Edebiyatta Cinsiyet Rolleri

Kültür/Sanat Haberleri —

29 Mart 2021 Pazartesi - 22:00

  • Sonuçta, ya Meryemce gibi olup erkeklerle birlikte avlanmaya hak kazanırsın ya da ‘zavallı’ Anna Karenina gibi mutsuz bir hayat sürüp ‘anlamsız’ sorgulamalar içinde hayatına korkunç bir son verirsin. En azından, yüzlerce yıldır bize dayatılan edebi kurgudan öğrendiklerimiz böyledir.

BİLGE AKSU

 

Küçükken, muhafazakar ailemize onlar gibi muhafazakar misafirleri geldiğinde, büyük bir grubu ayrıştırmanın akla gelen ilk yolunu bizimkiler de uygulardı. Yaşa değil, boya değil, liyakate değil, cinsiyete dayalı bir ayrım. Erkekler tarafında çoğu grimsi ve soluk renkli kazaklar, giyilmekten bollaşmış kumaş pantolonlar ve kanepenin önüne doğru bir ayağını uzatıp diğerini hafifçe yana açar vaziyette, özgüven dolu oturuşlar… Bu odada herkes, girdiği zaman nereye oturmuşsa saatler sonra oradan kalkar ve şaşmaz derecede benzer konular sanki hiç konuşulmamışçasına yeniden konuşulurken ben her seferinde sıkılıp diğer odaya geçerdim. Kadınların tarafına. Bu odada renkler soluk ya da gri olmazdı, eşarplar türlü türlü, kıyafetler birbirinden canlıydı ve hiçbirinin oturuşu kerameti kendinden menkul bir özgüvenle dolup taşmış değildi. Başta gelen sebep, yan odadaki erkek topluluğuna hizmet etmek olsa da, kadınların hiçbir sebebe ihtiyaç duymaksızın hareketli oluşları, önemsiz konuları dünyanın en mühim meselesiymiş gibi saatlerce konuşmamaları ya da ortamı domine eden iki üç yaşlının ağzına bakılmaması benim için daha eğlenceliydi. Çocukluğumda farkına bile varmadığım bu tutumumu yetişkinlikte de sürdürdüğümü rahatlıkla söyleyebilirim. Sebebini henüz bilmiyorum. Aslında bu yazı, biraz da bunu tartışmak için yazıldı.

 

Kadınlar, Rüyalar ve Ejderhalar

Fantastik/bilimkurgu edebiyatının en çok bilinen isimlerinden biri, aynı zamanda yazdığı denemelerle kadınların yazarlık yolunda yaşayacağı zorlukları tane tane anlatmayı görev edinmiş Ursula Le Guin’in Kadınlar, Rüyalar ve Ejderhalar adlı kitabında çığır açıcı bir metin vardır. Aslında Elizabeth Fischer’ın akademik bir metnine atıfta bulunduğu bu yazıda Le Guin, tarih boyunca yazılagelmiş büyük küçük anlatılarda neden erkek egemen bir yaklaşımla şiddete, savaşa, fiziksel güce dayalı mücadeleye yer verildiğini kendi tarzıyla açıklar. Buna göre, insanlık tarihini belli kabullere göre yazmasaydık, mağarasından çıkıp rezervuar köpekleri gibi havalı şekilde yürüyerek bir mamutun peşine düşen ve nadiren yıkanmaktan iyice ağırlaşmış saçları, hafif bir esintide dahi yine de uçuşan karizmatik beylerin ava çıktığını gördüğümüz kadar, arka planda bırakmayı seçtiğimiz toplayıcıları da etkileyici bulabilirdik.

Elizabeth Fischer, çuval kuramı olarak özetleyeceğimiz çalışmasında, tarihsel anlatıda insanın yaptığı ilk aletin bir mızrak olduğu bilgisine karşı çıkıyor. Ona göre ava çıkıp eli boş dönme ihtimali her zaman bulunan erkekleri doyurmak için yine de mağaralarında biriktirilmiş başka yiyecekler olması gerektiğini ve bunun için de toplayıcıların bir kaba ihtiyaç duyacaklarını belirtiyor. Sonuçta günümüz köylerinde kadınlar tarlaya gittiğinde, hazır oradayken biraz da meyve toplamak isterlerse hiçbir şey bulamasalar bile eteklerini bir kaba dönüştürebiliyorlar ama o dönemde böyle bir imkanın da olmadığı açık. Bu yüzden, erkekler avlanmak için uzaktayken kadınlar, hem geride kalan bebekleri taşımak, hem de gün boyu toplanan yiyecekleri bir arada tutmak için bir sepete, bir çuvala ya da kimbilir, yüzeyi genişçe bir ağacın yaprağına ihtiyaç duyacaklardı.

