Edebiyat ve madalyonun öteki yüzü - I
- Edebiyat, yaramaz bir çocuk gibi, doğru kabul ettiğimiz her şeyin ve zihnimizde, bakışımızda sabitleşmiş her görüntünün yalnızca tablonun bir yüzünden ibaret olduğunu ısrarla hatırlatır. Durduğumuz yeri değiştirdiğimizde, gördüğümüz şey de bakış açımız da değişir.
- Eric-Emmanuel Schmitt’in yazdığı Enigma Varyasyonları oyunu, on yıldır bir adada tek başına yaşayan ve evine yaklaşanları silahla karşılayan Nobel ödüllü yazar Abel Znorko'nun hikayesini konu alır. Bir yabancı olan Larsen evine girmeyi başardığında Znorko ona “Artık evime girdin ve sen benim konuğumsun” der ve diyalog başlar.
- Konuşma ilerledikçe Znorko, öfkeli ve kendini beğenmiş bir adamdan kırılgan bir insana dönüşür. Aşktan nefret ettiğini söyleyen adam, maskesinin ardındaki gerçek kişiliğini göstermeye başlar: kalbi kırılmış bir âşıktır. Helen adında bir kadına aşıktır.
- Schmitt’in eseri boyunca Znorko, Larsen ve Helen hakkındaki imgelerimiz birkaç kez derin ve köklü değişimlerden geçer. Birden fazla Znorko, birden fazla Larsen ve birden fazla Helen ile karşılaşırız; sanki edebiyatın görevi, karşımızda beliren şeylerin üzerini örten maskeleri katman katman kaldırmakmış gibi.
Bextiyar Elî* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Edebiyat bize yalnızca anlam ve kimlik kazandırmaz. Onun en büyük gücü başka bir yerde yatar: zihnimizde ve hayal dünyamızda yer etmiş, değişmez ve kökleşmiş dünya imgelerini dönüştürme yeteneğinde. Ben buna “gerçekliğin düzeltilmesi” adını veriyorum. Çok kısaca söylemek gerekirse edebiyat, “gerçeklik” olarak kabul ettiğimiz tasavvuru sarsar.
Değişmez olarak gördüğümüz şeyler, bize aslında yalnızca tablonun bir yüzünü ya da varlıkların yaşamındaki gelip geçici bir ânı gösterir. Mutlak bir gerçek olarak kabul ettiğimiz her hikâye, başka bir açıdan bakıldığında, aslında her şeyin bambaşka olabileceğini gösterebilir. Edebiyatın amacı, içimizde derin kökler salmış ve değişmez hâle gelmiş bütün bu imgeleri parçalayarak dünyaya ilişkin yerleşik kabullerimizi sarsmaktır.
Birçok düşünsel ve bilimsel alanda nihai bir hakikate ulaşma arzusu takıntılı ve yoğun bir hâl alırken edebiyat, yaramaz bir çocuk gibi, doğru kabul ettiğimiz her şeyin ve zihnimizde, bakışımızda sabitleşmiş her görüntünün yalnızca tablonun bir yüzünden ibaret olduğunu ısrarla hatırlatır. Durduğumuz yeri değiştirdiğimizde, gördüğümüz şey de bakış açımız da değişir. Edebiyatın görevi her zaman bize aynı görüntünün yeni bir yüzünü göstermektir. Bize şeylere bakmanın yeni bir yolunu sunamayan hiçbir edebiyat başarılı değildir. Edebiyatın aslında ne yaptığını daha iyi görebilmek için önce ondan biraz uzaklaşarak başlayalım.
Gerçekçilikten modernizme
Klasik resimde sanatçı gerçeğe bütünüyle sadık kalmaya çalışırdı: gördüğü şeyi bütün ayrıntılarıyla, renklerin farklı tonlarıyla, ışığın ve karanlığın çeşitli dereceleriyle tasvir etmek isterdi. Görüntünün gerçeğe karşılık gelmesi ve şeylerin gerçek görünüşüne benzemesi beklenirdi. Ancak modern sanat bu anlayıştan bir kopuşu temsil eder. Gerçekliğe “karşılık gelen” bir görüntü gerçekten var olabilir mi? Klasik bir portreye baktığımızda, aslında gerçeğin kendisini mi görüyoruz?
