Edebiyat ve madalyonun öteki yüzü - II
- Edebiyatın görevi kesinliğe karşı çıkmaktır. Önceden oluşturulmuş fikirlerin düşünce dünyamızın tamamını kaplamasına izin vermez. Görevi, hayal gücümüzü harekete geçirerek bildiklerimizin ötesine geçmemizi, bakışımızı yenilememizi ve bir kuşkuya açık kalmamızı sağlamaktır.
- Edebiyatın dışında, kendimizi kandırışlarımızı ve hatalarımızı açık biçimde görünür kılabilecek başka neredeyse hiçbir aracımız yoktur. Edebiyat yalnızca toplumun, siyasetin ve tarihin yargılandığı bir mahkeme değildir; aynı zamanda kendi yanlış okumalarımızı yargılayıp sınadığımız mahkemedir.
- McEwan’ın dünyayı kaosa sürükleyip hamamböcekliği hâline geri dönen siyasetçileri, Poe’nun kapitalizmin ve sanayi toplumunun yozlaşmış çehresini çizen şeytanı ve Tucholsky’nin peşin hükümlerin vahim hatasını gösteren "insan sarrafı" öyküsü... Üç yazar da edebiyatın gücüyle hayatın doğrudan algılanamayan, görünmeyen boyutlarını ortaya çıkarıyor.
Bextiyar Elî* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Edebiyatın gerekli olduğunu söylediğimizde, bunun nedeni edebiyatın bizi sınırlı görme biçimlerinden, insanlara ve hayata dair dar bakış açılarımızdan, sevgi ve nefrete ilişkin kısıtlı duygularımızdan kurtarması ve dogmatik inançlardan, kalıplaşmış kabullerden arındırmasıdır. Dünyayı farklı biçimlerde ve başka bir perspektiften görebilme yetisi, bizi kendi gerçekliğimizin kabuğu içinde boğulmaktan kurtaran devrimci bir unsurdur.
Edebiyat, gerçekliği hayal gücünün egemenliği altına alma yönünde büyük bir çabadır; ancak bunu gerçekliği çarpıtmak için değil, onun görünmeyen bütün yönlerini ortaya çıkarmak için yapar. Edebiyat olmadan, başka bir yönde köklü biçimde düşünmemiz zordur.
Bir başka örnek vermek ve yalnızca edebiyatın bize sunabileceği bu bakış açısı değişiminin önemini daha açık biçimde ortaya koyan bir metne yönelmek istiyorum.
Büyük İngiliz yazar Ian McEwan’ın, 2019 yılında Brexit’e -Britanya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılmasına- bir yanıt olarak yayımladığı son derece başarılı bir hiciv romanı vardır: Hamamböceği (The Cockroach).
McEwan’ın hamamböcekleri
McEwan’ın romanı, neredeyse Kafka’nın Dönüşüm adlı eserinin başlangıcıyla aynı şekilde başlar; ancak tersine çevrilmiş bir biçimde. Bir sabah bir hamamböceği uyanır ve bir insana dönüştüğünü fark eder. Üstelik sıradan bir insan değil, Britanya başbakanı Jim Sams adlı bir adamdır artık. İsmin Kafka’nın Dönüşüm eserinin başkahramanı Gregor Samsa’yla olan benzerliği elbette hemen göze çarpar.
McEwan, dünyamızı yöneten korkutucu ve akıl dışı güçleri göstermek için Kafka’nın bakış açısını son derece ustaca ve titizlikle tersine çevirir. Kafka bize sistemin sıradan insanları hamamböceklerine dönüştürdüğünü anlatırken, McEwan sistemin hamamböceklerini güçlü ve önemli siyasetçilere dönüştürdüğünü anlatır. Bu, Kafkaesk bakış açısının ve perspektifinin zekice tersine çevrilmiş hâlidir.
