• Bu ceberut sistemden çıkılmadıkça açlık, yoksulluk, sefalet, ekolojik yıkım son bulmayacaktır. Ne Kürtler ne Aleviler ne de işçi ve emekçiler gün yüzü görecektir.

NUBAR OZANYAN

Devlet nezdinde, sistem partileri cephesinde Kürt ulusal sorununun çözümüne ilişkin çeşitli düzeylerde yapılan görüşmelere, yürütülen tartışmalara karşın belirsizlik ve muğlaklık devam ediyor. Egemenlerin bildik vaatleri, kamuoyuna yönelik bolca açıklamalarına karşın çözüme yönelik yasal ve hukuki adımlar atılmadığı gibi görünürde mum ışığı kadar umut belirtisi de yok.

Demokrasi, hak ve özgürlükler düşmanı tekçi ve inkarcı devlet zihniyeti, çeşitli kademelerdeki siyasal temsilcilerin ağızlarından çıkan ve bol laftan öteye gitmeyen sözler dışında, somut ve görünür düzeyde bir gelişme ve ilerleme de mevcut değil. Belirsizlik, muğlaklık, umutsuzluk yerinde durduğu gibi, çatışmasızlık süreci de, inkar parantezine sıkıştırılmış durumda. Kısacası, siyasal iktidar sorunun gerçekliğini görmezden gelme tutumunu sürdürmektedir.

Kürt ulusal hareketi yöneticilerinin sayısız kez üzerine basa basa ısrarla, “Tüm rantçılara rağmen eski PKK’ye dönülmeyeceği, değişim ve dönüşümde ısrar edileceği” yönünde açıklamalar yapmasına, silahlarını yakmasına karşın Türk muktedirleri Kürt sorununu “güvenlik ve terör” denklemi içinde ele almaktan öte bir adım atmıyor. MGK'nın son bildirisinde yer alan “Teröre karşı mücadele etme” açıklaması, Kürt meselesinin bir özgürlük ve demokratikleşme sorunu olduğunu görmekten fersah fersah uzak, güvenlikçi ve oyalayıcı bir yaklaşımdır.

Türk muktedirlerinin amacının Kürtlerle barış yapmak olmadığı açıktır. Yaklaşık iki yıldır ne İmralı’da yaşam ve çalışma koşullarının düzeltilmesi yönünde bir adım atılmış ne de sürecin ilerlemesi ve sorunun çözümü için yasal ve hukuki düzenlemeler yapılmıştır. Hukuksuzluğun ve adaletsizliğin mağduru durumunda olan sayısız DEM Parti yöneticisi, belediye başkanı, hasta tutsak, gazeteci, siyasi rehine olarak tutulmakta, tahliye edilmemektedir. Kürt halkının demokratik hakları ve iradesi çiğnenerek, atanan kayyumlar da varlığını sürdürmektedir.  

Barış ve demokrasi elini uzatmaktan vazgeçmeyen Kürt halkına zulüm uygulayanlar, CHP’li belediyelere yönelik saldırılarını durdurur mu? Maden işçilerini, öğretmenleri, öğrencileri, topraklarına, sularına sahip çıkan köylüleri darp etmekten, yerlerde sürükleyip tutuklamaktan vazgeçer mi? İnkâr ve tekçilik üzerine kurulu siyasal anlayıştan kopulmadığı gibi, gerçeklikle yüzleşmekten uzak tutum istikrarlı bir şekilde sürmektedir. Bu tıkanıklığı aşabilecek, demokratikleşmenin ve özgürleşmenin yaşam bulmasını sağlayacak hiçbir kanal da açık değildir. 

Emperyalizme bağımlılıkta kusur etmeyen, NATO’ya uşaklığını göstermekten geri durmayan Türk muktedirleri gözü kararmış bir şekilde “NATO’ya hayır” diye itiraz ve retlerini yükselten yüzlerce devrimcinin evlerine baskınlar düzenlemekte, 12 Eylül dönemini aratmayacak bir vahşetle devrimci basına yönelik saldırı, gözaltı ve tutuklamaları sürdürmektedir.    

Cumhuriyet döneminin en derin ekonomik krizi yaşanmaktadır. Ekonomi ezilen halk kitlelerinin üzerine çökerken; medya, hukuk, anayasal düzenin açık bir şekilde göstermelik olduğu ortaya çıkmıştır.

Yağmalanmamış, çökülüp özelleştirilmemiş ve kâr aracına dönüştürülmemiş dağ, orman, toprak, su bırakmayan, tüm zenginlikleri emperyalist tekellere ve yerli işbirlikçilerine peşkeş çeken muktedirler, ülkeyi daha koyu bir karanlığa ve köleliğe mahkum etmekten geri durmamaktadır. Yağma ve çökmenin dışında bir politikası ve aklı olmayan, tüm becerilerini ve gücünü işçilerin derin sömürüsü için kullanan Türk kompradorları, diğer yandan başta Kürtler olmak üzere tüm ezilen kesimlerin mücadelesinin etkisizleştirilmesi, hizaya sokularak düzen içine çekilmesinin sinsi, yıkıcı ve de parçalayıcı siyasetini sürdürmektedir. 

Böylesi bir düzende zaten göstermelik olan Meclis’i, Saray efendilerinin hizmetine sokanlar, demokrasi ve halkın iradesini içi boş söylem olmaktan öteye götürememektedir. Türk tipi hukuku ve adaleti uygulayarak kapitalizm dahilinde bir geleceğin olmadığını, olamayacağını, bir damla bile özgürlüğün yaşanamayacağını göstermekte ve öğretmektedir. Bu ceberut sistemden çıkılmadıkça açlık, yoksulluk, sefalet, ekolojik yıkım, iklim krizi, cinsiyetçilik vb. son bulmayacaktır. Ne Kürtler ne Aleviler ne de işçi ve emekçiler gün yüzü görecektir. Bu toprakların derdi birdir. Çözüm de birlikte mücadele etmekten geçmektedir. Bu topraklarda “bir şeylerin” değişmesi, ancak gerçeklikle korkmadan yüzleşerek, birlikte mücadele etmeyi ertelemeyerek mümkün olabilir.