Yazar ve siyasi analist Majid Maleki Meighani, Ortadoğu'da yaşanan gelişmelere dair sorularımızı yanıtladı
- Ortadoğu’yu aynı anda üç düzeyde ele almak gerekiyor: küresel politik ekonomi, devletler arasındaki jeopolitik rekabet ve ülkelerin kendi içindeki toplumsal mücadeleler. Yalnızca jeopolitiğe bakarsak, halkları bölgesel ve küresel güçlerin kendi aralarındaki rekabetini izleyen edilgen unsurlara dönüştürürüz.
- Arap Baharı’nın başarısızlığını, Ortadoğu halklarının demokrasi istememesiyle açıklamak mümkün değil. Tam tersine, Arap Baharı bölgenin modern tarihindeki en önemli kitlesel siyasi dönüşüm girişimlerinden biriydi. Asıl sorun, toplumsal ayaklanmaların köklü bir dönüşüm yaratabilecek siyasi güç ve örgütlenme kapasitesiyle desteklenmemesiydi.
- Bölgenin geleceğini “Ortadoğu’nun üç güç arasında paylaşılması” gibi basit bir denklemle açıklayabileceğimizi düşünmüyorum. Türkiye, İran ve İsrail; ekonomik yapıları, askeri kapasiteleri, siyasi sistemleri ve küresel sistemle kurdukları ilişkiler bakımından birbirinden oldukça farklı konumlarda. Türkiye yarı-çevre bir güç.
DEVRİŞ ÇİMEN/ZÜRİCH
Ortadoğu coğrafyasında yaşanan gelişmeleri analiz eden yazar ve siyasi analist Majid Maleki Meighani; bölgedeki olayları küresel politik ekonomi, devletler arasındaki jeopolitik rekabet ve ülkelerin kendi içindeki toplumsal mücadeleler olmak üzere üç düzeyde ele almak gerektiğine dikkat çekiyor. Meighani, Ortadoğu’nun güncel tablosunda devletlerin, dünya sistemi içindeki hiyerarşide farklı konumlar işgal ettiğini ve her birinin eşitsizlikler üzerine kurulmuş küresel kapitalist düzenin birer parçası olduğunu belirtiyor. Bu nedenle Ortadoğu'daki çatışmalı ve krizli süreçleri anlamak için sermaye birikimini, ticareti, teknolojiyi, güvenlik mekanizmalarını, enerji koridorlarını ve siyasi karar alma süreçlerini kimin kontrol ettiğine bakmak gerektiğine işaret ediyor. İran'daki siyasi mahkumiyet deneyimi sayesinde devlet gücü, baskı, direniş ve siyasi dönüşüm olasılıklarına dikkat çeken Meighani ile Fas’tan Pakistan’a uzanan coğrafyada gelişen ayaklanmaları, Arap Baharı'nın sonuçlarını ve bölgede İran, Türkiye, İsrail ile Suudi Arabistan gibi aktörler arasında yaşanan rekabetçi çok-kutuplu gelişmeleri konuştuk.
Fas’tan Pakistan’a uzanan Ortadoğu, savaşların, krizlerin ve çatışmaların merkezinde. Bu tabloyu yalnızca kaynakların yağmalanmasıyla açıklamak mümkün mü?
Bence hayır. Ortadoğu’daki krizi kaynakların yağmalanmasına indirgemek, gerçekliğin bir bölümünü açıklar; ancak bölgenin nasıl işlediğini anlamak için yeterli değildir. Petrol, doğal gaz, ticaret yolları, limanlar, su kaynakları ve diğer doğal zenginlikler elbette önemli. Fakat meselenin özü, kaynakların doğrudan ele geçirilmesinden çok daha derinde yatıyor. Bugün Ortadoğu’da gördüğümüz tablo, devletlerin dünya sistemi içindeki hiyerarşide farklı konumlar işgal ettiği, eşitsizlikler üzerine kurulmuş küresel kapitalist düzenin bir parçası.
