‘Makbul vatandaşı’ tanımlamaktan vazgeçmeli
Dosya Haberleri —

Sevtap Yokuş
Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Sevtap Yokuş ile farklı kimlikleri de kapsayabilecek, demokratik bir anayasa ihtimalini konuştuk:
- Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana oluşmuş askere dayalı bürokratik kast, makbul vatandaş tipini belirlemiştir. Makbul vatandaş, Türk, sünni ve laik, Türkiye Cumhuriyeti’nin değerlerine ve Mustafa Kemal’in belirlemiş olduğu ideolojiye bağlı vatandaş tipidir. Bu tipe uymayanlar, başta Kürtler, dinsel azınlıklar tehdit olarak görülmüştür.
- Değiştirilemezlik atfedilen hükümler esasen temenni niteliğindedir. Mutlaka değiştirilemez ilkeler anılacaksa, devletin biçiminin Cumhuriyet olduğuna, insan haklarına dayalı oluşuna değiştirilemezlik atfedilebilir. Anayasa’nın 2. maddesinde değiştirilemezler kapsamında bazı ifadeler hukuksal olmayıp, norm tekniğine uygun içerikte değildir.
-
Çok kültürcü bir yaklaşımla hazırlanacak anayasa, eşit vatandaşlık olanağı yaratabilecektir. Kürtler için anayasal yurttaşlığa ek olarak dilsel ve kültürel hakların da sağlanabildiği bir anayasal temel büyük oranda yeterli olacaktır. Yerel demokrasinin gelişmesi ise başta Kürtler olmak üzere tüm toplum kesimleri için demokratik bir alan yaratacaktır.
DEVRİŞ ÇİMEN
Türkiye’de yeni anayasa tartışmaları uzun süredir gündemdeki başlıklardan biri. Anayasanın toplumsal kesimleri ne düzeyde kapsadığı, değiştirilemez diye tabulaştırılan maddelerin tartışılarak demokratikleştirilmesi, eşit yurttaşlık ilkelerinin nasıl temellendirileceği tartışmaların merkezinde yer alıyor. Altınbaş Üniversitesi’nde akademisyen ve anayasa hukukçusu Prof. Dr. Sevtap Yokuş ile farklı kimlikleri de kapsayabilecek, demokratik bir anayasa ihtimalini ve bunun koşullarını konuştuk.
Anayasaların tarihsel olarak hangi ihtiyaçtan doğduğunu ve bugün neden vazgeçilmez kabul edildiğini nasıl açıklıyorsunuz?
Anayasacılık hareketlerinin temeli siyasi iktidarı sınırlamaya dayanır. Hak ve özgürlükler fikrinin gelişimi ile anayasacılığın gelişimi bir arada olmuştur. Doğal haklar görüşü, insanın sadece insan olarak doğmasının kendiliğinden hak ve özgürlüklere sahip olduğunu içerir. Hak ve özgürlüklerin korunması, siyasi iktidarların sınırlandırılmasıyla olanaklıdır. Siyasi iktidarın sınırlandırılması ise anayasa ile mümkün olabilir. Dolayısıyla anayasalar içeriklerinde esas olarak hak ve özgürlükleri ve güvenceleri barındırır. Doğal haklar teorisi insanın doğuştan haklara ve özgürlüklere sahip olduğunu içerir. Toplumsal sözleşme kuramına göre de insanların doğal haklarını korumak üzere oluşturdukları siyasi iktidar, hak ve özgürlükleri korumak ve toplumsal düzeni sağlamakla görevlidir. Bunun karşılığında bireyler, toplumsal düzen uğruna hak ve özgürlükler alanının gerektiğinde sınırlandırılmasını kabul ederler. Toplumsal sözleşme bugünkü anlamıyla anayasaya karşılık gelir. Bu fikirler aynı zamanda liberal demokratik anayasacılığın temellerini oluşturur. İngiltere’de yazılı bir anayasa olmasa da Magna Carta Libertatum’dan başlayarak hak ve özgürlükler alanında ortaya çıkan bir dizi bildirge-belge ile liberal anayasacılığın temelleri atılmıştır. Bu anlamda İngiltere, anayasal teamül yoluyla anayasal ilkelerin en güçlü şekilde yerleştiği bir ülke örneği olmuştur. Hak ve özgürlükler alanının esas olduğu ve iktidar alanının giderek hak ve özgürlükler lehine daraldığı ve bu anlamda liberal anayasacılığın sağlam temellere oturduğu bir modele dönüşmüştür. Anayasalar; iktidarın sınırlılığını sağlamada, hak ve özgürlüklerin güvencelerinin oluşturulmasında, kısaca liberal demokratik sistemin gerçekleştirilmesinde zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
Cumhuriyetin kuruluşunda anayasa yoluyla kurumsallaştırılan “makbul vatandaş” politikası, hangi toplumsal kesimleri dışladı ve anayasada nasıl kalıcı hale geldi?