Bu iki farklı bakış açısı da aynı düşünceyi destekler: Sistem, insanları ve diğer canlıları ürkütücü biçimlerde bozabilir ve dönüştürebilir.
McEwan’ın romanında Jim Sams, insan hâline gelen tek hamamböceğinin kendisi olmadığını yavaş yavaş keşfeder. Tüm kabine, aynı dönüşümü geçirerek bakanlara dönüşmüş, onun akrabaları ve yoldaşları olan diğer hamamböceklerinden oluşmaktadır. Tek istisna, dışişleri bakanı Benedict’tir; o, kabinedeki tek insandır. Görünüşe göre hamamböceklerinden biri ya ona zamanında ulaşamamış ya da yolda birinin ayağının altında ezilmiştir.
Dışarıdan bakıldığında ve halkın, medyanın gözünde kabine üyeleri takım elbiseleri içinde düzgün giyimli insanlardır. Ancak McEwan bize başka bir perspektif sunar: Bizi yöneten ve kaderimiz hakkında kararlar veren kişiler, aslında yalnızca pervasız böceklerden ve hayvanlardan oluşan bir sürüdür.
Romanda Jim Sams, kendisini “Tersinecilik” (Reversalism) adı verilen bir ekonomik doktrinin destekçisi olarak sunar. Bu görüşü savunanlar, ekonominin işleyiş kurallarını tersine çevirmek isterler. Örneğin çalıştığınızda para ödemeniz, bir şey satın almaya gittiğinizde ise size para verilmesi gerekir.
McEwan burada, sistemin mutlaka akılcı biçimde işlediği yönündeki miti sorgular. Bir sistem, en anlamsız ve en aptalca fikri bile güç, medya ve çarpıtma yoluyla sağlam ve akılcı bir düşünce gibi sunabilir.
McEwan, hiciv yoluyla demokrasiyi manipüle eden, dünyanın kontrolünü ele geçiren ve uluslar ile devletler arasındaki ilişkilerle oynayan bu hamamböceği siyasetçilerin hikâyesini anlatır.
Alternatif bir tasavvur
Bir noktada Jim Sams, parlamentodaki bir oturumun zamanlamasıyla öyle oynar ki muhalifleri, onun kararlarına karşı oy kullanmak üzere parlamentoya zamanında ulaşamaz. McEwan ayrıca siyasetçilerin içi boş konuşmalarını süslemek için kullandıkları boş, içi boşalmış ve anlamsız retorik dile de dikkat çeker.
McEwan’ı Kafka’dan ayıran ve özellikle dikkat çekici olan nokta şudur: McEwan’ın romanında, hamamböceği siyasetçiler dünyayı altüst ettikten sonra yeniden kendi hâllerine, yani hamamböcekliği hâline döner ve işleri tamamlamayı sıradan siyasetçilere bırakırlar. Kafka’nın hamamböceği, insanlık durumunu gerçekten anlamak istersek birçok çarpık algımızı nasıl düzeltebiliyorsa, McEwan’ın hamamböcekleri de bugün siyasete bakışımızı düzeltmek istersek bizim için aynı şeyi yapabilir.
McEwan’ın eseri, edebiyatın ideolojinin, iktidarın ve sistemin gizlemeye çalıştığı şeyleri nasıl her zaman açığa çıkardığının çarpıcı bir örneğidir. Çağdaş siyasetin insanlık dışı ve akıl dışı boyutlarını, Hollandalı ressam Hieronymus Bosch’un eski tablolarını andıran bir perspektiften gözler önüne serer.
Bosch’un daha önceki bir çağda dini bir fantezi olarak tasavvur ettiği şeyi McEwan, kendi zamanımızın siyasi fantezisi olarak sunar. McEwan’ın romanını okuduktan sonra Bosch’un tablolarının, yüzyıllar önce yaşamış dindar bir insanın basit hayallerinden ibaret olmadığını, aynı zamanda bugünkü siyasi gerçekliğimizin dehşet verici bir yansıması olduğunu anlamaya başlarız.
