‘Doğanın kaderi özgürlük mücadelesininkiyle ortak’

Dosya Haberleri —

6 Ocak 2021 Çarşamba - 22:30

  • Doğa mücadelelerinin sürdürülmesi, ekolojik yıkımın önüne geçilmesi açısından en önemli koşul ama unutmayalım ki bu yıkımı durdurmak var olan rejimin değişmesiyle mümkün sadece. Ekoloji mücadelesi siyasal rejime karşı verilen mücadeleyle doğrudan bağlantılı çünkü. Onun kaderi, barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle ortak. Tüm baskılara rağmen verilen mücadele bu açıdan çok önemli.

ZABEL MİRKAN

2020’nin ilk altı ayında Türkiye’de toplam 836 orman yangını çıktı. Bu yangınlarda zarar gören alan ise 923 hektar olarak kayıtlara geçti. Orman yangınlarının en sık görüldüğü kentler ise Antep, Mardin, Şırnak, Elazığ, Malatya, Dersim, Bitlis, Bingöl, Adıyaman ve Urfa olarak kayıtlara geçti. Yangınların yarısı “faili meçhul” olarak kayıtlara geçti, ormanları kimin yaktığı asla bulunamadı. 2020’nin Eylül ayında Cudi’de çıkan yangın haftalarca söndürülemedi.
Kürt illerindeki ekolojik tahribatın boyutu sadece orman yangınlarıyla sınırlı değil. Kuraklık sorununun çözümü olarak sunulan ancak birer devlet yönetim aygıtına dönüşen barajlar da yeni bir kuraklığın tetikleyicileri. Bölgedeki maden ve kömür ocakları ise faaliyetlerine hız kesmeden devam ediyor. Halihazırda Cudi Dağı eteklerinde bulunan kömür ocaklarının kirli suyu, doğal kaynak suyu olarak bilinen ve Dicle nehrine akan Nerdüş deresini kirletiyor. Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri, “Nerdüş kömür akıyor” notuyla bu felaketi sosyal medyada da duyurmaya çalışıyor.
Tüm bu ekolojik tahribatın önümüzdeki süreçlerde nasıl sonuçlar doğurabileceğini, var olan koşullardaki hasarın boyutunu ve birer yönetim aygıtı haline gelen barajları ve orman yangınlarını Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Ekoloji Meclisi Üyesi ve “Polen Ekoloji” aktivisti Cemil Aksu ile konuştuk.

Orman yangınları Kürt illerinin artık rutini haline gelmiş durumda. Muazzam bir tarihe sahip Cudi’nin Eylül ayında haftalarca yandığını gördük. Bu söndürül(e)meyen yangınlar, bölgenin iklimini nasıl etkiliyor?
Orman yangınları kuşkusuz bölge iklimini kısa ve uzun vadeli olarak farklı şekillerde etkiliyor. Ormanların yok edildiği bölgelerde büyük bir kuraklık sorunu yaşanıyor. Yağış rejimi ve yağan yağmurun, karın toprak tarafından emilmesi; yoğun yağışların sele dönüşmemesi açısından bölge yüzeyinin orman ya da ağaçlık olması, son derece belirleyici. Bunlar kısa vadede görülen etkileri. Uzun vadedeki etkilerde ise iklim kriziyle bağlantılı olarak daha dolaylı sonuçlar gözlemliyoruz. Ama tüm bunları birbirlerinin neden ve sonuçları, yani aslında hem neden hem de sonuç olarak görmek lazım. Bir bölgedeki orman yangını iklimi etkiler demek, bilimsel bir yaklaşım olmaz ancak kuraklığa dair tek tedbirimiz orman varlığının korunması ve arttırılmasıdır. 
Kürdistan’daki orman yangınları, yıllardır süren savaş koşullarının yarattığı ekolojik krizi daha da derinleştiriyor. Zaten yıllardır ekolojik yıkıma maruz kalmış, doğal felaketlerin yaşanmasına insan eliyle ivme kazandırılmış bir bölgeden bahsediyoruz. Diğer taraftan son günlerde kuraklık sorunu daha ciddi boyutta konuşulmaya başlandı. Meteoroloji Müdürlüğü tarafından yayınlanan yağış verilerine baktığımızda da olağanüstü kuraklığın yaşandığı en önemli bölgelerden birinin Muş Ovası ve Van’a doğru inen havza olduğunu görüyoruz. Burası aynı zamanda maden şirketlerinin talanıyla ormansızlaştırılan bölgelerden. Zaten büyük bir orman varlığından bahsedemiyoruz Kürt illerinde. Bu açıdan söndürülemeyen yangınlar ve diğer tüm tahribatların ise bölgedeki yaşamı sonlandıracak yaklaşımlar olduğunu söylemek yanlış bir çıkarım olmayacaktır.

