- Suriye, bugün yalnızca otorite krizi veya yönetim biçimi çatışmasıyla değil, devlet varlığına aidiyetin niteliğine dair varoluşsal bir güven krizi yaşıyor.
- Bir kesim, Kürt taleplerine hâlâ dar güvenlik veya jeopolitik mercekten yaklaşıyor, bunları ülkenin birliğine potansiyel tehdit veya ayrılıkçı projelerin habercisi kategorisine yerleştiriyor.
- Suriye deneyimi defalarca göstermiştir ki; inkâr veya güvenlikçi kontrol altına alma politikaları hiçbir zaman istikrarlı ulusal entegrasyon üretmedi.
- Yeniden kuruluş fırsatı hâlâ geçerli ve mümkündür; yeter ki geçmişin takıntı ve gölgelerinden değil, yeni ve cesur bir toplumsal sözleşme formüle edilsin.
MUSALLAM ABEDTALAS
Suriyeli yazar Muhammed Emir Naşir en-Naim’in “Suriye Devleti Adındaki ‘Arap’ Sıfatı: Tarih ile Güncel Tartışma Arasında” başlıklı makalesi, Suriye devletinin kimliği etrafındaki geleneksel, yüzeysel siyasi polemiği aşan geniş bir entelektüel tartışma penceresi açıyor. Makalenin asıl değeri, konuya sakin bir tarihsel ve epistemolojik açıdan yaklaşma çabasındaki olgunluğunda yatıyor; modern Suriye devletinin kurucu anlatısı olarak Arapçılığı, sonraki aşamalardaki otoriter ve zalimce sömürüsünden ayırmaya çalışıyor.
Bu okuma, Suriye devletinin ortaya çıkışını, yapısal krizlerini yalnızca “BAAS” dönemine veya devletin adındaki “Arap” kelimesinin eklenmesine indirgeyen hatalı indirgemecilikten uzaklaştırmak için zorunlu görünüyor.
Bence asıl ikilem, makalede aktarılan tarihsel olguların sınırlarında kalmaz; bunların teorik uzantılarında ve vardıkları sonuçlarda yatar. Suriye varlığının kuruluşunda Arap anlatısının siyasi ve kültürel köklerini kanıtlama takıntısı, yazarı –belki istemeden– tam tersi bir sonuca götürüyor: Suriye toplumsal sözleşmesinin özünde yer alan dışlayıcı niteliği ortaya çıkarmak. Arapçılığın doğmakta olan devletteki yükselişini izlemek, Suriye siyasi alanının hiçbir zaman saf biçimde kapsayıcı ve ulusal bir tarafsızlık üzerine kurulmadığını; aksine, devleti, ulusu ve kamusal alanı tekeline alan milliyetçi bir vizyon içinde şekillendirildiğini ve kendini bunların doğal ve tek ifadesi olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Burada bu okumanın, retrospektif ahlaki mahkûmiyet tuzağından uzak durması gerekir. Kurucu Arap anlatısına yönelik eleştiri, Arap çoğunluğun kültürel veya tarihsel mirasını inkâr etmeyi ya da Arapçılığı sonraki otoriter yörüngelerine ve çarpıtmalarına indirgemeyi amaçlamaz. Karşımızda, bu anlatının bugün geçerliliğini ve son derece çeşitli, karmaşık Suriye toplumunda eşit vatandaşlık üretebilecek kapsayıcı bir çerçeve olarak sürdürülebilirliğini sorgulayan analitik bir yaklaşım bulunuyor.
Kurucu Arapçılık ve ulusal tarafsızlığın sınırları
Tarihsel olarak Arapçılık, 20. yüzyılın başlarında birleştirici ve modernleştirici bir rol oynamış; mezhepsel, aşiretçi ve dar yerel hassasiyetleri aşan siyasi bir bağ oluşturmayı başarmış, sömürgeci parçalanmaya ve Türkleştirme politikalarına karşı bir set teşkil etmiştir. Yapısal ikilem, çoğunluğun bu kendiliğinden kültürel ve tarihsel varlığının “yukarıdan inmeci kurucu bir referans” haline gelmesiyle başlamıştır. Bu referans, devleti önceden tanımlamış ve kalan bileşenlere, onun içinde bütünleşme pasaportu olarak örtük kimlik koşulları dayatmıştır. Buradaki epistemolojik itiraz, Suriye alanında toplumsal bir veri olarak Arap kimliğinin varlığına değil, kamusal alanı ve siyasi arenayı tekeline alan üstün bir anayasal ve siyasi dogma haline dönüşmesine yöneliktir.
