Newroz yol gösterdi: Tecride toplumsal direniş

Dosya Haberleri —

2 Nisan 2021 Cuma - 23:00

  • “İmralı, inkar ve imhası hedeflenen Kürt kimliğinin baskılanma merkezlerinden biridir ancak buna karşıt olarak Sayın Öcalan şahsında Kürt kimliğinin varlığının ve Türkiye toplumunun ve Ortadoğu halklarının bir arada yaşama iradesinin büyüdüğü, direndiği bir sahadır.”

DENİZ YILDIZ

 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit 22 yıldır aralıksız bir şekilde sürdürülüyor. Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesine 20 Temmuz 2016 tarihinden bu yana dört kez altışar aylık yasaklama getirildi. En son 23 Eylül 2020’de Öcalan ve yanında bulunan tutuklular Hayri Konar, Veysi Aktaş ve Hamili Yıldırım’a Bursa Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine Bursa 2’nci İnfaz Hakimliği, 6 aylık avukat yasağı getirdi. Verilen 6 aylık yasaklama kararlarında 2005-2009 yılları arasında verilen hücre cezaları ile Öcalan’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne sunduğu 156 sayfalık “Yol Haritası” gerekçe gösterildi.

Kürt Halk Önderi Öcalan, fiilen yasaklanan telefonla iletişim hakkını ise 15 Şubat 1999’dan bugüne kadar yalnızca iki kez kullanabildi. İlk defa salgından dolayı oluşan kaygılar nedeniyle 27 Nisan 2020 yılında telefonla görüşme hakkını kullanabilen Öcalan’a daha sonra altı aylık telefon görüş yasağı getirildi ve kısıtlama kararının İmralı F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü İdare ve Gözlem Kurulu Başkanlığı tarafından 7 Eylül’de alındığı öğrenildi.

Öcalan ile kardeşinin ikinci telefon görüşmesi ise 25 Mart 2021’de, 14 Mart’ta sosyal medyada Öcalan’ın sağlık ve güvenlik durumuna ilişkin paylaşılan iddialar üzerine gerçekleşti ancak yarıda kesilen bu görüşme, sadece dört dakika sürdü. Görüşmenin yarıda kesilmesi kamuoyunda Öcalan’ın koşullarına ilişkin kaygıları artırırken, avukatları Öcalan’la görüşme için başvurular yapmaya devam ediyor. Son başvurulara henüz bir yanıt verilmiş değil. 

Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Cengiz Yürekli, Öcalan üzerindeki tecrit, son dönemde çıkan iddialar ve telefon görüşmesinin yarıda kesilmesine ilişkin sorularımızı yanıtladı.  

 

Öncelikle İmralı’da 22 yıldır devam eden tecridi bir “sistem” olarak tanımlıyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz? 

İmralı, mevcut hukuk sistemlerinin dışında konumlanan ve diğer infaz sistemlerinden farklılık oluşturan, kendine özgü yanları olan bir sistem. Ailenin, avukatın giremediği, mektup dahi yazılmasına müsaade edilmeyen, ne dışarıdan içeriye ne de içeriden dışarıya haber ulaştırılabilen, mutlak bilgi yokluğuyla tanımlanan bir cezaevi bu. Gerek tabi olduğu ulusal mevzuat gerekse de uygulama sınırları içinde bulunduğu Avrupa hukuk sisteminde bu durum için bir tanım bulunmuyor. Bu sistem, Sayın Öcalan’a özel inşa edilmiş, hukuktan ziyade politik menfaatlerin belirleyici olduğu, tecridi merkezine alan bir çeşit hukuk dışı, gri alan yaratıyor.

Öcalan’ın bütün dünyanın gözleri önünde, temsil ettiği toplumsal değerler ve sahip olduğu kimlik nedeniyle bir adanın ortasında dış dünyadan yalıtılmış bir şekilde, hücre hapsinde 22 yılını geçirmiş olması, hukuk, ahlak ya da böyle başka bir kavramla izah edilemez. Burada söz konusu olan, egemen dünya sisteminin talan ve savaş merkezli politikasını devam ettirmek için üzerinde uzlaştığı bir sistemdir. Aksi takdirde modern demokrasinin ve pozitif hukukun sözümona tepe noktasını yaşadığı bir çağda böylesi bir sistemin varlığı söz konusu olamazdı.