Eric-Emmanuel Schmitt’in eserinde Larsen’in Helen’in kimliğine büründüğünü ve yıllar boyunca onun adına Znorko’ya mektuplar gönderdiğini keşfettiğimiz gibi, burada da benzer ölçüde sarsıcı bir gerçekle karşılaşırız: Dünyamızı yöneten siyasi güçler, siyasi akılcılık maskesinin altında gizlenen pervasız, hayvani güçlerdir. McEwan’ın romanındaki bu tersine çevirme, dünyaya dair alternatif bir tasavvuru çok daha açık bir biçimde ortaya koyar.
Değişmez denileni değiştirebilmek
Dünyanın hukuk, düzen ve kurallar maskesinin altında gizlenen sağlam ve değişmez yüzeyinin aslında gevşek, istikrarsız ve kırılgan olduğunu bize çok açık biçimde gösteren bir başka edebî eser de Amerikalı yazar Edgar Allan Poe’nun Çan Kulesindeki Şeytan (The Devil in the Belfry) adlı, çok eski, çarpıcı ve güzel metnidir. Bana göre bu hikâye Poe’nun en iyi öykülerinden biri olmasa da en önemli eserlerinden biridir; çünkü edebiyatın değerini ve madalyonun öteki yüzünü gösterme gücünü ortaya koyar.
Poe’nun hikâyesi, Vondervotteimittiss gibi son derece tuhaf bir isme sahip, Hollanda’nın çok uzaklarında bulunan küçük bir köyü konu alan kısa bir hicivdir. Köy tam bir düzen modelidir. Her şey kesin ölçülere ve hesaplara göre düzenlenmiştir. Evler bile köyün merkezine tam olarak eşit uzaklıklara yerleştirilmiştir. Her şey kusursuz ve şaşmaz bir geometrik düzene tabidir.
Köylülerin sınırlı sayıda belirli arzuları, alışkanlıkları ve gelenekleri vardır. Lahanayı ve pipolarını çok severler. Zamana büyük önem verirler; bütün hayatları, davranışları ve hareketleri, çan kulesinde asılı duran bir saatin ritmi etrafında düzenlenmiştir. Bu saat, zamanı geldiğinde düzenli ve şaşmadan on iki kez çalar.
Köylüler hiçbir türlü değişime inanmazlar. Köylerinin dışındaki dünyada bulunan her şeyin zararlı ve gereksiz olduğuna inanır, geometrik ve değişmez dünyalarının içinde tam bir huzur içinde yaşarlar. Köydeki her şey kendiliğinden, adeta otomatik olarak işler. İnsanlar ne yapacaklarına ya da ne zaman yapacaklarına kendileri karar vermezler. Her şey saatin ritmine, geleneklere ve yasalara göre yürütülür.
Bu nedenle köydeki en önemli kişi, saati ve çan seslerini düzenlemekten sorumlu olan adamdır. Zamanın ritminin bozulmasına karşı nöbet tutar; geleneklerin değişmeden kalmasını ve gerektiği zamanda, gerektiği biçimde yerine getirilmesini sağlar. Örneğin saat on iki kez çaldığında köyün erkekleri hemen yemek yemeye ve pipolarını içmeye başlar.
Poe, son derece düzenli ve sıkı kurallara bağlı bu köyü ayrıntılı biçimde tasvir ederek, düzene duyulan korkutucu bir arzu, zamanın denetimi ve insan alışkanlıklarıyla geleneklerinin düzenlenmesi üzerine kurulmuş sanayi ve kapitalist toplumun çarpıcı bir resmini çizer. Fakat burada karşımıza şu soru çıkar: Bu düzen, bu denetim ve zamana duyulan bu tapınma gerçekten istikrarlı mıdır?
