Migrantifa: Sadece göçmen değil, solcu

Dosya Haberleri —

8 Haziran 2021 Salı - 09:16

  • “Çoğunluğumuz burada doğduk, büyüdük. Sürekli ailelerimizin doğup büyüdüğü ülkelere bakarak siyaset yapmak çok kolay değil. Elbette bu ülkeler bizim önemli bir parçamız ama Almanya’da bir şeyler inşa etmemizin de önemli olduğunu düşünüyorum.”

OSMAN OĞUZ

 

Almanya’nın Hanau kentinde, 19 Şubat 2020’de 9 göçmenin ırkçı bir saldırıda yaşamını yitirmesinden bu yana birçok kentte “Migrantifa” çıkartmaları ya da yazılamaları ile “Migrantifa” yazılı tişörtler giymiş çoğunluğu genç göçmenler göze çarpıyor. Migrantifa, “göçmen” anlamına gelen “Migrant” sözcüğü ile Almanya’daki antifaşist mücadeleyi sembolize eden “Antifa” sözcüklerinin birleşimiyle elde edilmiş bir isim.

Başkent Berlin’in nüfusunun yüzde 35’ine tekabül eden 1 milyon 320 bin sakini, biyografisinde göç hikâyesi taşıyor. Özellikle Wedding, Neukölln ve Gesundbrunnen gibi semtler, farklı göçmen gruplarının renklerini vermesiyle özgün sosyopolitik özellikler gösteriyor. Bazı sokaklarda neredeyse yalnızca göçmenlerin işlettiği dükkânlar var; özellikle inşaat, temizlik gibi vasıfsız ve ucuz işçiliğin en yoğun olduğu sektörlerde çalışanların neredeyse tamamı da göçmenler. Hâl böyle olunca Berlin, ülkedeki göçmen öz örgütlülüklerinin yeni formu Migrantifa’nın da en güçlü bağları kurduğu kente dönüşüyor.

Kentte son iki yılda çok konuşulan birçok eylem düzenleyen Migrantifa Berlin, en son 1 Mayıs’ta çoğunluğu genç binlerce göçmeni sokağa çıkarması ile gündeme geldi. Leila, bu grubun üyelerinden biri. Üniversiteyi de bitirmiş olmasına rağmen bir firmada sekreter olarak çalışıyor ve bu kararını şu cümlelerle gerekçelendiriyor: “Sivil toplum örgütlerinde çalışamayacağımı anladım ve iş hayatım ile siyasi mücadeleyi birbirinden ayırıp mücadeleyi hayatımın odağına dönüştürmeye karar verdim.”

 

Hanau kırılması

Migrantifa’nın bütün ülkede aynı şeye tekabül eden merkezi bir yapı olmadığını, yerellerde farklı biçimlerde karşılık bulan bir “dalga” olduğunu vurgulayan Leila, Hanau’daki ırkçı saldırının bu dalgayı güçlendiren kırılmayı yarattığını söylüyor.

Leila, Almanya’da doğmuş, ailesi de üç nesildir Almanya’da yaşıyor. Bahsini ettiği “Hanau kırılmasını” kişisel olarak nasıl yaşadığını şu cümlelerle anlatıyor:

“Hanau’daki katliamdan sonraki gün uyandım ve bu ülkede hayatımız boyunca maruz kaldığımız ırkçı küfürler ve Nazi cinayetleri nedeniyle biriktirdiğimiz bütün acının artık ortaya çıktığını hissettim. İlk anda hissettiğim, bir güçsüzlüktü. Kendime soruyordum: Göçmenler yıllardır sağcıların hayatımıza kastettiğini, faşizmin güçlendiğini söylüyor, buna rağmen böyle bir şey nasıl yaşanabilir? Sanıyorum aynı güçsüzlük ve üzüntü duygusunu paylaşan çok fazla insan vardı. Hanau’da, yerinde bizim de olabileceğimiz dokuz insan, öylece, hiçbir sebep yokken öldürüldü. Katledilmelerinin tek nedeni, var olmalarıydı.