Özcesi İmralı, şovenizmden, çatışma ve çözümsüzlükten beslenen talan sisteminin ürünüdür. Bu nedenle İmralı, inkar ve imhası hedeflenen Kürt kimliğinin baskılanma merkezlerinden biridir. İmralı tecrit sistemi, yeryüzünün en kadim halklarından birinin varlığını inkar eden, kimliğini, dilini, kültürünü yok sayan ve bunun için katliamlardan sakınmayan bir dünya konseptinin Kürt’e reva gördüğü sistemin adı oluyor. Ancak buna karşıt olarak Sayın Öcalan şahsında Kürt kimliğinin varlığının, Türkiye toplumunun ve Ortadoğu halklarının bir arada yaşama iradesinin büyüdüğü, direndiği bir saha da oluyor.  

 

Öcalan’ın kendini ifade etmesinin yolları neden kapatılıyor? 

Sayın Öcalan ulusal mevzuata göre ağırlaştırılmış müebbet statüsünde hükümlüdür. Herkes gibi yurttaşlık haklarına sahiptir ve anayasal güvence altındadır. Hükümlü olması, bu gerçeği ortadan kaldırmıyor. Değil kendisini ifade etme kanallarının kapatılması, bilakis bu kanalların açık tutulması için her türlü tedbirin alınması, pozitif çabanın sergilenmesi gerekir. Bu çaba devletin asli sorumluluğudur. Olması gereken budur. Görünürde Sayın Öcalan’a uygulanan tecride dayanak olarak gösterilen kararların aldatmaya dönük olduğunu, hukuksuz olduğunu, ulusal ve uluslararası yargı mekanizmaları, idari merciler dahil olmak üzere bütün muhataplar biliyor. Yani mevcut durum, disiplin cezası, mahkeme kararı, idare kararı gibi şeylerle açıklanabilir bir durum değil. Burada esas mevzu, Sayın Öcalan’ın düşüncelerinin, öngörülerinin, tespitlerinin ve hatta sesinin, görüntüsünün dışarıya yansımaması isteği ile ilgili. Bu kadar gayriinsani, çağdışı bir yaklaşım ile ne amaçlandığı önemli. Türkiye’nin ve hatta genel olarak bu coğrafyanın yapısal sorunu Kürt sorunudur. Kürt sorunu çözümsüz kaldıkça demokrasinin gelişmesi ihtimal dahilinde değil. Bu koşullarda şovenizm ve popülizmle iradesi sakatlanan halkların birbirini boğazlaması, açlık sınırında tutulması, ancak buna rağmen rant ve soygun sisteminin kendince sorunsuz ilerlemesi, birilerine menfaat sağlaması mümkün oluyor.  

 

Bu politikaya karşı Öcalan nasıl bir yol izliyor?  

Sayın Öcalan’ın yüzü, tarihin de defalarca teyit ettiği üzere, çözümsüzlükten beslenen bu politikanın tasfiyesi için topluma, insanlığa dönük ve bir çaba içerisinde. Abartısız olarak diyebilirim ki Öcalan, bu politikaya karşı gerçekçi ve uygulanabilir projelere sahip ender bir pozisyondadır. Onun bu pozisyonu, sistem sahiplerini elbette rahatsız ediyor. Ayrıca halkların tarihsel ve güncel hafızasında Sayın Öcalan, bu pozisyonuyla baskının karşısında bir toplumsal değerler bütününü sembolize ediyor. Bu sebeple bu toplumsal hafızanın yıkılması, tahrip edilmesi, çözümsüzlükten, çatışmadan, şovenizmden beslenen politikanın bekası için mecburi görünüyor. Sayın Öcalan’ın on beş yıl boyunca tek kare fotoğrafının dahi verilmemesi, yıllar boyunca sağlığına, yaşamına dair bilginin engellenmesi ve benzeri hususlar hepsi toplumsal hafızanın yıkımına dönük. Sayın Öcalan’ı unutturarak, bir çeşit toplumu savunmasız ve saldırıya açık bırakma politikası oluyor bu. 

 

Geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesaplarından Öcalan’ın sağlık ve güvenlik koşullarına ilişkin çeşitli iddialar ortaya atıldı. Ne tür kaygılarınız var?