Picasso ve Georges Braque gibi kübistler, şeyleri birden fazla açıdan tasvir ederek bu gerçeklik algısını düzeltmeye çalıştılar. Fakat o parçalanmış resimlere, bölünüp yeniden kurulmuş yüzlere baktığımızda şunu fark ederiz: Bir yüzü ya da nesneyi birden fazla perspektiften görmek bile bize eksiksiz, kapsamlı, berrak ve bütünüyle bütünleşmiş bir görüntü sunmaz. Her zaman temsil edilemeyen bir parça, kavrayamadığımız; diğer parçaların yanına koyup onlarla birlikte göremediğimiz bir ayrıntı, algımızda yakalayamadığımız bir ışık parıltısı kalır. Bu, insanın şeyleri deneyimleme biçiminin önemli bir parçasıdır. Çizdiğimiz her görüntü eksik ve kusurludur. Fakat bizi gerçekliği giderek daha derinlikli biçimde aramaya iten de tam olarak bu eksiklik ve kusurluluktur.
Müzikte de görsel sanatlarda karşılaştığımız örneklere benzer pek çok örnek vardır. Bunların en bilinenlerinden biri, İngiliz besteci Edward Elgar’ın ünlü müzik eseri Enigma Varyasyonlarıdır. Enigma, tek bir müzik temasının on dört farklı biçimde yeniden işlenmesinden oluşur. Bu Varyasyonlar’daki her parça, Elgar’a yakın birinin portresini çizmeye yönelik bir denemedir; sanki insan yalnızca bedenine, adına, biçimine ve düşüncelerine indirgenemez, müziğin ancak ortaya koyabileceği başka bir boyuta da sahiptir. Bana göre Enigma, sanatın insana başka bir perspektiften bakma gücünün olağanüstü bir örneğidir.
Enigma Varyasyonlarında Abel Znorko’nun anlattıkları
Belki de Edward Elgar’ın Enigma Varyasyonları eserinin gerçek anlamı, büyük Fransız yazar Eric-Emmanuel Schmitt’in çağdaş bir edebî metnine baktığımızda daha da belirginleşir. Schmitt’in, Elgar’ın müzik eserinden esinlenen ve onunla aynı adı taşıyan son derece güzel bir tiyatro oyunu vardır: Enigma Varyasyonları. Bu kısa oyunda bir noktanın altı özellikle çizilir: Bir insan, bir duygu, bir ilişki ya da bir hikâye hakkında zihnimizde oluşturduğumuz bütün imgeler geçicidir. Sahnenin her yeni bölümü ortaya çıktıkça gerçeklik de değişir.
Başlangıçta, edebiyat dalında Nobel ödülü sahibi ünlü yazar Abel Znorko ile tanışırız. On yıldır bir adada tek başına yaşayan Znorko inzivaya çekilmiş bir adamdır ve evine yaklaşan herkesi silah ateşiyle karşılar. Bir keresinde bir yabancı evine girmeyi başardığında Znorko ona şöyle der: “Artık evime girdin ve sen benim konuğumsun.”
Oyun, kendisini gazeteci olarak tanıtan Erik Larsen adlı bir adamın Znorko’yu ziyaretiyle başlar. Larsen, yazarla röportaj yapmak için gelmiştir. Znorko yıllardır hiçbir röportaj vermemiştir; ancak oyunda hemen açıklanmayan bazı nedenlerle, Larsen yalnızca uzak bir kasabadaki küçük bir gazeteyi temsil ettiğini söylemesine rağmen onun röportaj talebini kabul eder.
Larsen, yazarın yayımladığı son roman hakkında konuşmak için gelmiştir. Znorko’nun diğer eserlerinden farklı olarak bu roman, bir kadınla bir erkek arasındaki aşk mektuplaşması üzerine kurulmuş gerçekçi bir eserdir. Larsen, romandaki kadın karakterin gerçek bir kişi olup olmadığını, yoksa yalnızca yazarın hayal gücünün bir ürünü mü olduğunu sorar. Znorko alaycı bir tavırla şöyle cevap verir: “Ben bir yazarım, fotokopi makinesi değil.” Ardından bütün karakterlerinin hayal ürünü olduğunu ve hiçbirinin gerçek dünyada var olmadığını ısrarla söyler. Ancak Larsen bu cevaptan ikna olmaz. Bunun üzerine Znorko, aşka hiç inanmadığını ve aşktan nefret ettiğini ilan eder.
İki karakter bir dizi yüzleşme ve hararetli tartışma içinde ilerler, Znorko son derece kibirli bir adam olarak görünür. Konuşma, bir zamanlar Larsen’in geldiği kasabayla aynı kasabadan Znorko’ya bir mektup göndermiş olan Helen Metternach adlı bir kadına geldiğinde, Larsen kitapta ithaf edilen “H.M.”nin aslında Helen Metternach olup olmadığını sorar. Znorko, diğer her konuda olduğu gibi bu ihtimali de başlangıçta kesin bir biçimde reddeder.