Peo’nun düzen karıştıran şeytanı
Çan Kulesindeki Şeytan’daki şeytan, bir gün köyün yakınındaki bir tepeden aşağı inerek düzenli yerleşime hızla giren bir yabancıdır. Küçük, tuhaf giyimli bir yaratıktır; yanında bir keman taşır ve yüzünde şeytani bir sırıtış vardır. Doğruca çan kulesine yönelirken köylüler arasında hemen, henüz belirsiz ama tedirgin edici bir huzursuzluk yaratır.
Şeytan kuleye çıktığında saati düzenlemekle görevli adamı kenara iter ve her zamanki on iki vuruş yerine çanı tam on üç kez çalar. Yalnızca bir vuruş eklemiştir, ama bu tek vuruş köyün bütün katı düzeninin çökmesi için yeterlidir. Köylüler şaşkınlık içinde ne yapacaklarını bilemez hâle gelir. Çok geçmeden paniğe kapılırlar; yaşanan şaşkınlık hayvanlara bile sirayet eder ve onlar da tuhaf davranışlar sergilemeye başlar.
Poe bu kısa hikâyesinde, düzenli ve değişmez görünen bir sistemin ne kadar kırılgan olduğunu ve fazladan tek bir çan sesi kadar küçük bir değişikliğin bile bütün sistemi nasıl felce uğratabileceğini gösterir.
Poe bu hikâyeyi 1839 yılında Philadelphia’daki Saturday Chronicle gazetesinde yayımlamıştır; ancak hikâye sanki kendi zamanımız için yazılmış gibidir. Bugün sanayi toplumlarının örgütlenme sistemlerinin zayıf ve kırılgan yönünü her zamankinden daha açık biçimde görüyoruz: demiryolu sistemindeki bir arızanın bütün ulaşım ağını felce uğratması; bir bilgisayar programındaki hatanın yayılmasıyla onlarca başka önemli ve stratejik sistemin devre dışı kalması; bir ahmağın lider hâline gelmesiyle, onun yönetimi altındaki bütün küresel sistemin düzensizlik ve kargaşaya sürüklenmesi gibi. Poe’nun hikâyesi, daha kimse farkına varmadan madalyonun öteki yüzünü gören bir edebiyattır.
Edebiyatın dışında, yanılsamalarımızı, kendimizi kandırışlarımızı ve hatalarımızı bu denli açık biçimde görünür kılabilecek başka neredeyse hiçbir aracımız yoktur. Edebiyat yalnızca toplumun, siyasetin ve tarihin yargılandığı bir mahkeme değildir; aynı zamanda kendi yanlış okumalarımızı yargılayıp sınadığımız büyük bir mahkemedir.
Tucholsky’nin insan sarrafı
Alman yazar Kurt Tucholsky’nin Bir Otel Lobisinde adlı güzel bir hikâyesi vardır. Hikâyenin anlatıcısı, insanları kitap gibi okuyabildiğine inanan, kendisinden son derece memnun bir psikologla karşılaşır. Bu psikolog, insanları anlamak ve tanımak için dikkatli ve sezgili bir bakıştan fazlasına gerek olmadığında ısrar eder.
Lobide, çevrelerinde oturan insanları tek tek tarif etmeye başlar. Bir adamın Habsburglarla bağlantıları olan Avusturyalı bir saray görevlisi olduğunu söyler. Bir kadını erkek avcısı, hayattaki her zevki tatmış ama hâlâ daha fazlasını isteyen biri olarak tanımlar. Bir başka kadının dört çocuk annesi, taşradan gelmiş ağırbaşlı ve saygın bir hanımefendi olduğunu söyler ve böyle devam eder.
Sonunda bu “insan sarrafı” ayağa kalkıp oradan ayrıldığında anlatıcı, yaptığı değerlendirmelerin doğru olup olmadığını öğrenmek için diğer konukların yanına gider. Psikoloğun kafasında kurduğu şeylerin gerçeklikle neredeyse hiçbir ilgisi olmadığını keşfeder.
