İmralı’da tecride BM’den ‘tedbir’ kararı
Dosya Haberleri —

Rezan Sarıca
Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Rezan Sarıca, İmralı’daki mutlak iletişimsizlik halini gazetemiz Yeni Özgür Politika'ya değerlendirdi:
- Son mahkeme yasakları aslında tekil bir yasak değil, önceki sürecin devamı. Mahkemenin son verdiği avukat yasağı ve disiplin kurulunun verdiği aile ziyareti yasağı İmralı’daki yasak politikasının son halkaları. 2016’dan beri mahkeme kararları ardı ardına sistematik bir şekilde veriliyor. İmralı’daki yasadışılığın ve hukuk tanımazlığın devamı niteliğindeki yargı kararları bunlar.
- Türkiye’de devletin denetiminde bir kapalı mekanizma inşa edilmiş durumda. Geçmişten günümüze İmralı’da süren pratiklerle bu gayri-resmi rejimin temeli atılmıştır. İmralı’da atılan hiçbir adım hukuken karşılıksız bırakılmamalı. O yüzden biz en ufak bir idari adıma, bir mahkeme kararına, bir disiplin soruşturmasına karşı çok hızlı başvuru süreci işleterek hukuki mücadele veriyoruz.
- CPT etkinliğini ortaya koymalı, ancak sadece izleyen, gözlemleyen ve kaydi bir noktada duruyor. CPT İmralı tecrit sistemine dair aşamadığı çizgiyi aşmalı ve dönüştürücü bir aşamaya varmalı. CPT’nin işkence uygulamalarına karşı sistemi insanileştirme görevini yerine getirmediğini görüyoruz. Bizim CPT’den beklentimiz İmralı’daki tecridin ve işkencenin tespitinin kamuoyuna deklare edilmesidir.
ERDOĞAN ALAYUMAT/İSTANBUL
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 15 Şubat 1999 yılında uluslararası komplo ile Türkiye teslim edildi. 24 yıldır ağır tecrit koşullarında tutulan Öcalan üzerindeki tecrit koşulları 2 yılı aşkın bir süredir “mutlak iletişimsizlik’’ şeklinde devam ediyor. Hukuk tanımazlığı son halkası olarak karşımızda duran İmralı Ada Hapishanesi'nde hayata geçirilen uygulamalar yargı eliyle meşrulaştırılıyor. Nisan ayında verilen 6 aylık avukat görüş yasağı ve 3 aylık aile görüş yasağı ile mutlak iletişimsizlik hali derinleştirilirken, BM İnsan Hakları Komitesi’nin mutlak iletişimsizlik haline son verilmesi yönünde 6 Eylül 2022 ve 23 Ocak 2023 tarihinde verdiği karara ilişkin Türkiye’den henüz bir yanıt verilmedi. Söyleşimizin ilk bölümünde İmralı’ya getirilen görüş yasakları, AİHM, CPT, BM, AK ve AP’nin İmralı tecridine karşı tutumunu ele aldık. Özgür Politika'nın sorularını yanıtlayan Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Rezan Sarıca, İmralı’daki mutlak iletişimsizlik halini Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komitesi’ne taşındıklarını belirterek, Komitenin Türkiye’ye İmralı’daki tecrit halinin derhal kaldırılması yönünde uyardığını ifade etti. BM’ye yaptıkları başvurunun esastan görüşülmeye devam ettiğini vurgulayan Sarıca, tedbire yönelik taleplerinin çok hızlı bir şekilde kabul gördüğünü ancak bu anlamda Türkiye’nin bir adım atmadığını belirtti.
Öcalan üzerinde mutlak tecrit uygulanıyor. Son gelişmelere bakıldığında 6 aylık avukat ve 3 aylık aile görüş yasağı getirildi. Uygulanan bu son yasağı nasıl yorumluyorsunuz?
Son mahkeme yasakları aslında tekil bir yasak değil, önceki sürecin devamı. Mahkemenin son verdiği avukat yasağı ve disiplin kurulunun verdiği aile ziyareti yasağı İmralı’daki yasak politikasının son halkaları. 2016’dan beri mahkeme kararları ardı ardına sistematik bir şekilde veriliyor. İmralı’daki yasadışılığın ve hukuk tanımazlığın devamı niteliğindeki yargı kararları bunlar. İmralı’da çok bütünlüklü bir hak gaspı ve işkence yöntemleri var. Tutulma koşullarının ağırlığına idari engeller ile yargı mekanizmasının yol açtığı ihlaller dahil edilerek yürütüldüğünü görüyoruz. Son mahkeme ve kurul kararları da derinleştirilmiş işkence biçimlerinin devamı niteliğindeki kararların son halkası oldu.