Ortadoğu’yu aynı anda üç düzeyde ele almak gerekiyor: küresel politik ekonomi, devletler arasındaki jeopolitik rekabet ve ülkelerin kendi içindeki toplumsal mücadeleler. Yalnızca jeopolitiğe bakarsak, halkları bölgesel ve küresel güçlerin kendi aralarındaki rekabetini izleyen edilgen unsurlara dönüştürürüz. Sadece ekonomiye odaklanırsak devletin, ideolojinin, dinin, milliyetçiliğin ve tarihin rolünü gözden kaçırırız. Yalnızca iç siyasete baktığımızda ise bütün bunların küresel güç ilişkileriyle bağını göremeyiz.
Dolayısıyla Ortadoğu’daki temel soru yalnızca “Petrolün kontrolü kimde?” değil. Asıl bakmamız gereken, sermaye birikimini, ticareti, teknolojiyi, güvenlik mekanizmalarını, enerji koridorlarını ve siyasi karar alma süreçlerini kimin kontrol ettiği. Birleşik Arap Emirlikleri bu açıdan oldukça çarpıcı bir örnek. Nüfusu ve coğrafi ölçeğiyle kıyaslandığında küçük bir ülke olmasına rağmen sermayesi, limanları, finansal ağları, teknolojisi, büyük güçlerle kurduğu ilişkiler ve askeri kapasitesini kullanma biçimi sayesinde nüfusunun ve topraklarının çok ötesinde bir nüfuz alanı oluşturdu. BAE üzerine yazdığım makalede de bu olguyu anlamak için yalnızca ülkenin topraklarına ya da nüfusuna değil, küresel güç mimarisi içindeki yapısal konumuna bakmamız gerektiğini savundum.[1]
Dolayısıyla Ortadoğu’yu birbirine eklemlenen bir dizi krizin kesişim noktası olarak görmek gerekiyor: sömürgecilik sonrası devletlerin krizi; çevre ve yarı-çevre kapitalizminin krizi; ABD hegemonyasının krizi; otoriter siyasi modellerin krizi ve toplumsal örgütlenme krizi. Savaşlar bu krizlerin hem sonucu hem de kendilerini yeniden üretmelerini sağlayan mekanizmalardır. Bu nedenle her şeyi “yabancı güçlerin petrole duyduğu açgözlülükle” açıklayan yaklaşıma katılmıyorum. Günümüz emperyalizmi artık yalnızca ordular ve doğrudan işgaller üzerinden işlemiyor. Gücün önemli bir bölümü finansal ağlar, yatırımlar, teknoloji, ticaret, silahlar, medya, yaptırımlar, uluslararası kurumlar ve yapısal bağımlılıklar üzerinden kullanılıyor. Ben bunu “Bayraksız İmparatorluk” ya da “Emperyal Yayılma” kavramlarıyla açıklıyorum.[2]
Bölgedeki hükümetler, ayakta kalmalarını dış düşmanların ve içerideki işbirlikçilerin varlığıyla açıklıyor. Peki halkın ve demokratik kurumların siyaset üzerindeki etkisi neden bu kadar zayıf?
Çünkü mesele yalnızca siyasi otoriterlikten ibaret değil. Bunun yanında, bağımsız toplumsal örgütlenmenin tarihsel olarak zayıf kalması da önemli bir sorun. Ortadoğu’daki pek çok ülkede devlet, bağımsız sivil toplumdan çok daha güçlü bir konumda. Devlet yalnızca siyasi yönetim aygıtı değil; aynı zamanda çoğu zaman en büyük işveren, kaynakların başlıca dağıtıcısı, ekonomik ilişkilerin merkezindeki aktör ve güvenlik kurumlarıyla medyanın önemli bir bölümünü kontrol eden güç. Böyle bir ortamda toplumun kendi başına örgütlenebilmesinin önünde ciddi engeller oluşuyor.