Örneğin sözde Avusturyalı adam ne Avusturyalıdır ne de kendisine yakıştırılan özelliklerin herhangi birine uymaktadır. Psikoloğun tutkulu, erkeklerin peşinden koşan baştan çıkarıcı bir kadın olarak tasvir ettiği kadın ise kocasıyla birlikte seyahat eden, Chicago’dan gelmiş Amerikalı bir kadındır.
Tucholsky bu hikâyeyle aceleyle hüküm vermenin, gerçeği çarpıtarak temsil etmenin ve başkalarını yanlış değerlendirmenin ne kadar vahim bir hata olduğunu gösterir. İnsan çoğu zaman görüntüyü tersine çevirip sonunda gerçek resmi gördüğüne inandığı anda, aslında kendi yargılarının sınırlarıyla karşılaşır ve bakış biçimini düzeltmesi gerektiğini fark eder.
Kesinliğe karşı çıkmak…
Bu birkaç örnekten basit bir gerçek ortaya çıkar: Edebiyatın görevi kesinliğe karşı çıkmaktır. Önceden oluşturulmuş ve kalıplaşmış fikirlerin ve düşünme biçimlerinin düşünce dünyamızın tamamını kaplamasına izin vermez. Görevi, hayal gücümüzü harekete geçirerek bildiklerimizin ötesine geçmemizi, bakışımızı yenilememizi ve daha büyük bir kuşkuya açık kalmamızı sağlamaktır.
Burada haklı olarak şu soru sorulabilir: Edebiyatta neden görünmeyen ya da doğrudan algılanamayan boyutları ortaya çıkarmaya çalışıyoruz? Bu görevin neden önemli olduğunu açıklamak için burada kısaca dört temel nedenden söz edeceğim.
Birincisi, insanlık tarihi boyunca insanın algısını bulandıran ve görüşünü perdeleyen yüzlerce mit, din ve ideoloji yarattık. Edebiyat, bizi aldatan ve gerçekliğin bir bölümünü görmemizi engelleyen bu dini, kültürel ve ideolojik perdeleri ve yanılsamaları kaldırmaya yönelik ciddi bir çabadır.
İkincisi, gerçekliğin kendisi karmaşık, çok katmanlı ve çok yönlüdür. Bu nedenle görünmeyen ya da ilk bakışta algılanamayan gerçeklik parçalarına ulaşabilecek başka bir araca her zaman ihtiyaç duyarız. Edebiyat belki de hem gerçekliğin hem de insanın sahip olduğu çok sayıdaki katman ve boyutla yüzleşebilen, onların daha karanlık bölgelerine ulaşabilen tek sahici araçtır.
Üçüncüsü, içimizde şeylerin eksiksiz ve doğru bir görüntüsünü görmeye yönelik güçlü bir arzu vardır; anlamaya ve dikkatle gözlemlemeye yönelik, neredeyse içgüdüsel bir açlığımız bulunur. Edebiyat, büyük tablonun unutulmuş ve kenara itilmiş parçalarını yeniden görünür kılan gerçek bir güçtür. Dünyayı anlamaktan söz edebilmek için panoramik bir görüntüye ihtiyacımız vardır. Edebiyat olmadan dünyaya dair böylesi panoramik bir anlayışa ulaşmak ise son derece zordur.
Dördüncüsü, edebiyat, insanın bütün resmi görebildiğine inanmanın kibrinden vazgeçmesi için sürekli bir çağrıdır. Anlayışımızın ve algımızın içinde bulunduğumuz koşullar, bakış açımız ve kültürümüz tarafından sınırlandığını bize durmadan hatırlatır. Bu kibri aşmak ve anlama kapasitemizin sınırlarını ortaya koymak için sürekli bir çabadır.
Kaynak: The Amargi
Kaynak: Source: https://www.theamargi.com/posts/literature-and-the-flipside-of-the-coin-part-2