocakları açılabilir. Bütün bu olanlar bu bölgelerde hiçbir fayda sağlamadığı gibi, hem çevresel hem toplumsal yıkıma da neden olabilir, ama milliyetçi bakış açısına göre önemli olan bu değildir.

Devlet ile PKK arasında 2008-2009’da Oslo süreci ile başlayan görüşmelerin seyri ile Türkiye’nin Kürt illerinde çıkan orman yangınlarının uydu verilerini karşılaştırdığımızda karşımıza bir yandan çok çarpıcı sonuçlar çıkıyor. 2003-2017 yılları arasındaki 15 yılın MODIS uydu verilerine bakarak Mayıs-Ekim ayları arasında Dersim, Amed, Hakkari ve Şırnak’ta görülen yangınlar incelendiğinde; özellikle Dersim, Hakkari ve Şırnak’taki yangın sayılarında 2015 itibariyle ciddi bir artış göze çarpıyor.

Örneğin Şırnak’ta 2013-14 yıllarında MODIS’in saptadığı yangın sayısı toplamda 215 iken bu sayı 2015 yılında 405, 2016 yılında ise 409 olarak tespit ediliyor. Benzer artışlar. Bu sayıları Uppsala Çatışma Veri Programı’ndan aldığımız çatışma verileri ile karşılaştırdığımız zaman çatışmasızlığın sürdüğü yıllar ile çatışmanın yeniden arttığı dönemler arasında yangınların sayısı arasındaki değişimi görmek mümkün oluyor.

Farklı yöntemlerle çatışma ve yangınlar arasındaki korelasyonu incelediğimizde, bu illerin hangi bölgelerinin daha çok çatışma ve yangın ile karşı karşıya kaldığını anlamak da mümkün oluyor. Bu işin biraz daha teknik yanı olmakla beraber uydu verileri ile elde ettiğimiz bulguların çok çarpıcı olduğunu söylemem gerekir.

Öte yandan bir siyaset bilimci olarak, yangın-çatışma ilişkisinin nasıl politize edildiği, nasıl tartışıldığı ile de ilgileniyorum. Burada üç ana gruptan söz etmek mümkün sanırım. Birinci grup devlet, ki burada düşünmemiz gereken kurumlar merkezi hükümet, bakanlıklar, Orman Genel Müdürlüğü ve valiliklerdir. Devletin bu yangınlarla ilgili tavrı çoğunlukla “kayıtsızlık”. Burada kayıtsızlığı iki anlamda kullanıyorum, hem umursamazlık, yangınları görmezden gelme ve yangına müdahale etmeme anlamında, hem de gerçekleşen yangınları kayıt altına almama anlamında bir kayıtsızlık.

2015 yılından beri Dersim ve Şırnak’ta her yaz orman yangınları oluyor ve orada yaşayanlar bölgedeki doğanın ve toplumlarının gördüğü zararı dile getiriyor. Devlet kurumları ise bunu ya duymuyor, ya da yapılan açıklamaları reddeden, yalan olmakla suçlayan bir tavır sergiliyorlar. Üstelik devlet bu kayıtsızlığını “terörle mücadele” ettiğini söyleyerek, atanan kayyumların bu illere katkılarını anlatarak övüyor. Ana akım medyada buralardaki orman yangınları ile ilgili çıkan az sayıda haber ise devlet söylemini güçlendirecek tarzda yazılmış oluyor.

Şu anda AKP karşıtı dağınık durumda olan ikinci grup olarak değerlendirdiğim muhalefet –muhafazakar, sol Kemalistler- ise bir nebze de olsa, konuyla ilgileniyor gibi yapıyorlar. Mesela Dersim’deki orman yangınları sonrası CHP milletvekili Gürsel Erol Hürriyet gazetesine verdiği bir röportajında, “Devlet orada askeri operasyon yapıyor, yapma diyemeyiz ama tabii ormanları da korumak yine devletin görevi” şeklinde açıklamada bulunmuştu. Yine aynı dönemde bazı gazetelerde CHP’nin “Dersim’deki orman yangınları hakkında rapor hazırladığı” haberleri çıkmıştı. İki sayfadan ibaret olan bu raporu zor bulabildim. Kesinlikle bir rapor olarak değerlendiremediğim bu iki sayfa, içerik açısından son derece zayıf.

Üçüncü gruba ise “gerçek muhalifler” diyebiliriz. İşte bu grup olan biten ekolojik tahribat ve bu tahribatın buralarda yaşayan halklara etkisi hakkında çok daha güçlü ses çıkartıyor, mücadele ediyor. Bunu hem siyaseten, hem toplumsal hareket olarak, hem sivil toplum kuruluşlarıyla, hem de medya aracılığıyla yapıyor. Ama elbette bu kitle 2015’ten bu yana inanılmaz bir baskı ile karşı karşıya.

Milletvekili, belediye, STK çalışanı, gazeteci, akademisyen, avukat... İtiraz ettikleri anda “terör” ile yan yana geldiği iddia ediliyor. Ekoloji alanında çalışanlar bu baskıdan muaf değil.

Dolayısıyla milliyetçilik ekoloji konusunda da etkili. AKP-MHP hattındaki milliyetçilik, rantı gözeterek ekolojik tahribat yaparken, muhalefet için “memleketi bu talandan kurtaralım” perspektifi güçlü. Onlar da milliyetçi. Üçüncü grup meseleye daha geniş bir perspektiften bakıyor. Hem ekolojik tahribata karşı çıkıyor, hem de doğaya verilen zararın politikliğinin, sınıfsallığının, etnik kimliklerle bağının altını kalın çizgilerle çiziyor.

Elbette siyasi alandaki bu durumun toplumsal yansımaları da var. “Devletimiz, hükümetimiz ne yaparsa iyi yapar, büyük Türk milletini ve devletimizin gücünü kıskanıyorlar” diyen bir kitle olduğu gibi, “vatanımızı satıyorlar, peşkeş çekiyorlar, devletimizi koruyalım” diyen bir kitle de var. Bu iki grup tamamen aynı olmasa da, Kürt coğrafyasındaki yıkıma karşı sessizlik, kayıtsızlıkta birleşiyorlar.

Ekolojik yıkımı “vatanı bölünmekten, terör illetinden koruma” olarak algılayan bu kitlenin söylemine karşı, ekolojinin sınırlarının olmadığı anlayışı yerleştiği an “ekolojik hareketin” güçleneceğini düşünüyorum.

 

 

 

 

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.