Konuşma ilerledikçe Znorko, öfkeli ve kendini beğenmiş bir adamdan kırılgan bir insana dönüşür. Aşktan nefret ettiğini söyleyen adam, maskesinin ardındaki gerçek kişiliğini göstermeye başlar: kalbi kırılmış bir âşıktır. Yıllardır Helen Metternach ile sürekli mektuplaştığını ve Helen’in eski sevgilisi, hayatının büyük aşkı olduğunu itiraf eder.
Znorko’nun karakterindeki bu ani dönüşüme başka bir gerçeğin ortaya çıkması eşlik eder: Erik Larsen aslında hiç de gazeteci değildir. Znorko’nun Helen ile ilişkisi hakkında konuşabilmek için kendisini gazeteci kılığına sokmuş bir müzik öğretmenidir.
Bir başka şaşırtıcı dönüşte Larsen, Helen Metternach’ın Znorko’ya her gün aşk mektupları yazdığı yıllar boyunca aslında onun kocası olduğunu itiraf eder.
Helen hakkında konuştukça, iki adamın gözünde onun birbirinden tamamen farklı iki kadın olduğu ortaya çıkar. İkisinden biri Helen’i her anlattığında, neredeyse diğerinin tanıdığı kadınla hiçbir benzerliği olmayan bir kadından söz eder.
Znorko’nun Helen’i tutkulu, çalkantılı, tensel açıdan sıcak ve zeki bir kadındır. Buna karşılık Larsen’in Helen’i sıradan, soğuk, gündelik hayatın rutinleri içinde yaşayan basit bir eştir.
Znorko, Helen’in yıllardır evli olduğunu ve bu evliliği kendisinden gizlediğini öğrendiğinde öfkeye kapılır. Larsen’den Helen’e dönmesini ve ona, onu sevdiği için pişman olduğunu, aralarında yaşanan her şeyin bir yalan, bir oyun ve bir aldatmacadan ibaret olduğunu söylemesini ister.
Ancak Larsen, Helen’e böyle bir şey söyleyemeyeceğini söyler. Znorko ısrarını sürdürür ve bunun üzerine Larsen, Helen’in yıllar önce öldüğünü açıklar. Znorko buna inanmayı reddeder. Helen’in hâlâ kendisine yazdığını ve onunla iletişim kurmaya devam ettiğini söyler.
Tam bu noktada Znorko gerçek bir sarsıntı yaşar: Yıllardır Helen’in yerine kendisine mektupları yazanın Larsen olduğunu ve Larsen’in bu yolla Helen’i kendi hayatında yaşatmaya devam ettiğini fark eder. Dahası, Znorko’nun romanında kadın karakterin adı altında yayımladığı bütün mektupların aslında Helen tarafından değil, Larsen tarafından yazıldığını öğrenir.
Schmitt’in eseri boyunca Znorko, Larsen ve Helen hakkındaki imgelerimiz birkaç kez derin ve köklü değişimlerden geçer. Kısa bir süre içinde, karakterler hakkında zihnimizde oluşturduğumuz görüntüyü tekrar tekrar gözden geçirmek zorunda kalırız. Birden fazla Znorko, birden fazla Larsen ve birden fazla Helen ile karşılaşırız; sanki edebiyatın görevi, karşımızda beliren şeylerin üzerini örten maskeleri katman katman kaldırmakmış gibi. Böylece imgelerimizin ve duygularımızın her zaman yeniden düzeltilmeye, yeniden gözden geçirilmeye ihtiyaç duyduğundan emin oluruz.
Bu oyunda yalnızca biz, anbean hikâyenin başka bir yüzüyle karşılaşmayız. Üç karakterin kendileri de sürekli olarak hem kendilerinin hem de birbirlerinin bilinmeyen yönleriyle yüzleşirler. Öyle ki sonunda hangi Helen’in, hangi Larsen’in ve hangi Znorko’nun gerçek karakter olduğunu anlamak güçleşir.
Sonuçta bu tür metinler bize şu mesajı verir: Dünyanın yüzeyde görünen hâline teslim olmamalı, dünyaya her zaman başka bir açıdan bakmaya hazır olmalıyız.
Kaynak: The Amargi
Kaynak link: https://www.theamargi.com/posts/literature-and-the-flipside-of-the-coin-part-1