Söz konusu Sayın Öcalan olunca ve mutlak tecrit koşullarının varlığı nedeniyle bu bilgilerin hepsi büyük ciddiyet taşıyor. Öyle yüzeysel ele alma gibi bir durumumuz yok. Buna denk bir çaba içerisinde hukuki çerçevede başvurularımız oldu, sorumlular ile görüşme taleplerimiz oldu. Demokratik kamuoyunun yüksek bir duyarlılığı ve Sayın Öcalan ile derhal görüşülmesine dair talebi oldu. 27 Nisan 2020’den beri Sayın Öcalan’dan hiçbir şekilde haber alamama durumumuz vardı. Bu bir yıllık zaman zarfında İmralı’da ne gibi olaylar gerçekleşti, sağlık durumları nasıldır, yaşam koşulları ne durumdadır? Misal temiz havaya, doktora, yeterli gıdaya erişimleri var mıdır? Bunlar hakkında hiçbir bilgimiz olmadığı gibi fikir yürütme koşullarımız da yok. Yani mevcut tecrit ve mutlak bilgi yokluğunun varlığında her türlü ihtimale açık olan bir durum var.  

  • “Newroz’daki sahiplenme, Sayın Öcalan’a dair hiçbir gelişmenin sıradan karşılanmayacağını tekrar gösterdi. Telefon görüşmesine de bu gerçeklik karşısında, toplumsal direnişin önünü alma yöntemi olarak müsaade edildi. Tecridin kaldırılmasını toplumsal bir talep olarak örgütlemenin gerekliliği yeniden ortaya çıktı.”

Peki bu tür bilgilere dayanak olan şey nedir? 

Bu tür bilgilere dayanak oluşturan şey de bu tecridin devam ettirilmesi. Her ne kadar şu an için toplum reflekslerini ölçmeye dönük girişimler olsa da mutlak tecrit devam ettiği sürece bu bilgilere her zaman zemin sunulacaktır. Bu bilgilerin bu denli karşılık bulmasının bir sebebi, idarenin hiçbir yasal dayanağı yokken İmralı’ya bilgi giriş çıkışını ısrarla kapatmasıdır. Bunun bir izahı yok. O nedenle tecrit ile bu tarz bilgilerin dolaşıma sokulması aynı politikanın ürünüdür. Zaten tahminimce Sayın Öcalan’ın “Tehlikenin farkında mısınız” diyerek yapmış olduğu uyarı da bu politikayı bilince çıkarma amacını taşıyordu. Bunun tek çözümü hukukun uygulanması, yasada tanımlı hakların herkes gibi amasız, fakatsız uygulanmasıdır. Aksi takdirde bilgiye erişimin olmadığı her saniye, İmralı tecrit sisteminde tutulan Sayın Öcalan ve diğer müvekkillerimiz için her ihtimali düşünmek durumundayız. Keza bu tutum yetkilileri ve sorumluları zan altında bırakan, sorumlu kılan bir durumu da beraberinde getiriyor. 

 

Bu iddiaların ardından Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanlığı, CPT ve Bursa İnfaz Hakimliğine başvuru yaptınız. Bu konuda size herhangi bir dönüş oldu mu? 

Yaptığımız başvurular neticesinde tarafımıza herhangi bir dönüş olmadı. Hem aile ve avukat ziyaretleri için başvurularımız oldu hem de mevcut tecrit durumunun hukuksuzluğunu kapsamlı gerekçe ve örnekleriyle ortaya koyan, bunun ortadan kaldırılması ve bütün hakların ayrımsız sağlanması için başvurularımız, taleplerimiz oldu. Ancak Savcılığın kamuoyuna açık olarak yapmış olduğu bilgilendirmenin dışında tarafımıza gelen herhangi bir cevap yok. 

 

23 Eylül 2020’de Öcalan’ın kaleme aldığı “Yol Haritası” gerekçe gösterilerek 6 aylık avukat yasağı verildi. Mart ayı sonu itibarı ile biten bu yasak sonrası yaptığınız başvurulara herhangi bir cevap veriliyor mu?