Ama burada başka bir noktayı da gözden kaçırmamak gerekiyor. Toplumu tek ve bütünlüklü bir “halk” olarak düşünmemeliyiz. İnsanlar sınıf, kuşak, toplumsal cinsiyet, etnik kimlik, din, ekonomik konum ve daha pek çok unsur bakımından birbirinden ayrılıyor. Son dönemde özellikle üzerinde durduğum meselelerden biri de şu: Hem hükümetler hem de muhalefetin bazı kesimleri “halkı”, ahlaki açıdan yekpare ve tek bir iradeyi temsil eden soyut bir kavrama dönüştürüyor. Hükümetler “halk bizim yanımızda” diyor; muhalif hareketler ise zaman zaman “halk hükümete karşı” diyor. Oysa her iki söylem de gerçek toplumsal ilişkilerin karmaşıklığını perdeleyebiliyor. Toplum, tarihsel ve sınıfsal çelişkilerin iç içe geçtiği bir alandır.[3]
Demokrasi ancak insanlar seçim zamanı sandığa giden seçmenler ya da sokakları dolduran kalabalıklar olmaktan çıkıp işyerlerinde, sendikalarda, derneklerde, meclislerde, kadın örgütlerinde, yerel kurumlarda ve diğer toplumsal örgütlenme biçimlerinde kendi güçlerini oluşturabildiklerinde gerçek bir siyasal ağırlık kazanabilir. Ortadoğu’daki temel sorunlardan biri, bu ara kurumların önemli bir bölümünün ya bastırılmış ya da bağımlı hale getirilmiş olması. Hatta “sivil toplum” adına kurulan yapıların bir kısmı zamanla profesyonelleşmiş, proje odaklı ve toplumsal tabanından çok dış kaynaklara bağımlı örgütlere dönüşmüş durumda. Böyle bir “sera tipi sivil toplum”, bağımsız bir toplumsal güç yaratmak zorunda değil.[4]
Dolayısıyla demokratikleşmeyi yalnızca seçimlerin yapılmasından ibaret görmemek gerekiyor. Asıl mesele, toplumun kendi başına örgütlenebilmesini sağlayacak kapasiteyi inşa etmek. Bağımsız sendikalar, toplumun içine kök salmış toplumsal hareketler, yerel kurumlar ve gerçek bir toplumsal tabana dayanan siyasi örgütlenmeler olmadan, bir hükümetin devrilmesi bile kendiliğinden demokratik bir iktidar yapısı ortaya çıkarmıyor.
Arap Baharı da dahil olmak üzere siyasi reformlar ve demokratik girişimler neden kalıcı bir demokrasi ve özgürlük ortamı yaratamadı?
Bence Arap Baharı’nın başarısızlığını, Ortadoğu halklarının demokrasi istememesiyle açıklamak mümkün değil. Tam tersine, Arap Baharı bölgenin modern tarihindeki en önemli kitlesel siyasi dönüşüm girişimlerinden biriydi. Asıl sorun, toplumsal ayaklanmaların köklü bir dönüşüm yaratabilecek siyasi güç ve örgütlenme kapasitesiyle desteklenmemesiydi.
Sokaktaki bir isyan rejimi krize sokabilir; ancak tek başına sokak, devleti, ekonomiyi ya da iktidarın kurumsal yapısını yeniden kuramaz. Ayaklanmayla kalıcı bir toplumsal dönüşüm arasındaki temel fark burada ortaya çıkıyor. Birçok ülkede eski rejim sarsıldı ama ekonomik, güvenlik ve bürokratik yapıları büyük ölçüde ayakta kaldı. Bu yapıların çöktüğü yerlerde ise ortaya çıkan siyasi boşluğu çoğu zaman daha örgütlü güçler doldurdu: ordular, dini yapılar, etnik örgütlenmeler ya da silahlı gruplar.
Dış müdahale de elbette önemli bir etkendi. Ancak burada da meseleyi basitleştirmemek gerekiyor. Arap Baharı’nın başarısızlığını bütünüyle “yabancı komplolarla” açıklamak doğru değil. Siyasi partilerin, sendikaların, işçi örgütlerinin ve bağımsız siyasi güçlerin zayıflığı; toplumsal parçalanmışlıkla ve bölgesel-küresel müdahalelerle birleşince otoriterliğin kendisini yeniden üretmesine elverişli bir ortam ortaya çıktı. Ben aynı zamanda “sokak demokrasisi” etrafında oluşan romantik yaklaşımlara da eleştirel bakıyorum. Sosyal medya birkaç saat içinde milyonlarca insanı harekete geçirebilir. Fakat hızla insanları mobilize edebilmek, kalıcı bir siyasi örgütlenme yaratmakla aynı şey değil.