En son getirilen bu yasak kararının gerekçesi nedir? Bu anlamda size sunulan bir gerekçe var mı?
Avukat yasaklarının hangi gerekçeler ile verildiğini, dayanaklarını bize şeffaf bir şekilde açıklamıyorlar. Kararların içeriğini hiçbir şekilde göremiyor ve denetleyemiyoruz. Çünkü kapalı bir mekanizma kurulmuş durumda. Son kararlar için de bu geçerli. Taleplerimiz de gerekçesiz şekilde reddediliyor. Herhangi bir yasayı bile kendilerine gerekçe gösteremiyorlar. Yargı hiç olmadığı kadar keyfi davranıyor. Biz hem aile hem avukat görüşü için tüm araçları kullanmaya çalışıyoruz. Telefon, mektup gibi haberleşme hakları da dahil olmak üzere tüm haklar için birlikte ve farklı biçimlerde mücadele yürütüyoruz. Yolladığımız mektupların dahi ulaşıp ulaşmadığını bilmiyoruz. Mektuplarımıza dair hiçbir dönüş alamıyoruz. Tecridin mutlak hali devam ediyor.
Son yıllarda zorladığımız kimi mekanizmalardan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) veya Anayasa Mahkemesi’nden (AYM) edindiğimiz evraklara göre disiplin cezalarının gerekçeleri genelde volta atmaya dayandığını gördük. Haftada toplamda 6 saati geçmeyen ortak sohbet veya ortak spor faaliyeti esnasında örneğin basketbol, voleybol gibi spor faaliyetlerinin son 15-20 dakikasının sohbete ve voltaya dönüştürülmesinin “gerekçe” olarak ileri sürüldüğü gözüküyor. Bu gerekçeler ne aile ne avukat yasağına yol açabilir ne de bir yaptırımın konusu olabilir. Bu yasaklar ile dışarı ile iletişimi nasıl kesiliyorsa Sayın Öcalan’a da tamamen farklı bir mesaj verilmek isteniyor. Sayın Öcalan’ın nasıl dış dünya ile bağları koparılıyor ve konuşmasına engel getiriliyorsa, yaşadığı yerde de kendi şahsi bütünlüğü, sosyalliği üzerinden de ciddi bir sosyal izolasyona ulaşma amacı güdülüyor, ‘Sen sohbet dahi edemezsin’ demeye getiriliyor. İnsan toplumsal bir varlık olarak her yerde sosyalleşmeye, diyalog kurmaya ihtiyaç duyar. Bu doğal bir hak olduğu kadar idare ve yargı açısından da uyulması zorunlu bir haktır. Ancak bu yasaklarla sosyalliği ve entelektüel üretimleri üzerine askeri bir disiplin kurulmaya çalışılıyor. Bunların insandışılaştırmanın ince hesapları olduğunu düşünüyorum.
Bu mekanizmada avukatlar olarak siz tamamen saf dışı bırakılmış gibi görünüyorsunuz. Örneğin verilen bir disiplin cezasından bile kimi zaman aylar sonra haberiniz oluyor. Tüm bunlara rağmen Anayasa Mahkemesi gibi itiraz mercilerine yaptığınız itirazlardan bir sonuç alınıyor mu?
Türkiye’de devletin denetiminde bir kapalı mekanizma inşa edilmiş durumda. Geçmişten günümüze İmralı’da süren pratiklerle bu gayri-resmi rejimin temeli atılmıştır. Şimdi yargı gibi resmi makamlar da bu rejimin bir parçası haline geldi. Şeffaf olması gereken yargının denetlenebilirliği ortadan kaldırılıyor. Onların istediği kendi pratiklerini rahatça uygulayabilmek. Biz ise buna karşı bir hukuk mücadelesi yürütüyoruz. İmralı’da atılan hiçbir adım hukuken karşılıksız bırakılmamalı. O yüzden biz en ufak bir idari adıma, bir mahkeme kararına, bir disiplin soruşturmasına karşı çok hızlı başvuru süreci işleterek hukuki mücadele veriyoruz.