Almanya’da insan, bir göçmen olarak ırkçı sözlerle çok karşılaşıyor, artık buna alışkınım da; ama katliamı takip eden günlerde böylesi sözlere kesinlikle tahammül edemiyordum. Aynı günlerde Berlin’de göçmenlerin bir araya geldiğini, buluşmalar düzenlediklerini duydum. Ben de kendime, ‘Artık bir şeyler olmalı!’ diyordum. Sonrasında ortaya çıkan, kendimizi güçlendirme çalışmasıydı. Bu bana ve grubumuzdaki birçok kişiye katliamdan sonra hissettiğimiz güçsüzlük duygusunu aşmak ve kendimizi mücadele edebilir bir güce ulaştırmak konusunda yardımcı oldu. Böylece sadece, ‘Bu ülke bizden nefret ediyor ve bizi öldürmek istiyor’ deyip şikayet eden bir halde kalmıyoruz; ayrıca bir araya gelebileceğimizi ve birlikte mð ccadele edebileceğimizi, böylece yalnızlaşmayı ve güçsüzlüğü aşabileceğimizi görüyoruz.

Çoğumuz Almanya’da doğduk, büyüdük ama doğduğumuz yer, Hanau’daki terör saldırısı ardından artık aynı yer değildi. Elbette daha önce de eleştirilerimiz vardı ama Hanau, bardağı taşma noktasına getiren damla oldu. ‘Artık yeter, örgütlenmeliyiz’ dedik. NSU’yu, Solingen’i, Rostock-Lichtenhagen’i yaşadık; sağ terör, uzun süredir Almanya’da bir gelenek. Migrantifa ile de hedefimiz kendimizi bu teröre karşı örgütlemek ve korumak.”

 

Çoğunluğu Almanya’da doğdu

Leila’nın da söylediği gibi Migrantifa gruplarında bir araya gelenler, çok büyük oranda göçmenlerin Almanya’da doğup büyüyen çocukları. Almanya ile kurdukları ilişki de bu açıdan özgün bir ilişki. Kendilerini bir yandan ailelerinin geldiği ülkeye ama diğer yandan da Almanya’ya bağlı hissediyor; bazen bu iki bağ arasında sıkışıp kalıyor, bazen bağlardan birini öne çıkarıyorlar. Leila, “Burada doğup büyüyenler için sürekli ailelerinin doğup büyüdüğü ülkeye bakarak siyaset yapmak, çok kolay değil; çünkü biz orada doğmadık, yaşamadık. Elbette bu ülkeler bizim bir parçamız, hem de çok önemli bir parçamız ama ben, burada, Almanya’da bir şeyler inşa etmemizin de çok önemli olduğunu düş  ünüyorum. Böyle düşünen çok insan da var” diyor.

 

‘Post-göçmenlik’ ayrımı

Bu ayrım noktası, “göçmen” sözcüğünün işaret ettiği deneyimlerle ilgili de bir farklılığa, sözümona bir “post-göçmenliğe” işaret ediyor. Leila, ailesinin üç nesildir Almanya’da olduğunu işaret ediyor ve ekliyor: “Biz ‘göçmen’ sözcüğünü kullanıyoruz, çünkü sürekli yabancı olarak tasnif edildiğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Vurguladığımız şey, aslında göçün kendisi değil, göçmenin nasıl tasvir edildiği. Keza ne zaman göç ettiğiniz ya da göç edip etmediğiniz bu noktada önemini yitiriyor; toplumun sizi nasıl konumlandırdığı önem kazanıyor. Ben, ailem üç nesildir burada yaşamasına rağmen, ne kadar sık ‘Pis yabancı!’ küfrüne maruz kaldığı  mın sayısını bilmiyorum. Bu, birçoğumuz için bir gerçeklik olmasına rağmen sanki meselemiz, isteğimiz Alman olmaya çalışmak, Almanlaşmakmış gibi de yapmak istemiyoruz. Bu nedenle de kendimizi göçmen olarak tanımlıyoruz.”

 

  • “Migrantifa Berlin olarak beyaz Almanların çoğunlukta olduğu sol gruplarla da birlikte çalışıyoruz ve bunun ön şartı, göz hizasında bir iletişim. Şimdi böyle bir iletişim kurmanın daha kolay olduğunu görüyoruz; çünkü biz de bir politik güç olarak algılanıyoruz.”

 

‘Aynı anda solcuyuz’

Ne var ki “göçmen”, çok çeşitli bağlamlardan ve politik çizgilerden gelen insanları kapsayan, oldukça geniş bir kategori. Dolayısıyla bir politik hareketi yalnızca “göçmen öz örgütü” tamlaması ile tanımlamak imkânı bulunmuyor. Leila, “Biz sadece göçmen değiliz, aynı anda solcuyuz” diyor ve devam ediyor: “Biz sadece Almanya’daki faşizme değil, ailelerimizin geldiği ülkelerdeki faşizme de karşıyız. Mesela Kürt meselesi söz konusu olduğunda bizim için ezilenlerin safında olduğumuz ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni desteklediğimiz oldukça açıktır. Bizim göçmen öz örgütlülüğümüz, hiçbir durumda Türk faşistlerinin safında durmaz; bu zaten solcu bir politika da olmaz. Burada doğmuş büyümüş olsak da  kendini yalnızca buraya kapatmış solcular değiliz; başka ülkelerdeki çatışmalarda da biz ezilenlerin ve ilericilerin safındayız.”