Devlet, tek bir milliyetçi kimliği en üst referans olarak aldığında, yalnızca mevcut toplumsal gerçekliği yansıtmakla kalmaz; kurumları, yasaları ve siyasi temsiliyet mekanizmaları aracılığıyla bu gerçekliği yeniden üretmeye de katkıda bulunur. Sonuç olarak devlet, tüm grupların eşit koşullarda şekillendirdiği tarafsız bir alan olmaktan çıkıp, yavaş yavaş önceden tanımlanmış, hazır bir siyasi ve kültürel kalıba dönüşmüştür. Bu kalıp, diğer gruplara onu birlikte kurma fırsatı sunmak yerine, içinde eriyip çözülme talebinde bulunmaktadır.
Bu ikilem, kurucu Arap deneyimini modern Batı deneyimlerinde yer alan laiklik kavramıyla karşılaştırdığımızda daha net ortaya çıkar. Batı laikliği, çoğunluğun kültürel ve tarihsel mirasına yönelik önyargılardan tamamen arınmamış olsa da, farklı derecelerde görece kurumsal bir tarafsızlık geliştirmeyi başarmış ve devletin bireyler, gruplar ve kültürel farklılıklarıyla daha dengeli bir mesafede durmasını sağlamıştır.
Buna karşılık, Levanten coğrafyada kurucu Arap anlatısı tarafından örülen laiklik –eleştirel laiklik literatürünün açıkladığına yakın biçimde– “tamamlanmamış veya koşullu bir tarafsızlık” görünümü sunar. Arap kültürel alanına aidiyet, doğal olarak bu alana mensup olmayan gruplar için vatandaşlık ve siyasi meşruiyetin zorunlu giriş kapısı haline gelmiştir. Bu model, dini ve mezhepsel çeşitliliği Arap alanı içinde kısmen evcilleştirmeyi ve kontrol altında tutmayı başarsa da, ulusal ve etnik sorun duvarına, özellikle Kürt meselesinde çarpmıştır. Bu kavşakta entegrasyon, etkileşimli bir siyasi alanda ortaklık olmaktan çıkıp, zorla asimilasyona ve hâkim milliyetçi anlatıya mutlak tabiiyete dönüşmüştür.
Kurucu kimlikten eşitsiz vatandaşlığa
Toplum içinde kültürel bir çoğunluğun varlığıyla bu çoğunluğun devletin kurucu ve tekelci referansı haline gelmesi arasındaki kritik ayrım, Suriye krizinin köklerini anlamanın temel taşıdır. Arap çoğunluğunun varlığı başlı başına siyasi bir ikilem oluşturmaz; modern Levanten coğrafyanın şekillenmesinde Arap kültürünün tarihsel rolünün tanınması da inkâr veya nankörlük konusu değildir. Sorun, bu sosyolojik olgunun devlet ve toplumsal sözleşmeyi tanımlamanın tekelci temeli haline gelmesiyle patlak verir. İşte o anda kimlik, toplumsal bir kültürel ifade olmaktan çıkıp, ulusal alanda meşruiyet ve aidiyeti yeniden dağıtan kurumsal bir mekanizmaya dönüşür.
Devlet, burada maddi hakları dağıtmakla yetinmez; tanınma, statü ve “vatan” tanımına sembolik yakınlığı farklı gruplar arasında yeniden dağıtır. Bu siyasi inşanın sonucunda bazı gruplar doğuştan ve doğal olarak ulus ve vatan tanımına daha yakın görünürken, diğer gruplar aidiyet ve vatanseverliklerini, sürekli ve yorucu bir biçimde savunma köşesine itilir. Tam da burada vatandaşlık, birey ile devlet arasındaki varsayılan tarafsızlığını kaybeder ve meşruiyet ile ulusal aidiyet, giderek eşitsiz, çarpık bir ilişkiye dönüşür. Bu eşitsizlik, yasal haklar veya yukarıdan siyasi temsiliyet düzeyinde kalmaz; ulusal alan içindeki statü ve güvenlik duygusunun derinliklerine nüfuz eder.