İmralı’daki cezaevi idaresi ve Bursa’daki yargı mercileri hiçbir ceza alma kaygısı taşımadan adımlarını atıyor. Görevi kötüye kullanma suçu işlenmesine rağmen yasalara veya sözleşmelere uyma kaygısı taşınmadığını görüyoruz. Dolayısıyla idare ve mahkeme nezdinde yerelde olumlu bir sonuç alamıyoruz. Yaptığımız tüm başvurular reddediliyor. Bunun bir devamı ise Anayasa Mahkemesi. AYM de yereldeki bu eşgüdümlülüğün dışına çıkmıyor. Ulusal ve uluslararası sözleşmeler bağlamında insan haklarını gözetme yükümlülüğü olan AYM de tecrit siyasetinin bir parçası olduğunu gösteriyor. İmralı’da devreye sokulan insanlık dışı işkencenin yol ve yöntemlerini AYM görmezden geliyor.
Yerelde verdiğiniz hukuk mücadelesi bir yandan devam ediyor ancak bir de uluslararası alanda verdiğiniz hukuk mücadelesi de var. Bu anlamda AİHM ve BM, Avrupa Konseyi ve CPT’ye yaptığınız başvurular var. Bu çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?
Tecride yönelik mücadelemizi uluslararası düzeye taşıyarak Türkiye’nin bağlı olduğu uluslararası sözleşmeleri, evrensel değerleri ve müvekkillerimizin meşru doğal haklarını esas alarak yürütüyoruz. Tecrit sisteminden sorumlu merci veya kişiler, yasanın dışına çıktıklarının bilincinde olduklarından aslında karşılarında hiçbir iradenin oluşmamasını isterler. Biz ise insan haklarını, temel hak ve özgürlükleri korumak açısından bir mücadele içindeyiz. Fakat bu konuda İşkenceyi Önleme Komitesi’nden, AİHM’den, Avrupa Konseyi’nden yeterli sonuç aldığımızı söyleyemeyiz. Bunca yıl etkisizleşen ve hatta İmralı tecrit sisteminin günümüze gelmesinde rolü olan bir AİHM-CPT-AK sistemi söz konusu. Buna karşı son dönemde İmralı’daki mutlak iletişimsizlik halini Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’ne taşındık. Komite İmralı’daki mevcut koşulların derhal kaldırılması gerektiğini söyledi. Oradaki başvurumuz esasta devam ediyor, henüz karar çıkmadı. Ama tedbire yönelik talebimiz çok hızlı bir şekilde kabul gördü ve hiçbir sınırlamaya maruz kalmadan, başvurucuların, yani Sayın Öcalan ve diğer müvekkillerimizin avukatlarıyla derhal görüştürülmesine yönelik talepte bulundular Türkiye’den. Bu çok ciddi bir karar. Uluslararası nitelikte resmileşmiş bir karar. Bu karar İmralı’daki koşulların, uygulamaların işkence yasağına aykırı olduğunu ortaya koyuyor.
Geçen yılın Eylül ayından itibaren bu karar Türkiye’ye ulaştırıldı. Biz BM İnsan Hakları Komitesi’nde bu adımın yerine getirilmediğini, tersine yasakların ve haber alamama halinin kesintisiz devam ettirildiğini hatırlattığımızda Komite Ocak ayında Türkiye’ye yeniden hatırlatmada bulundu ve tecridin kaldırılması talebini yeniledi. Evrensel hukuk içerisinde değerlendirilen bir tedbir kararı söz konusu. Bu karar İmralı’daki koşulların uluslararası normları ihlal ettiğini bir kez daha gösteriyor.
BM bu kararı ‘derhal uygulayın’ diye Türkiye’yi uyarıyor. BM’nin bu kararına karşı Türkiye’nin verdiği bir yanıt var mı? Bir de Türkiye buna ilişkin Türkiye herhangi bir adım atmadığında BM’nin bir yaptırım kararı söz konusu olabilir mi?