Türkiye’de anayasalara tarihsel süreç açısından bakıldığında, cumhuriyetten bu yana bireylerin tek tipleştirilmesi politikasının izlendiği, başta anayasalar olmak üzere anayasa altı düzenlemelerin de bu doğrultuda bir zemin oluşturduğu görülmektedir. Siyasal koşullarla birlikte, yaratılan hukuksal düzen, giderek parçalanmış bir topluma neden olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yaşanan siyasal ortam, geliştirdiği tek tip, makbul vatandaş anlayışı nedeniyle dışta kalan kesimleri “ötekileştirmiş”tir. Bu yaklaşım biçimini, hukuksal düzen kurumsal hale getirmiştir. Bu anlamda, 1961 Anayasası da birey özgürlüklerine verdiği ağırlığa, özgürlükçü içeriğine rağmen, askeri vesayeti kurumsallaştırması bakımından, aslında toplumsal parçalanmışlığa hizmet etme yönünde önemli bir rol oynamıştır. 1961 Anayasası'nın uygulandığı dönem aynı zamanda bürokratik kastın tam olarak oturtulduğu dönem olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana oluşmuş askere dayalı bürokratik kast, bireyler düzeyinde de “modern” adlandırmayla makbul vatandaş tipini belirlemiş ve geliştirmiştir. Makbul vatandaş, Türk, sünni ve laik, Türkiye Cumhuriyeti’nin değerlerine ve Atatürk’ün belirlemiş olduğu ideolojiye bağlı vatandaş tipidir. Bu tipe uymayanlar, başta Kürtler, dinsel azınlıklar rejime tehdit olarak görülmüştür. 1982 Anayasası, tam da bu kesimlere karşı devletin korunması esası üzerine oturtulmuştur. Bu doğrultuda hukuksal düzenlemelerde ve uygulamada yasaklar esas olarak, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” bağlamında geliştirilmiştir. Özetle yürürlükteki anayasa ideolojik bir içerik taşımakta, farklılıkları reddetmektedir.
12 Eylül askeri cuntasının hazırladığı anayasanın ilk dört maddesinin “dokunulmaz” kabul edilmesi, demokratik değişimin önünde nasıl bir engel oluşturuyor?
Anayasayı ilk el olarak düzenleyen organ asli kurucu iktidardır, asli kurucu iktidar tarafından darbe sonrası hazırlanan anayasalar kural olarak sert anayasalardır ve değiştirilmesi zor şartlara bağlanır, değiştirilemez hükümler konabilir. Türev kurucu iktidar ise anayasayı anayasada belirtilen usule göre değiştirebilir. Burada bir ayrım yapmak gerekir, anayasacılığın temelini oluşturan özgürlükçü ve kapsayıcı içerik yönünde yapılacak değişikliklere hiçbir engel olamaz. Buna değiştirilemez maddeler de dahildir. Zaten değiştirilemezlik atfedilen hükümler esasen temenni niteliğindedir. Aksi halde tüm geleceği ipotek altına almış olursunuz. Burada sigorta olarak görülmesi gereken husus, tamamen anayasa ve hukuk dışına çıkılması durumunda anayasanın asgari güvenceye dönüşmesidir. Hukuk, çoğulcu demokrasi ve özgürlüklerin genişletilmesi yönünde yapılmak istenen değişiklikler için bir engel olmamalıdır. Mutlaka değiştirilemez ilkeler anılacaksa, devletin biçiminin Cumhuriyet olduğuna, insan haklarına dayalı oluşuna, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olduğuna değiştirilemezlik atfedilebilir. Anayasa’nın 2. maddesinde değiştirilemezler kapsamında bazı ifadeler zaten hukuksal olmayıp, norm tekniğine uygun içerikte değildir. “Toplumun huzuru, milli dayanışma” gibi.
2001 yılından itibaren Türkiye’de yepyeni anayasa tartışmaları hız kazanmıştı. Nitekim 2011’de TBMM Anayasa uzlaşma Komisyonu da yeni bir anayasa üzerine çalışmalarını uzun süre sürdürdü. Söz konusu dönemlerde değiştirilemez maddeler de tartışma konusuydu ve aynı zamanda çözüm sürecinin etkisiyle daha demokratik bir siyasal atmosfer hâkim olduğu için değiştirilemezlik atfedilen hükümler de kutsiyetini yitirmişti.
Çok kültürlü ve çok inançlı toplumlarda ortaya çıkan kapsayıcı anayasa örnekleri düşünüldüğünde, Türkiye’nin bu tür deneyimlerden ilham alacağı bir zemin var mı?
Şimdilik yok maalesef. Anayasalar, toplumların kültürel yapısını ve değerler düzlemini yansıtır. Siyasal ve toplumsal alanda ne talep ediliyorsa, anayasa da o talep doğrultusunda şekillenir. Örneğin, 1961 Anayasası, daha çoğulcu ve özgürlükçü bir toplum arayışı içinde hazırlanmış, askeri vesayet alanı dışında hak ve özgürlükleri esas alan bir zemine oturdu. 1982 Anayasası ise, otorite arayışıyla hazırlandı ve bu nedenle ilk halinden itibaren otoriter bir anayasa oldu.