Sokak iktidara meydan okuyabilir; ancak iktidarın yapısını dönüştürmek için örgütlere, siyasi programlara, sınıfsal ittifaklara ve yeni kurumlara ihtiyaç var. Bunlar olmadığı zaman protestolar, coşku ve baskı arasında gidip gelen bir döngüye sıkışabilir ve sonunda yeniden aynı iktidar yapılarına dönebilir. Sosyal medya çağında sokak demokrasisi üzerine yazdığım makalede de bu noktayı ele aldım. Kitleleri harekete geçirmek tek başına kurumlar inşa etmeye yetmediğinde, siyasal alan en örgütlü güçlere açık hale geliyor. Bunlar ordu, dini ağlar ya da popülist hareketler olabilir.[5]
Dolayısıyla asıl soru, Ortadoğu halklarının neden ayaklanmadığı değil. Çünkü açıkça görüyoruz ki ayaklanıyorlar. Asıl mesele, toplumsal muhalefetin ortaya çıkardığı bu büyük enerjinin nasıl örgütlü ve demokratik bir siyasi güce dönüştürülebileceği.
Türkiye ve İran bölgesel nüfuz için rekabet ederken, iki ülkenin ilişkileri büyük ölçüde çatışma yerine diyaloğa dayanıyor. İsrail de üçüncü bir bölgesel güç olarak öne çıkmış durumda. Sizce bu üç aktör kendi aralarında nüfuz alanlarını mı paylaşacak, yoksa çatışma ihtimali var mı?
Bölgenin geleceğini “Ortadoğu’nun üç güç arasında paylaşılması” gibi basit bir denklemle açıklayabileceğimizi düşünmüyorum. Türkiye, İran ve İsrail; ekonomik yapıları, askeri kapasiteleri, siyasi sistemleri ve küresel sistemle kurdukları ilişkiler bakımından birbirinden oldukça farklı konumlarda. Türkiye yarı-çevre bir güç. Önemli bir sanayi, askeri ve jeopolitik kapasiteye sahip; ancak aynı zamanda yabancı sermayeye, teknolojiye, küresel piyasalara ve finansal ağlara bağımlı. Bu nedenle Türkiye’nin dış politikası, stratejik özerklik arayışıyla bölgesel güç olma hedefinin, küresel sistemin getirdiği yapısal sınırlarla uyum arayışının bir bileşimi olarak şekilleniyor.[6]
İran da önemli bir bölgesel güç. Ancak yaptırımlar, ekonomik kısıtlamalar ve siyasi izolasyon sahip olduğu kapasiteyi önemli ölçüde sınırlıyor. İsrail ise coğrafi ve demografik açıdan küçük bir ülke. Buna karşın ABD ve Batı’yla kurduğu stratejik ilişki, ileri teknoloji kapasitesi, askeri ve istihbarat gücü, ekonomik yapısı ve bölgesel güvenlik mimarisindeki konumu, ona fiziksel büyüklüğünün çok ötesinde bir jeopolitik ağırlık kazandırıyor.
Bu nedenle üç ülke arasındaki rekabetin kaçınılmaz olarak sürekli bir doğrudan savaşa dönüşeceğini düşünmüyorum. Aynı anda hem rakip hem de ekonomik ortak olabilirler. İran ve Türkiye bunun iyi bir örneği. Aralarında ciddi jeopolitik görüş ayrılıkları bulunmasına rağmen ekonomik çıkarlar, enerji, ticaret ve güvenlik kaygıları iki ülkeyi diyaloğu sürdürmeye ve anlaşmazlıklarını yönetmeye itiyor. Asıl tehlike, bölgesel rekabetin küresel güçler arasındaki rekabetle iç içe geçmesiyle ortaya çıkıyor. Böyle durumlarda yerel bir kriz çok daha büyük bir savaşın fitilini ateşleyebilir. İran ile İsrail arasında yaşanan son çatışma da vekâlet savaşlarıyla doğrudan devletler arası savaş arasındaki sınırın ne kadar kırılgan hale geldiğini gösterdi.
Bu nedenle bölgenin geleceğini üç gücün nüfuz alanlarını paylaşmasından ziyade, rekabetçi çok-kutupluluk üzerinden okuyorum. Buradaki asıl soru şu: Bu çok-kutupluluk bölge ülkelerine daha fazla bağımsız hareket alanı mı kazandıracak, yoksa mevcut güç yapılarını kontrol etmek için farklı aktörler arasındaki rekabeti daha da mı kızıştıracak?
İsrail küçük bir ülke olmasına rağmen bölgedeki nüfuzunu giderek artırıyor. Bunu ne açıklıyor?
