- Binlerce yıllık neden-sonuç ve büyük anlatı müptelası insan algısı için zor bir roman Onlar. Kötülüğe de güzelliğe de bir başlangıç ve son arayan, gündelik siyasette yahut toplumsal felakette dahi kahramanın yolculuğu motifine düşkün olanlar için imkansız hatta. Okuma deneyimi açısından hiç kefil olmam ama büyük anlatıya dair fikir edinmek için önemli bir kitap bu.
BİLGE AKSU
Yakın zamanda duyduğum ve dahasını araştırmayı kafaya koyduğum bir kavram var: Gondwana ve Laurasya Mitolojileri. Harvard’lı Michael Witzel hocamızın bir tezi. Kısaca diyor ki Witzel, bundan takriben 60 bin yıl öncesinde gittiğimizde, daha çok güneyde yoğunlaşan insan toplulukları, bugün Aborjinler’de devam eden bir zaman ve dil algısına sahipmiş. Doğayla iç içe, son derece yumuşak mevsim geçişlerinden başka pek ajandaları olmadan, zamanı döngüsel biçimde algıladıklarından, o döneme atfedilen hikayeler de belli bir başlangıç ya da son anlatısı içermezmiş. 40 bin yıl evvelinden itibaren ise insanların kuzeye, Avrasya’ya göçleri başladıktan sonra bir şeyler kökten değişmiş. Güneydeki ılıman iklimin aksine burada kışlar giderek uzayıp sertleştiğinden, doğayı eskisi kadar yardımcı ve dost bir unsur olarak görmekten çıktıkları gibi, başlangıçlara ve sonlara da inanır olmuşlar. Bugün, diyor Witzel, yaradılış mitleri de, kıyamet anlatıları da, semavi olsun olmasın büyük dini hikayeler de Laurasya döneminin etkisidir.
Haliyle insanın aklına evrensel anlatılar kadar, son yüzyılları domine eden kurmaca metinler de geliyor. Kahramanın sonsuz yolculuğunu tamamlama zorunluluğu, masalın biçimbilimi yahut Todorov’un yapısal yönergeleri… İnsan zihninin mikro ve makro boyuttaki tüm hikayelerde aynı şablonu görme arzusu… Psikanalizde de bunu istiyoruz, bir faciayı anlatan haberde de, bir insanın gerçek dramında da. Dennis Villenueve Arrival filminde zavallı homo sapiense belki de bunun manasızlığını öğretmeye çalışıyordu.
Spekülasyonu bir kenara bırakıp sadede geleyim. Bu mesele kafamı kurcalayıp dururken aylardır kenarda duran bir kitaba gitti elim. Tamamen tesadüf, arka kapağını okuyup bir distopik anlatı olduğunu görünce okumaya zaten karar vermiştim fakat kitabın bütün meselesi de benzer bir yere varıyormuş.
Zaman, mekan, karakter yok
1915’te Londra’da doğan Kay Dick’in 70’lerin ortasında yazdığı “Onlar” kitabından bahsedelim bugün. Can Yayınları’ndan Su Akaydın’ın çevirisiyle çıkmış. Yazar aslında bir yayıncı ve editör. Genç yaşta İngiltere’nin ilk kadın yayınevi yöneticisi olmuş. George Orwell’la çalışmış. Mahlaslar kullanarak çeşitli dergilere yazılar yazdığı gibi, ilerleyen yıllarda roman türüne örnekler de vermiş.
“Onlar”, gerçekten benzersiz bir vaka. Distopya olduğunu ve 70’lerde yazıldığını düşününce ister istemez klasik bir yapı bekliyor insan. Malum, 20. Yüzyılın ortalarına doğru filizlenen ve günümüzde dahi etki alanı büyüyen distopyalar, en kısa tabirle modernizmin vitrini sayılır. Büyük anlatılar, büyük kurumlar, büyük karakterler ve büyük dramlar. Tarihin hangi noktasında olursak olalım, insanlık hangi ahval ve şerait içinde olursa olsun bir tuhaf insan çıkar ve o büyük uyanışı tetikler. Bazen makinelere, bazen bireylere, bazen aileye, bazen tek bir kişiye karşı amansız bir savaş başlar ve kahramanın yolculuğu, yazarının takdiri neyse oraya doğru ilerler. Mutlu sonlar da bir sondur, mutsuzları da.
Kay Dick’in Onlar’ı ise distopyaları bir yana koyalım, dönemine göre tüm edebi türler açısından öncü bir iş. Gerçi bir yayıncı, editör ve eleştirmen olarak Dick’in, sonraki yıllarda kimilerinin kabusu olacak postmodern kurgudan elbette haberi vardır ve bu da belki ona bir örnektir ama distopik kurgu açısından enteresan bir deneme olduğu kesin.
Kitapta herhangi bir olay akışı, karakter yapısı yahut belirgin bir zaman ve mekan kurgusu bulunmuyor. Ardı ardına sıralanmış 9 farklı hikaye de diyebilirsiniz buna fakat hem yazar hem de kitabı basan yayıncılar bunun yine de bir roman olduğu iddiasında. Hepsi 10 sayfadan oluşan dokuz bölümün hiçbirinde, anlatıcı ve köpeği dışında ortak bir karakter görmek mümkün değil. Uzaklarda bir yerde Londra şehrinin adı geçse de çoğu mekan ismi muğlak. Olup bitenleri kırsaldaki köy evlerinde, değirmenlerde, bir ağacın gölgesinde, kumsalda, bazı kiliseler ve gözetleme kulelerinde takip ediyoruz. Bazı bölümlerde sanata ve üretime, bazılarında benlik sahibi olmaya, bazılarında iletişim kurmaya, bazılarında geleneksel yöntemle çiftçilik yapmaya dair yasaklar ve cezalar söz konusu. Anlatıcıyla birlikte sanki hepsini, her seferinde en baştan öğreniyor ve yolumuza devam ediyoruz.