Türkiye’de özgürlük, demokrasi ve hak bilincinin toplumun geneline yayılmasını engelleyen nedenler neler? Bunlar aşılmadan kapsayıcı bir demokratikleşme mümkün mü?
Demokrasi kültürünün gerçek anlamıyla yerleşmesi anayasa ve hukukun ötesinde bir konu. Siyaset bilimi, sosyoloji ve sosyal psikoloji alanlarını da içeren farklı disiplinlerin de konusu. Tarihsel nedenler ve toplumların travmaları bile bu bakımdan incelenmeli ve nedenler üzerine akıl yürütülmeli. Tüm bunlara ek olarak demokratik toplum esas olarak insan hakları bilincinin yerleştiği eğitimli bir toplumla mümkün. Türkiye bugüne dek demokratik adımlar bakımından da yukarıdan belirlemeler yoluyla, Batı demokrasilerinin taklit edildiği bir örnek oldu. Demokratik bir anayasa hedefiyle insan hakları ve demokrasi yönünde bir seferberlik iyi bir başlangıç olabilir. Bu olanak aynı zamanda toplumsal kutuplaşmaları aşmak için de kolaylaştırıcı olabilir. Kürt meselesinde kalıcı barışa yönelmek aynı zamanda demokratik özgürlükçü adımları getireceği için bir imkân olarak değerlendirilebilir. Tüm bunların topluma anlatılması da toplumsal barışı sağlamada kalıcı bir etki yaratabilir.
Farklı ülkelerdeki barış ve çözüm süreçlerine baktığımızda yararlanabileceğimiz temel dersler nelerdir?
Her barış ve çözüm süreci kendine özgü koşullarda ve dinamiklerde ortaya çıksa da başarıya götüren temel ilkelerde ve yapılan hatalarda ortaklıklar görülür. Bu deneyimlerin en belirgin ortak noktalarından biri, diyaloğun kesintisiz sürdürülmesidir. “Bisiklet teorisi” olarak ifade edilen bu yaklaşımda, süreç zaman zaman yavaşlasa bile durmaması başarıya götüren en temel prensiplerden biridir.
Ayrıca demokratik adımların atılması ve güven artırıcı önlemler, tüm örneklerde süreci hızlandırmıştır. Buna karşılık, karşı tarafı şeytanlaştıran bir dil kullanmak, tüm deneyimlerde hatalı bir tarz olarak ortaya çıkar. Bu tutumlardan kaçınmak gerekir.
Kürtlerin yalnızca bireysel haklar düzeyinde değil, kolektif varlıklarıyla da hukuk içinde yer alabilmesi için anayasal düzeyde hangi alanlarda değişiklik yapılması gerekir?
Çok kültürcü bir yaklaşımla hazırlanacak anayasa, aynı zamanda anayasal yurttaşlık temelinde eşit vatandaşlık olanağı yaratabilecektir. Anayasal yurttaşlık, bireyin devlete herhangi bir etnik, dinsel ya da dilsel v.s. bir özellikle değil, siyasi-hukuksal bağla bağlanması anlamına gelmektedir. Kürtler için anayasal yurttaşlığa ek olarak dilsel ve kültürel hakların da gerçek anlamıyla sağlanabildiği bir anayasal temel çözüm için büyük oranda yeterli olacaktır. Yerel demokrasinin gelişmesi ise, başta Kürtler olmak üzere tüm toplum kesimlerini kamu yönetimine katacak ve bu sayede demokratik bir alan yaratacaktır.
Toplumsal kesimlerin kendilerini güvende hissedeceği, rızaya dayalı bir anayasa hangi koşullarda mümkün olabilir? Bu değişikliğin AKP-MHP öncülüğünde yapılması mümkün mü?
Çok zor elbette. Ancak hangi saikle olursa olsun, bu konuların tartışmaya açılması önemlidir. Her zaman tartışmak, hiç tartışamamaktan iyidir. Tabuların yıkılması, farklılıkların meşruiyet kazanması önemli adımlardır. Gelişen barış ortamı doğru değerlendirilebilirse çok daha olumlu adımlar atılabilir. Türkiye’de çatışma çözümüne ilişkin süreç iki ana dinamik üzerinde inşa edilebilecek. Birincisi, aşamaları hızlandırabilecek nitelikte, uyumlu ve koşut hukuksal düzenlemeler. İkincisi ise toplumsallaşma. Meclis çatısı altında oluşmuş olan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”, bu iki dinamiği içeriğinde barındıran bir çalışma biçimi izledi ve o yönde bir ortak rapora ulaştı. Bu önemli bir başlangıç olarak değerlendirilebilirse ve özellikle hukuksal düzenlemeler yönünde cesur adımlar hız kazanabilirse, çatışmayı sonlandıracak bir tasarım ve devamında uygulanması olanakları ortaya çıkarılabilir.