 

Neoliberal ‘çeşitlilik’

Grubun solculuğu, Almanya’da göçmenlerin hakları ya da “entegrasyonu” için çalışmalar yapan kurumlara dair tartışmalarda aldıkları tutum ile de ortaya çıkıyor. Migrantifa Berlin, şu günlerde birçok devlet kurumu ve büyük şirketin de sahiplenip reklam malzemesi yaptığı neoliberal “çeşitlilik” (“diversity”) konseptine cepheden karşı çıkıyor. Bu pozisyonun altını çizen son eylem, 1 Mayıs’ta en ön safta “Pastadan bir dilim değil, herkes için baklava!” pankartının taşınması oldu. İlk olarak Neukölln’de yapılan bir eylemde, Migrantifa adına yapılan konuşmada kullanılan ve yüzlerce kişinin heyecanlı alkışları ile karşılanan cümle, şimdilerde grubun en meşhur sloganlarından birine dönüştü.

Leila, sloganın bir taraftan Almanya’nın entegrasyon politikasını, diğer taraftan ise göçmenlerden bazılarına “yükselme izni” veren kapitalist sistemi hedef aldığını söylüyor. “Keza günün sonunda kapitalizmin bazılarımıza teklif ettiği bu yükselmenin çoğumuzun aşağıda kalması pahasına olduğunu biliyoruz” diyen Leila, devam ediyor: “Devlet kurumlarında ya da firmalarda göçmen temsilinin güçlenmesinin göçmenlerin çoğunun hayat koşullarının düzelmesini sağlayabileceğini düşünmüyoruz; keza bu, kapitalist sistemin sömürü ilişkilerinde herhangi bir şey değiştirmiyor. Almanya’da göçmenlerin herkesten fazla sömürüldüğünü, en kötü işleri yaptıklarını ve ayrıca iş güc ünün ucuz tutulması için de kullanılan işsizlerin çoğunu oluşturduklarını biliyoruz. Bu bağlamda biz, ‘pastadan bir dilim’, yani aramızdan çıkacak bazılarına sunulan ‘kariyer basamaklarını’ istemiyoruz. Biz, hepimizin bir araya gelmesinin ve sınıf mücadelesi yürütmesinin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Herkesin sistemin vereceği kırıntıların peşine düştüğü bir durumu kabul etmiyoruz.”

 

Entegrasyon mu, karşıtlık mı?

Leila, “Migrantifa ortaya çıkana Almanya’daki ırkçılık karşıtı hareket, tüm özneleriyle olmasa da çoğunlukla kendini devletin desteğine ve entegrasyona göre belirleyen, kapitalizmle kolay uyum sağlayabilecek işler yapan bir hareket oldu” tespitini yapıyor. Bu hareketin çoklukla, “kendisini çelişkiye göre geliştiren” bir hareket olmadığını ve “Polis içinde birkaç ‘Kanacke’* daha olursa polis daha iyi bir hale gelir” gibi tavırların ortaya çıktığını hatırlatan Leila, devam ediyor: “Biz ise o noktada, ‘Polisin bu toplumdaki fonksiyonu nedir? Kapitalist sistemde polis hangi rolü oynuyor?’ gibi soruları soruyoruz.”

Peki Almanya bir gün göçmen kökenli bir başbakana sahip olsa iyi olmaz mıydı? Leila, bunun hiçbir önemli değişiklik sağlamayacağını düşünüyor ve ülkenin en meşhur göçmen politikacılarından Yeşiller Partili Cem Özdemir’i örnek gösteriyor: “Daha çok kısa süre önce oldukça ırkçı bir sözle gündeme gelen Cem Özdemir’i görüyoruz. Onun göçmenlerin çıkarlarını temsil ettiğini söylemek mümkün değil; karşımızdaki, tam bir Alman! Mesela onun gibi bir göçmen Almanya’nın başbakanı olsa, ben Almanya’nın daha iyi bir yere dönüşebileceğini sanmıyorum.”