Bu bağlamda Kürt meselesi, belirli bir etnik grubun yalıtılmış haklarıyla ilgili olmaktan ziyade, Suriye ulusal devletinin yapısının kendisine dair daha derin bir krizin aydınlatıcı ve çarpıcı bir örneği olarak ortaya çıkar. Kürtler, geleneksel milliyetçi anlatıda hâkim olmayan diğer gruplar gibi, yalnızca açık siyasi veya idari ayrımcılık biçimleriyle karşılaşmamış; resmi devlet tanımında kendilerini ve özelliklerini görememe gibi daha derin bir ikilemle yüz yüze kalmıştır.
Bu nedenle 1962’deki istisnai nüfus sayımı, 'Arap Kemeri' yerleşim projesi, Kürtçe eğitim yasağı ve Kürt siyasi-kültürel ifadelerinin suç sayılması gibi kilometre taşları, geçici veya yalıtılmış otoriter politikalar olarak okunamaz. Bunlar, ulusal alanı tarafsız olmaktan çıkaran ve vatandaşlarının bir bölümüne karşı tasarlanmış daha derin kurucu yapının kurumsal ve icrai uzantılarıdır.
Kürt meselesi, tanınma krizidir
Bu karşı karşıya geliş, bugünkü önemini şu olgudan alır: Suriye, bugün yalnızca otorite krizi veya yönetim biçimi çatışmasıyla değil, devlet varlığına aidiyetin niteliğine dair varoluşsal bir güven krizi yaşıyor. Savaşın uzayan yılları, çöküş ve karşılıklı şiddet, yalnızca devletin kurumsal yapısının kırılganlığını ve dayanıksızlığını ortaya çıkarmadı; aynı zamanda onun üzerine kurulduğu eski ulusal vizyonun nihai sınırlarını ve tarihsel çıkmazını da gösterdi.
Ne var ki Suriye tartışmasının felç olmuş bir kesimi, Kürt taleplerine hâlâ dar güvenlik veya jeopolitik mercekten yaklaşıyor, bunları ülkenin birliğine potansiyel tehdit veya ayrılıkçı projelerin habercisi kategorisine yerleştiriyor. Buradaki nihai paradoks, bu mantığın nedensellik ilişkisini tamamen tersine çevirmesidir: Yerel kimliklere geri çekilme veya keskin milliyetçi hassasiyetler, başlangıç noktası değil, devletin içinde tanınma ve meşruiyet dağılımındaki yapısal dengesizliğin uzun yolunun kaçınılmaz sonucudur. Devletin ve ulusal alanın tanımında eşit temsilden yoksun bırakılan gruplar, zamanla varlıklarını korumak için içgüdüsel olarak “savunmacı kimlikler” içinde kapanma eğilimi gösterir.
Bu, yalnızca Kürtlere özgü veya Suriye’ye has bir durum değil, bölünmüş toplumlarda iyi bilinen sosyolojik bir olgudur. Eşit tanınmanın yokluğu, “toplumsal güvenlik ikilemi” diyebileceğimiz şeyi üretir: Dışlanma veya asimilasyon korkusunun, kalıcı ve sürdürülebilir bir karşılıklı güvensizlik ve siyasi gerilim kaynağına dönüşmesi.
Suriye deneyimi defalarca göstermiştir ki inkâr veya güvenlikçi kontrol altına alma politikaları hiçbir zaman istikrarlı ulusal entegrasyon üretmedi; aksine, ruhları güvensizlikle doldurdu ve savunmacı kimlikleri derinleştirdi. Bir toplum kesimi, devlete geçişinin hâkim bir kimlikte erimesi şartına bağlı olduğunu hissettiğinde –bu her zaman bilinçli veya kasıtlı politikaların sonucu olmasa bile– ortak ulusal alana duyulan güven geriler ve vatandaşlık, eşit siyasi bir bağ olmaktan çıkıp meşruiyetle eşitsiz bir ilişkiye dönüşür.