Çünkü dünya sistemi içinde bir ülkenin gücü yalnızca coğrafi büyüklüğüyle ya da nüfusuyla belirlenmiyor. İsrail, fiziksel ölçüsünün çok ötesinde bir jeopolitik ağırlığa sahip bölgesel devletlerin tipik örneklerinden biri. Bunu açıklayan birkaç temel unsur var: askeri ve teknolojik kapasitesi, gelişmiş sanayisi, istihbarat gücü, Batı’yla kurduğu ekonomik ilişkiler ve her şeyden önce ABD ile arasındaki stratejik ilişki. Ancak İsrail’i basitçe “Amerikan taşeronu” olarak tanımlamayı doğru bulmuyorum. Böyle bir tanım, aslında çok daha karmaşık olan bu ilişkiyi fazlasıyla basitleştirir. İsrail kendi çıkarları ve stratejileri doğrultusunda hareket eden bir aktör. Fakat bunu ABD hegemonyasıyla kurduğu yapısal ilişki içinde yapıyor. Bu ilişki de İsrail’in nüfusunun ve coğrafi büyüklüğünün tek başına sağlayabileceğinin çok ötesinde bir güç biriktirmesine ve bunu bölgesel ölçekte etkili biçimde kullanmasına imkân veriyor. BAE üzerine yaptığım analizde de benzer bir noktaya değinmiştim. Bölgedeki bazı küçük devletler, küresel güç mimarisi içindeki konumları sayesinde, sahip oldukları görünür ağırlığın çok ötesinde bir nüfuz kazanabiliyor.[1]
Öte yandan Arap devletlerinin zayıflığı ve bölgenin kendi içindeki krizler de İsrail’in hareket alanını genişletti. Dolayısıyla mesele yalnızca İsrail’in ne kadar güçlü olduğu değil; aynı zamanda karşısındaki bölgesel aktörlerin ne ölçüde zayıfladığı ve parçalandığı.
Ancak İsrail’in nüfuzunun önemli bir sınırı var: toplumsal meşruiyet. Hükümetler arasında İsrail’le yapılan resmi anlaşmalar, bölge halklarının da İsrail’i benimsediği anlamına gelmiyor. İsrail konusunda hükümetlerin tutumuyla Arap kamuoyunun yaklaşımı arasındaki mesafe hâlâ oldukça büyük. Bu nedenle İsrail, bölgedeki bazı hükümetler açısından güvenlik ya da ekonomik bir ortak haline gelebilirken, Filistin meselesi bölge toplumlarının hafızasında ve siyasal bilincinde güçlü bir karşılık bulmaya devam ediyor.
Ana kaynaklar ve bağlantılar
[1] Majid Maleki Meighani, The United Arab Emirates: Another Israel in West Asia?, ZNetwork, 31 Mayıs 2026.
ZNetwork - The United Arab Emirates: Another Israel in West Asia?
[2] Majid Maleki Meighani, Empire Without Flags: Imperial Outreach and the Architecture of Structural Power, ZNetwork, 20 Temmuz 2026.
ZNetwork - Empire Without Flags
[3] Majid Maleki Meighani, When We No Longer See “The People”: Representation Crisis, Class Experience, and the Politics of Misrecognition, ZNetwork, 6 Temmuz 2026.
ZNetwork - When We No Longer See “The People”
[4] Majid Maleki Meighani, Greenhouse Civil Society: How the Western Development Industry Has Produced-and Continues to Produce-Colonial Dependency, ZNetwork, 27 Mayıs 2026.
ZNetwork - Greenhouse Civil Society
[5] Majid Maleki Meighani, Street Democracy in the Age of Social Media: From the Illusion of Change to the Trap of Populism and Imperialism, Akhbar-e Rooz, 25 Nisan 2026.
Akhbar-e Rooz - Street Democracy in the Age of Social Media
[6] Majid Maleki Meighani, Turkey at the Crossroads of Hegemonic Crisis and Semi-Peripheral Politics: Geopolitical Reordering in the Middle East and the Limits of Transition within Global Capitalism, ZNetwork, 13 Temmuz 2026.
Yarın: İran içindeki baskılar ve ayaklanmalar, bölgede yaşanan vekalet savaşları ve bunların sonuçları.