Kimbilir ne zaman ve hangi sebepten “onlar” diye tabir ettiğimiz bir grup insan böyle olmasına karar vermiş. Resim yapanların ellerini, yazı yazanların gözlerini, müzisyenlerin kulaklarını sakatlamışlar; direnmeye kalkanların gerekli organlarını ateşe tutup yakmışlar. Fakat en önemli mesele, bunları yapan bir otorite figürü, klasik anlamda bir devlet aygıtı yok. Kim olduklarını bilmediğimiz, belki gün içinde yol kenarında gölgelikte oturur halde gördüğümüz insanlar yapıyor hepsini.
Tüm distopyalarda olduğu gibi bunda da bir direniş hareketi var mı diye bakıyoruz, ondan da emin değiliz. Anlatıcı da dahil, bazen kimileri isyan edecek olsa da “onlar” hiç kimsenin tüm kitaplarına, tüm tablolarına, tüm heykellerine asla el koymuyorlar. Hatta bazen günlerce, haftalarca gözlerine sokmak üzere açığa bıraktığımız kıymetli üretimlerimiz öylece duruyor.
Onlar, distopik atmosfere dair de ilginç şeyler denemiş bir roman. Klasik distopyaları düşünürsek hemen her zaman kasvetli, gri, soğuk ve duygusuz bir anlatıyla karşılaşırız. Onlar’da ise her bölümün açılışı capcanlı çevre tasvirlerinden oluşuyor. Sapsarı ve mutluluk veren bir güneş, rüzgarla salınan çiçekler, yemyeşil çimenler ve göz alıcı bir deniz manzarası. Yazar, her bölüme sıfır noktasında yeniden başlarken, anlatıcı her seferinde o günün güzelliğine, içinde oluşan duygu seline aşkla bağlanmış gözüküyor. Ve her seferinde çok geçmeden, o bölümün meselesi neyse onu öğreneceğimiz hikayenin içine çekiliyoruz.
Kay Dick, bu kitapta editörlüğünü de yaptığı Orwell ve benzeri yazarların niyeti belli, başı sonu çentikli kurgularına bir şerh düşüyor adeta. Bireyi sisteme hapseden, makineleştiren, duygularını yok eden, geleceğini çalan dişlinin çarklarını büyük kurumlar ve anlatılarda değil, sıradan ve gündelik yaşantının içinde arıyor. Komşusu, tanıdığı, akrabası ya da bir kilisenin papazı, kurulan distopik dünyanın sebebine dönüşüveriyor. Daha da önemlisi, tüm bunların neden yaşandığına dair hiçbir bilgi ya da sezi yok. Kafka’nın Şato’sunda dahi uzaklarda her şeyi yönettiği düşünülen bir yapı olduğu halde, Dick’in kurgusunda hiç ipucu ve çıkış noktası yok. Korkuyu Beklerken’de gerçekten de sadece korkuyu bekleyebilen, kendi adını ve amacını dahi bilmeyen o karakter gibiyiz burada da.
Tehlike gündelik gerçeklikte
Modern zamanları arkamızda yavaş yavaş bıraktığımızda çoğaldı tabii böyle örnekler. Saramago’nun Körlük’ünde de tüm dünya neden o hale geldi asla öğrenemedik. Lanthimos’un Lobster’ında neler olup bittiğini anlayamadığımız gibi. Dick’in asıl hamlesi hem sebepleri, hem hikayeyi, hem karakterleri hem de zamanı ve mekanı aynı anda alaşağı etmesi. Tehlike, büyük anlatılarda ve kurumlarda değil, tam olarak içinde yaşadığımız gündelik gerçeklikte yatıyor. Kimi ilgi alanlarını, kimi yaşam biçimlerini benimsemeyen başkaları bir araya gelip örgütlenmeyi başarıyor ve işte distopya dediğimiz ortam oluşuveriyor. Arka kapakta yorumuna yer verilen Margaret Atwood’un söylediği gibi, bir öngörü bu, sinsi bir öngörü.
Sona yaklaşmışken bir özetle toparlayalım: binlerce yıllık neden-sonuç ve büyük anlatı müptelası insan algısı için zor bir roman Onlar. Kötülüğe de güzelliğe de bir başlangıç ve son arayan, gündelik siyasette yahut toplumsal felakette dahi kahramanın yolculuğu motifine düşkün olanlar için imkansız hatta. Kimi bölümlerde hızlanan diyalogların mantık çizgisinde akmayışı bile başlı başına bir sabır sınavı. Fakat okuma edimini aynı zamanda bir tarihselliğe, bir kayıt tutma merakına ilişkin yürütenler için gözden kaçmaması gereken romanlardan.
İlk paragrafta bahsettiğim Laurasya insanlarıyız hepimiz. Tek tek eserlere değil, meselenin büyük arka planına bakmayı seviyoruz. Edebiyat tarihi nerede nasıl başladı ve şimdiye nasıl geldi sorularını sıklıkla soruyoruz. Okuma deneyimi açısından hiç kefil olmam ama büyük anlatıya dair fikir edinmek için önemli bir kitap bu.