 

 

  • “Migrantifa sayesinde sadece şikayet eden bir halde kalmıyoruz; bir araya gelebileceğimizi ve birlikte mücadele edebileceğimizi, böylece yalnızlaşmayı ve güçsüzlüğü aşabileceğimizi görüyoruz. Hanau, bardağı taşıran damla oldu.”

 

Aktivizmle sınırlı kalmadan

Yeni göçmen hareketleri, bazen “aşırı akademik” olmak ile, göçmenlerin en yoksullarına ulaşamamak ile de eleştiriyor. Leila, bunun haklı bir eleştiri olduğunu ama akademik geçmişi olanların hareketteki ağırlığını aşmak için çaba gösterdiklerini söylüyor. “Önemli olan kendimize şu soruları sormamız: Kiminle birlikte mücadele etmek istiyoruz? Kendimizi daha çok küçük burjuva bir akademik çevreye göre mi şekillendiriyoruz, yoksa mesela komşularımızı ziyaret edip baskı gören kardeşlerimize ulaşmaya mı çalışıyoruz?” diyen Leila, halihazırda da Berlin’in semtlerinde yaptıkları çalışmalarla bu durumu aşmak yolunda olduklarını anlatıyor. Özellikle Neukölln ve Kreuzberg semtlerinde dükkanları  ziyaret ettiklerini ve iki haftada bir zor durumdaki göçmenler için yemek dağıttıklarını anlatan Leila, ekliyor: “Bunlar elbette geliştirilmesi gereken çalışmalar. Halen yeni bir grubuz ve bu siyaset yapma biçimini giderek daha sağlam inşa etmeye çalışıyoruz. Son dönemlerde buna çok vurgu yapmış olsak da sadece aktivizmle sınırlı kalan bir siyaset yapmak istemiyoruz.”

 

Alman solu ile ilişkiler

Peki Migrantifa Berlin, solcu bir hareket olarak, neden doğrudan kentteki sol gruplar içinde örgütlenmiyor da bağımsız bir örgütlenmeye ihtiyaç duyuluyor? Leila, bu gereksinimi şöyle açıklıyor: “Birçoğumuz beyaz Almanların domine ettiği sol çevrelerde kendimizi bulamadık. Bu gruplar içinde aktiftik ama ciddiye alınmadığımızı fark ettik. Söylediklerimiz halı altına süpürülüyordu ve bahsini ettiğin baskınlık aşılamıyordu. Bu duruma tek tek kişiler olarak karşı çıkmak da kolay değildi. Migrantifa Berlin olarak beyazların ağırlıkta olduğu sol gruplarla da birlikte çalışıyoruz ve bizim için birlikte çalışmanın ön şartı, göz hizasında bir iletişim. Şimdi böyle bir iletişim kurmanı  n daha kolay olduğunu görüyoruz; çünkü biz de bir politik güç olarak algılanıyoruz. Elbette çok yeni bir grup olarak bu meşruluğumuzu sol içinde de kazanmamız gerekiyordu.”

 

Semtlerde kökler bulmuş bir siyasi mücadele

Son 1 Mayıs’ta binlerce göçmeni sokağa çıkarması ile dikkatleri üzerine çeken Migrantifa Berlin, bugüne kadar cemiyet örgütleri dışında, “göçmen” kimliklerinden kaynaklanan çelişkiler nedeniyle çok az bir araya gelmiş gençleri bir araya getiriyor ve bu özelliğiyle büyük bir potansiyele de işaret ediyor. Bu hareketin, şimdiye kadar ırkçılık karşıtı çalışmalarda sıklıkla görüldüğü üzere “sosyal hizmetin” devlet ya da vakıf fonlarıyla ayakta kalabilen bir dalı değil, kendi öz dinamikleriyle büyümeye ve böylece radikalliğini muhafaza etmeye çalışması da önemli bir özellik olarak öne çıkıyor. Farklı bağlamlardan birçok insanın bir araya gelmesi de harekete, taşıdığı persp ektifler ve olanaklar açısından bir zenginlik sunuyor.

Leila, göçmen gençler içinde bir “Artık yeter” deme tavrı oluştuğuna ve bunun olanaklar sunduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor: “Aktivizmin ötesine geçen, uzun erimli vizyonları olan ve özellikle de semtlerde kökler bulmuş bir siyasi mücadele ortaya koymak istiyoruz.”

 

* “Kanacke”, Almanya’da özellikle Ortadoğulu göçmenler için aşağılayıcı bir tonda kullanılan bir sözcük. Birçok göçmen, “Kanacke” sözcüğünü direnişçi bir bağlamda üstlenerek politik literatürüne dahil ediyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.