Fischer’ın bu iddiası, özellikle bilimsel anlatıların ve antropolojik çıkarımların güvenilirliğiyle ilgili birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Bu konuda ayrıntılı bilgi almak isteyenler için yazının sonunda, Türkçede kapsamlı bir örneğini ortaya koymuş olan Ezgi Burgan’ın çalışmasına bir atıfta bulunacağım. Bu yazıda ise, Le Guin’in perspektifinden edebi anlatılara doğru ilerlemeyi tercih ediyorum.

 

Çuval taşıyan kadının hikayesi

Le Guin, Çuval Kuramı ve Kurgu adlı yazısında, edebi anlatıların neden çuvalı görmezden gelip, mızrağa büyük önem verdiğini Space Odyssey filminden yola çıkarak anlatıyor. Milyonlarca yıl önce, savanda yaşayan maymunsuların arasındaki güç mücadelesini uzay çağına taşıyan bu filmde, topluluğun lideri konumundaki erkek primat, neredeyse ilahi bir ilhamla bir kemik parçasını alete dönüştürmeyi akıl eder ve kendileri için büyük önem taşıyan bir su kaynağını ele geçirmeyi başarırlar. Rakip topluluğun önderini elindeki sopa benzeri kemikle dövüp öldürdükten sonra da gökyüzüne bakıp aletini havaya fırlatır. Sonraki karede insanlığın ilk aleti olan bu kemik, tıpkı ona benzer bir şekle sahip bir uzay gemisine dönüşür ve insanlığın merak, cesaret ve keşif duygularını uzay çağında da sürdürdüğünü görürüz. Le Guin’e göre, elinde bir çuval taşıyıp ırmak kenarında yulaf toplayan kadının hikayesi, öldürücü bir alet taşıyan erkeğin hikayesinin gölgesinde kalmaya elbette mahkumdur. Çünkü erkekler, ellerinde aletlerle avlanmaya ya da rakip toplulukları öldürmeye gittiklerinde, okuyucular ya da izleyiciler için yeterli tehlike, merak, heyecan ve korku unsuru kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Çuval taşıyan kadının hikayesi ise elbette daha sıkıcı olacaktır. Le Guin yine de geri adım atmayıp, sıkıcı olan hikayeyi yazmanın asıl maharet olduğunu sezdirmeye çalışır bize.

 

Edebi anlatının bu tek taraflı yönünü muhtemelen okurlar olarak biz de fark etmiş ya da farkında olmadan sorgulamışızdır. Roman türünün en görkemli çağı olan 19. yüzyılda, doğudan batıya, kuzeyden güneye bütün dillerde erkek yazarların, içeriğinde bir cinayet ya da kavga, bir savaş ya da intikam olgusunu barındıran eserlerle öne çıktığını görürüz. Bu dönemde sayısı gerçekten çok az olan kadın yazarlar ise ya erkeklerin yaptığı gibi canavarca bir karakter yaratmanın ya da her şeyi göze alarak ‘sakin ve huzurlu’ hikayeler yazmanın peşine düşmek zorunda kalmıştır. Dünya klasikleri olarak adlandırdığımız kitap setlerinde bile, Raskolnikov’un cinayeti ya da Savaş ve Barış’ın karizmatik subayları herkesçe daha çok bilinirken, Jane Eyre’in yaşantısı yeteri kadar merak edilmez, listelerin ilk sıralarına girmez. Yazarlar arasındaki erkek cinsiyetinin baskınlığı ise artık hepimizin malumudur.

 

Gerilim, tehlike, şiddet ve merak

Yalnızca edebiyatta ya da kurguda değil, gerçek yaşamda da bu izleri görürüz. Ana haber kuşaklarında, gazete sayfalarında, siyasi tartışmalarda, gündüz programlarında bile şiddete yakın ya da doğrudan şiddeti içeren başlıkların daha çok ilgi çektiği aşikardır. İnsanlar, gündelik yaşamlarında da hikayelere ihtiyaç duyarlar. Yıllar boyunca yerlerinden edildikleri toprakları terk edip, uzak bir umudun peşine düşen binlerce göçmenin ölümü sıradan bir istatistik iken, hikayesini kafamızda oluşturabildiğimiz bir bebeğin kıyıya yüz üstü vurmuş cansız bedeni bir anda bütün dikkatleri çeker. Her sene üç haneli rakamlardan aşağıya inmediği gibi, giderek yükselen kadın cinayetleri çoğunluk için fısıltı derecesinde bile etki göstermeyen olaylar iken, bir minibüste başlayıp ormanlık alanda canice sonuçlanan bir genç kızın hikayesi ise büyük bir anlatıya dönüşür. Toplum, kendisinden beklendiği üzere ama daha çok, görmeyi beklediği şekilde, içeriğinde gerilimin, tehlikenin, şiddetin ve merak unsurunun barındığı gerçek olayları diğerlerinden pozitif ayrıştırır, bir kenara koyar ve yıllarca unutulmayacak bir hikayeye çevirir.