Çok değil 20 yıl öncesiyle karşılaştırdığımızda ekolojik denge açısından bölgede nasıl bir fark var?
Ekolojik yıkımın etkisini 20 yıl gibi kısa bir sürede gözlemleyemeyiz. 50 ya da 100 yıllık dönemlerden bahsederek ve elbette bunu ciddi bir bilimsel araştırmayla yaparak dönüşümü incelemek lazım. Ancak şunu söyleyebilirim: Biraz daha geriye gidip Demirel zamanında başlayan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) projesine bakalım. Bu proje kapsamında yapılan baraj sistemlerine baktığımızda Kürdistan coğrafyasında ciddi ekolojik dönüşümler olduğunu görüyoruz. Bu dönüşümlerle çok büyük tahribat yaşayarak yok olma aşamasına gelen Dicle ve Fırat havzalarını örnek olarak verebiliriz. İnsanlık tarihinden daha eski bir tarihi olan Fırat havzası yok oldu ve Fırat nehri artık ölü bir nehir. Bunlar bilimsel çalışmalarla ortaya konan gerçekler. Benzer bir durum Dicle vadisi için de söz konusu. Dicle vadisinde “güvenlik” amacıyla inşa edilen barajların yarattığı bir tahribat var. Havza, tıpkı Hasankeyf gibi bu baraj sularının altında kaldı. Kuşkusuz sadece Hasankeyf değil, tüm Dicle vadisinin kendine özgü endemik yapısı sular altında bırakıldı. Bu baraj göllerinin yarattığı yeni bir iklim söz konusu. Bu iklim, daha fazla sıcak hava demek. Yeni iklim, bölge etrafındaki bitki türlerinin yok olmasına, yeni bitki ve hayvan türlerinin gelişmesine, hayvanların başka coğrafyalara göç etmesine neden oluyor. GAP’la başlayan baraj sistemleri ve tarım faaliyetleri, yıkımları, bugün Kürdistan’daki pek çok verimli alanın ciddi bir kuraklık ve kirlenme sorunu yaşamasına neden oldu. Sözümona kalkınma adına yapılan bu yapılar sadece yok oluşu hızlandırdı.

Bu alanların yok edilmesi, hayvancılıkla geçimini sağlayanların hayvanlarını besleyemedikleri için başka kentlere göç etmesine neden oluyor mu? Bu uygulamalar hayvancılığı nasıl etkiliyor?
Hayvancılık, Kürdistan’da yoğun bir şekilde ve büyük oranda aile işletmeciliği üzerinden süren bir faaliyetti ancak kapitalist ilişkilerin gelişmesiyle birlikte şirketler eliyle endüstriyel hayvancılık şekline büründü. Bu durum hem hayvancılığın yapılabilmesi için gerekli besinlerin sağlanması hem de gereken ürünlerin piyasaya sunulması sürecini şirketlerin tekeline sundu. Türkiye şu an hayvan yemlerini bile yurtdışından ithal ediyor. Bu, unutmayalım ki, özellikle 1990’lı yıllarda hakim olan Kürt köylerinin boşaltılması süreciyle de bağlantılı. Ayrıca tarımdaki neoliberal özelleştirmeci politikalar yüzünden üreticiye yardımcı olan devlet kurumları da lağvedilmiş durumda. Bu da yeni bir yıkım yarattı. Ama hayvancılık meselesini sadece bir geçim kaynağı olarak ele almamak gerekiyor. Hayvan hakları, sağlıklı beslenme ve iklim açısından da değerlendirmek gerekiyor bu sektörü. Hayvancılık sektörünün şirketlere devrinin durdurulması ve sorunun tek bir sorun olmadığının anlaşılması gerektiğini düşünüyoruz. Kalıcı çözümü hayvanların eziyetine dayanan modelin terk edilip ekolojiyle uyumlu tarımsal üretime bağlı beslenme rejiminin ve üretim sistemlerinin geliştirilmesinde görüyoruz. Bu açıdan ikili bir dönüşümü talep etmemiz gerekiyor. Hem beslenme rejimimiz açısından hem de bu sektördeki neoliberal dönüşümler açısından. 