Hegemonyadan çoğulcu toplumsal sözleşmeye
Suriye toplumsal sözleşmesini yeniden düşünmek, ulusal kimliği parçalama veya eski hegemonyanın yerine karşıt bir hegemonya koyma çağrısı olarak anlaşılmamalıdır. Bu, devleti “tek başına sahiplenme mantığından” “eşit siyasi ortaklığa” geçirme yönünde ciddi bir çabadır. Burada temel bir gerçek ortaya çıkar: Kurucu anlatının geçmişteki tarihsel meşruiyeti, onu bugün eleştiri ve revizyonun üstünde tutan ebedi bir dokunulmazlık vermez. Tarihsel miras, toplumların geleceğine vurulmuş ebedi bir pranga değildir; istikrar, meşruiyet ve fiili ulusal entegrasyon üretme kapasitesiyle ölçülen siyasi ve işlevsel bir deneyimdir.
Dolayısıyla Suriye ikilemi, toplumdaki çoğulculuğun varlığında değil, bu çoğulculuğu adil ve dengeli yönetebilecek siyasi ve kurumsal formülün yokluğunda yatıyor. Modern deneyimler şunu kanıtlamıştır: Çoğulcu toplumlardaki istikrarlı devletler, herkesi eritmeye çalışan katı, merkezi anlatılar dayatarak nadiren başarıya ulaşır. Başarı, çoklu anlatıların kapsayıcı bir ulusal çerçeve içinde bir arada var olmasına imkân tanıyan esnek bir siyasi alan inşa ederek gelir.
Bu teorik bağlamda “Agonistik Barış” yaklaşımı, Suriye gibi bölünmüş toplumlar için uygun analitik bir çerçeve olarak en yüksek meşruiyetini kazanır. Bu yaklaşım, istikrarın farklılıkları silmekle veya katı, nihai ve kapsayıcı bir kimliğe zorla uyum sağlamakla elde edileceğini varsaymaz. Aksine, farklılığı kabul eden ve onu projelendiren, yaşamsal ve barışçıl bir unsur olarak yöneten siyasi ve kurumsal kurallar inşa eder; sıfır toplamlı çatışmayı sağlıklı siyasi rekabete dönüştürür.
Yeniden kuruluş fırsatı mümkün
Sonuç olarak, Suriyelilerin bugün karşı karşıya olduğu asıl meydan okuma ve bahis, devlet konusunda geçmişe ait nihai bir anlatı üzerinde imkânsız bir uzlaşma değil, herkesi istisnasız barındıran tarafsız bir siyasi ve kurumsal alanın icadıdır. Yeniden kuruluş fırsatı hâlâ geçerli ve mümkündür; yeter ki bugünün karmaşıklığından ve yaşanmış gerçekliğinden doğan, geçmişin takıntı ve gölgelerinden değil, yeni ve cesur bir toplumsal sözleşme formüle edilsin.
Özünde bu, meşruiyetini ve istikrarını tüm vatandaşlarına eşit temsiliyet üretme kapasitesinden alan bir devletin doğuşu çağrısıdır. Her bileşenin, ön koşul veya tarihsel olarak yerleşmiş marjinalleştirme olmaksızın, ortak ulusal alanda kendi imgesini görebildiği ve adını okuyabildiği bir devlet. Suriye krizi, yalnızca belirli bir siyasi rejimin başarısızlığını ilan etmekle kalmadı; modern Suriye devletinin üzerine kurulduğu kurucu formülün nihai sınırlarını da ortaya çıkardı ve ulusal meşruiyeti daha kapsayıcı, dengeli, eşit ve koşulsuz vatandaşlık temelleri üzerinde yeniden inşa etmenin varoluşsal gerekliliğini doğruladı.
* Avrupa ve Ortadoğu kurumlarında geniş akademik ve denetim deneyimine sahip kıdemli bir ekonomist olan Dr. Musallam Abedtalas'ın Kürt Araştırmaları Merkezi'ndeki makalesi çevrilerek düzenlendi.