 

Kötülük orada bir yerde

Bu tarz hikayelerde öne çıkarılan kurbanların kamuoyu gözünde ortaklaşılan izlenimleri, insanların empatik düşünce yapısına yorulur genellikle. Çoğu kez de bu doğrudur. Küçük bir çocuğun ya da genç bir kızın ‘sevimli’ görüntüsü, yetişkinlerin büyük kısmında belirgin bir şefkat hissi yaratarak, arka plandaki hikayeye odaklanmalarını kolaylaştırır. Fakat bu masum hissiyat, bir noktadan sonra kurban kimliğinin de tanımlanabilir bir izlenim içermesine sebep olur. Korunması ve kötülüklerden uzak tutulması gereken genç sevimli kadın ya da yaşamak için bakıma muhtaç olan küçük bir çocuk, artık taşınması gerekli bir kimlik haline gelir. Toplum, güçlü ve adaletli kurtarıcılar ile onların şefkat elini uzatacağı ‘zavallı’ kurbanlar olarak ayrıştırılır. Arka plandaki güçlü hikaye de ortaya çıkınca, toplum için hem empatik düşüncenin hem de katharsis hissinin sağlanması büyük bir huzur kaynağına dönüşür. Kötülük orada bir yerdedir ve kurbanlar savunmasız kişilerdir, onların başına gelen bizim de başımıza gelebilir. Fakat neyse ki, söz konusu korkunç olayları yaşayan başkaları vardır ve onların hikayesi, bize neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğini de öğretmiş olur.

 

Dayatılan edebi kurgu

Edebi anlatıyı da bu çerçevede değerlendirirsek, destanlara konu olmuş güçlü ve adaletli erkeklerin toplumda yarattığı özgüven nereye denk düşüyorsa, zayıf ve savunmasız kurbanların yarattığı acıyarak ders çıkarma refleksi de oraya denk düşecektir. Kurguda savaşçı, avcı, maceracı erkekler hayatta kalmanın yollarını ya da cesaretimizin bize sağlayacağı ödülleri simgelerken, zayıf, bakıma muhtaç ve ‘zavallı’ kadınlar ve onların çocukları ise neleri yanlış yapıyor olabileceğimizi düşündürmek ister. Yaygın edebi tercihlere baktığımızda, bunun yazarların bakış açısıyla ilgili olduğu kadar, toplumun böyle bir beklentide olmasının da etkili olduğunu düşünmemiz yanlış olmayacaktır. Böyle bir dinamikte, öne çıkarılacak kadın karakterler ya eril tavırlarıyla her şeye meydan okuyan Meryemce’ler gibi olacak, ya da ‘önemsiz’ meseleleri kafasına çok fazla takan Jane Eyre benzerleri olacaktır. Sonuçta, ya Meryemce gibi olup erkeklerle birlikte avlanmaya hak kazanırsın ya da ‘zavallı’ Anna Karenina gibi mutsuz bir hayat sürüp ‘anlamsız’ sorgulamalar içinde hayatına korkunç bir son verirsin. En azından, yüzlerce yıldır bize dayatılan edebi kurgudan öğrendiklerimiz böyledir.

Fischer’ın bakış açısı ya da tarihsel anlatının güvenilirliği bir yana, neden ısrarla çuvalları, kap ve kacakları ikinci plana atıp, mızrakları, ok ve kılıçları ön plana çıkarmaya yatkın olduğumuzu sorgulamaya başlamamız, birçok düğümü çözecektir diye düşünüyorum. Neticede bunun, gri kazaklı erkekleri sıkıcı bulup renkli eşarplı kadınları tercih etmekten çok da büyük bir farkı yoktur. Bu yazıyla giriş yapmış olmayı umduğum yazı serüvenimde de, bu hususu dikkate alarak, başka bir eleştiri ve edebi anlatı peşinde koşmayı hedefleyeceğim.

 

 

Kaynaklar

 

1- Burgan E, “İlk kültürel gereç çuval ise: Erkeklik ve et yemenin kesişimselliğinde bilimsel anlatıların kuruluşu” Fe Dergi 7, no. 2 (2015), 35-47. URL: http://cins.ankara.edu.tr/14-3.pdf

2- Le Guin U. K., “Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar”, Çev: Müge Gürsoy Sökmen, Bülent Somay, Meltem Ahıska, Deniz Erksan, Nurdan Gürbilek, Seda Tural, Metis Yayınları, İstanbul, 2017

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.