Kürt illerindeki orman yangınları için bölgelerdeki köylüler bunları “uygulama” olarak nitelendiriyor. Bu tanıma katılıyor musunuz?
Elbette katılıyorum. Ki birçok yerde yetkililer de bunun böyle olduğunu kabul ediyor. Bu bölgelerin gerillaların geçiş bölgeleri olduğunu, dolayısıyla “güvenlik” gerekçesiyle ormanların yakıldığını onlar zaten gizlemiyor. Basına yansıyan görüntülerde de görüyoruz bunu. Bölgede yaşayan insanlar ise elbette bu realiteyi daha iyi görüyorlar. Bir intikam hissiyle yakılıyor ormanlar. Coğrafyaya ve coğrafyada yaşayan insanlara duyulan düşmanlıkla beslenen bir durumu kastediyorum. Çokça sığınılan “güvenlik” gerekçesi, bu tahribatı mübah kılan bir gereç haline getiriliyor. Böyle vakaların yaşanmadığı bölgelerde bile keyfi bir şekilde ormanların yakıldığını görüyoruz. Güvenlikçi politikaların bir bölgedeki ayrımcılığı, toplumsal eşitsizliği, etnik ve dinsel eşitsizliği tetiklediğini biliyoruz. Unutmayalım ki çatışma ortamında kaçınılmaz bir şekilde çevre felaketleri yaşanır zaten. Dolayısıyla mesele ormanların güvenlik gerekçesiyle yakılması doğru mu değil mi tartışması değil, bizzat Kürt sorununun inkarcı ve güvenlikçi politikalarla çözümsüzlüğe itilmesidir. Bu nedenle bu çevresel felaketlerin, yıkımın önüne geçilmesi için sözde güvenlikçi sistemlerin terk edilerek barış ve demokrasi temelli bakış açısının kurulması gerekiyor.

Kürdistan’da nasıl bir kuraklık sorunu var? İnşa edilen barajlar sizce gerçekten kuraklık sorununa çözüm sağlıyorlar mı? HDP bunları bir “devlet güvenlik politikası” olarak tanımlıyor. Ilısu Barajı’nın Hasankeyf’e yaptıklarını ise hep birlikte gördük.
Geçtiğimiz hafta Meteoroloji Müdürlüğü bir harita yayınladı. O haritada Muş’tan Van’a doğru ilerleyen havzanın simsiyah olduğunu görüyoruz. Olağanüstü bir kuraklık demek bu. Sadece Kürdistan’la sınırlı değil ama bu sorun; aynı enlemde olan tüm coğrafyaları etkiliyor. Hem küresel iklim krizinden kaynaklanan bir durum bu hem de bölgenin kendine özgül koşullarından. Türkiye zaten su varlığı açısından son derece fakir bir ülke. Özellikle içilebilir ya da tarımda kullanılabilen su kaynakları yetersiz. Tarımsal faaliyetlerde büyük alanların sulanmasında kâr mantığıyla hareket ederek yeraltı sularının kontrolsüzce kullanılmasından kaynaklanan bir kuraklık var. Örneğin Konya ovasında obruklar denilen büyük tahribatlar meydana gelmiş durumda. Tüm bunları bütünlüklü bir şekilde değerlendirmek gerekiyor. Ancak elbette başka ülkelerde yapılan bilimsel araştırmalardan yola çıkarak, Kürt illerinde birer yönetim aygıtı olarak kullanılan barajların yeni bir kurak iklime neden olduğunu söyleyebiliriz. Barajların neden olduğu ekolojik yıkım, küresel ısınmanın yarattığı iklim krizi ile birlikte Kürdistan dağlarındaki buzulların azalması, daha az kar yağması, yağan karın daha kısa süre toprakta kalması gibi sonuçlarla karşı karşıyayız. Sadece kutuplardaki buzullar erimiyor, dağlarımızdaki buzullar da eriyor ve dağların zirvelerindeki buzul kütleleri bizim asıl su kaynaklarımız. Bunların erimesi daha da kurak bir yaşama gittiğimizin işareti.