Başvurumuz esastan devam ediyor. Dolayısıyla Türkiye’nin başvuruya esastan bir cevap vermesi gerekiyor. Türkiye’nin 20 Mart 2023’e kadar cevap vermesi gerekiyordu. Bu yapıldı mı bilmiyoruz, henüz bize buna dair gelen bir yanıt yok. Fakat başvurumuz derdesttir ve tedbir kararı da güncelliğini ve geçerliliğini koruyor. BM her an Türkiye’nin bu kararı uygulamasını bekliyor. Bu bir yaptırımdır aslında. Türkiye’nin işkence yasağına uymayan bir üye olduğunu ortaya koyan bir karardır. BM’nin belli bir tazminat mekanizması yok ama Türkiye üzerinde bir baskı yaratmalıdır. Türkiye’nin uygulamalarının meşruluğunun sorgulanmasına yol açması açısından son derece önemli bir karardır. Yıllardır kamuoyuna yansıyan disiplin cezaları, mahkeme kararlarının gayrı meşru olduğunun ilanıdır.
İmralı’da mutlak iletişimsizlik haline karşı yakın zamanda CPT’ye başvuru yaptınız. CPT’nin İmralı tecridine karşı tutumunu biliyoruz. 2016 yılında İmralı’ya yapılan ziyaretin raporu bir kaç yıl sonra açıklanmıştı. Raporda mutlak tecrit halini kendileri de kabul etmişti. Yakın zamanda yeni bir başvuru daha yaptınız…
CPT’ye görev ve sorumluluklarını sürekli hatırlatıyoruz. CPT etkinliğini ortaya koymalı, ancak sadece izleyen, gözlemleyen ve kaydi bir noktada duruyor. CPT, İmralı tecrit sistemine dair aşamadığı çizgiyi aşmalı ve dönüştürücü bir aşamaya varmalı. CPT’nin işkence uygulamalarına karşı sistemi insanileştirme görevini yerine getiremediğini ya da getirmediğini görüyoruz. Bizim CPT’den beklentimiz İmralı’daki tecridin ve işkencenin tespitinin kamuoyuna deklare edilmesidir. CPT ziyaretlerin raporlarını yayınlamayı üye devletlerin iznine terk ediyor. Başka bir ifade ile hapishane koşullarını devletin keyfine terk ediyor. CPT devlete göre değil, uluslararası ilkelere göre hareket etmeli. İşkenceyi Önleme Sözleşmesi’nin içinde CPT’nin uluslararası kamuoyunu kullanma gücü var.
Üye devlet eğer yıllarca CPT’nin tavsiyelerine uymuyorsa, işkence, tecrit, izolasyon koşullarını iyileştirmiyorsa CPT bunu uluslararası kamuoyuna ilan ederek üye devleti meşru bir baskı altına alması gerekiyor. Ancak CPT’den henüz böyle bir adım görmüş değiliz. Devletlerin ziyaret raporunu açıklamasına izin verme prosedürü ‘olağan prosedür’dür. Yani ‘normal’ koşullar açısından geçerlidir. Fakat İmralı sıradışı bir alan. CPT’nin aşması gerekiyor dediğim çizgi tam da burada işte. İmralı tecrit sistemi insanlık dışı boyutta devam etmektedir. CPT İmralı’da insanın sosyal ve biyolojik varlığına aykırı, insanlık dışı uygulamaların dönüştürülmesi için acilen adım atmalıdır. CPT İmralı’daki uygulamaları ‘normal’ görerek aslında bu sistemi meşrulaştırıyor. Eğer İmralı’daki koşulların ‘olağanüstü’ olduğunu görüp Türkiye’nin de bu işkence uygulamalarına devam ettiği tespitinde bulunursa kendi gözlemlerini açıklama aşamasına geçebilir. CPT hukuk penceresiyle, hakkaniyet çerçevesiyle bakmıyor. Olağanüstü durumda işbirliği yapmayan üyelerine karşı CPT uluslararası kamuoyuna çağrı yapma, açıklama yapma hakkına ve yetkisine sahiptir. Aslında hukuk ona bir yetki alanı tanıyor. CPT ısrarla bu alanı kullanmıyor. Bu da CPT’nin Türkiye ile bir nevi ortak hareket ettiğine de açık işaret oluyor.
Yarın: Öcalan’ın ‘Çöpçü’ metaforu anlaşılmadı