Bu ekolojik aygıtların bu denli serbestçe kullanımına dair kamuoyu olarak, sol-sosyalist örgüt ve kurumların yapabileceği bir şey yok mu? Ya da neden yapılmıyor?
Kuşkusuz Türkiye’de uzun zamandır iktidarların ekolojik yıkım yaratan politikalarına dair bir direniş mevcut ama bunların başarıya ulaşması toplumsal muhalefetin başarıya ulaşmasıyla birebir bağlantılı. Türkiye yazılı hukukun ilga edildiği, bütün politikaların bir elden yürütüldüğü, sürekli polis ve asker gücüyle tahkim edilen faşizm koşullarında yaşıyor. Haliyle toplumun tüm kesimleri gibi ekoloji mücadelesi verenler de baskı altında. Gözaltı ve tutuklamaların hakim olduğu, bundan da en çok HDP’nin nasibini aldığı bir süreç hakim. Demokratik bir ülkede yaşam hakkımız konusunda ısrarcı olmazsak bu yıkımın önüne geçemeyiz. Ama kendi kentlerinde, kendi köylerinde de olsa mücadelenin bir ucundan tutan insanlar var. Bu mücadelelerin sürdürülmesi, ekolojik yıkımın önüne geçilmesi açısından en önemli koşul ama unutmayalım ki bu yıkımı durdurmak var olan rejimin değişmesiyle mümkün sadece. Ekoloji mücadelesi siyasal rejime karşı verilen mücadeleyle doğrudan bağlantılı çünkü. Onun kaderi; barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle ortak. Tüm baskılara rağmen verilen mücadele bu açıdan çok önemli. İktidarın bugüne dek denemediği baskı yöntemi kalmadı ama buna rağmen de istediğini alamadı çünkü örgütlü bir halk var karşısında ve bu halk, tüm baskılara rağmen varlığını koruyarak mücadelesini sürdürüyor. Bizler de bu mücadeleyi örnek almalıyız.

 

2020’deki ekolojik yıkımın tablosu

  • 2020 yılında 10 milyar 300 milyon Liralık yatırımla 15 baraj ve 38 gölet inşa edildi. 2021 yılında ise 51 baraj, 39 gölet ve bent, 16 HES kullanıma açılacak.
  •  Türkiye, dünya verilerine göre en fazla hidroelektrik santral (HES) barındıran ülkeler listesinde dünyada 9., Avrupa’da ise 2. durumda. 
  •  Orman yangınlarının en sık görüldüğü kentler: Antep, Mardin, Şırnak, Elazığ, Malatya, Dersim, Bitlis, Bingöl, Adıyaman ve Urfa.

 

Kimdir?

Cemil Aksu, Bilgi Üniversitesi Felsefe Bölümünde master yaptı. “Sudan Sebepler - Türkiye’de Neoliberal Su-Enerji Politikaları ve Direnişleri” (Sinan Erensü ve Erdem Evren ile birlikte, İletişim Yayınları), “Ekoloji Almanağı 2005-2017” (Ramazan Korkut ile birlikte, Yeni İnsan Yayınları) kitaplarının editörlüğünü yaptı. Birçok dergi, gazete, kitap çalışmasında yazıları yayımlanan Aksu, Gor-Hemşin Kültür Dergisinin yayın kurulu üyesi ve Halkların Demokratik Kongresi Ekoloji Meclisinde yer alıyor.

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.