Yaptığımız başvurulara herhangi bir cevap verilmiyor. Yeni bir yasak kararının var olup olmadığı konusunda da bilgimiz yok. Ancak bu çok da önem arz etmiyor. Neticede görüştürmeme halinin hukuksal dayanağı yok. Bu kararlar, AİHM ve CPT gibi uluslararası yargı ve denetim mekanizmalarının nezdinde yasallık oluşturmak için, her şeyin hukuka uygun olduğu izlenimini yaratmak için alınan kararlar. Yoksa görüştürmeme için bir gerekçe veya karara ihtiyaç duyulmuyor. Daha önce beş yıl boyunca hiçbir karar olmaksızın gemi bozuk, hava uygun değil gibi gerekçelerle görüşmeler yaptırılmıyordu. 2016’dan 2018’e kadar iki yıl boyunca tek karar ile mektup, telefon, avukat, aile bütün temas hakları engellendi. O nedenle kararların görüştürme veya görüştürmeme konusuna bir etkisi yok. Zaten avukat yasağının uygulanması da mevcut yasaya uygun değil. Her şeyden önce yasak için gerekçe oluşturan Yol Haritası 2009 yılına ait ve AİHM’e hitaben kaleme alınmıştır. Aleni, mahkemeye yapılan bir başvurudur yani, yasağa konu olamaz. Kaldı ki bir fiilden bir kere yasak getirebilirsiniz. Onun da ötesi yasak kararının uygulanma prosedürü yasada tanımlıdır, bu prosedür de uygulanmıyor. Ayrıca 2019 yılında açlık grevleriyle beraber gelişen toplumsal hassasiyet neticesinde, “Bu yasak hukuka aykırıdır” diyerek yasağı kaldıran mahkeme tekraren yasak kararını onayladı. Özcesi kararın yargı makamına ait olması, o karara hukuksallık kazandırmıyor. Şu an için yaptığımız başvurulara cevap verilmiyor oluşu da aslında yasak halinin başka bir uygulaması oluyor. Bahsettiğimiz Yol Haritası’nın devlet heyetiyle yapılan görüşmeler neticesinde Sayın Öcalan tarafından hazırlanan, Kürt sorununun tarihsel arka planını ve çözüm seçeneklerini konu alan bir sunum niteliği de var. Bu sunumun Sayın Öcalan ile görüşme yasaklarına konu edilmesi, çözüm iradesine dönük bir tavrı sergiliyor aslında. Tecridin niçin uygulandığını açığa çıkarıyor, Sayın Öcalan’ın çözümde ısrar eden tutumuna mutlak tecrit uygulaması ile cevap veriliyor. Konuyu yasak kararlarından ziyade bu şekilde ele almak daha anlaşılır olur. 

 

Kamuoyunda artan tepkiler sonrası Öcalan, kardeşi Mehmet Öcalan ile 5 dakikalık bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. 22 yıl aradan sonra ikinci kez gerçekleştirilen bu görüşme hangi şart ve koşullarda gerçekleşti? 

Gerek rutin gerekse de korona sebebiyle istisnai telefon hakkının kullandırılması için taleplerimiz vardı. Taleplerimiz “Yasak kararı var” diye reddedilirken bu telefon hakkı hangi yasal dayanak ile gerekçelendirildi, bilemiyoruz. Aileler aranarak bulundukları bölgede adliyelere gelerek oradaki savcılık odalarında savcılığa ait telefonlarla görüşme yapılacağı haber veriliyor. Daha önceki 27 Nisan 2020 tarihli görüşme de bu şekilde olmuştu. Bu tarz bir uygulama, yalnızca İmralı’ya özgü. Yönetmelikte ve diğer ilgili mevzuatta böyle bir uygulama olmadığı gibi başka örneği de bulunmuyor. Bu sebeplerle bu uygulamanın hukuksal karşılığı yok. Ayrıca esas olan yüz yüze temasın sağlanması, aile ve avukat ziyaretlerinin fiziki olarak gerçekleşmesidir. Bu temel prensiptir. Telefon ve yazışma hakları önemli olmakla beraber tali öğelerdir. Fiziki temasın yanı sıra destekleyici olarak ya da rutin gerçekleşen ziyaretlerin aksaması durumunda bir tazmin mekanizması olarak kullanılırsa anlam ifade eder. Yoksa diğer hakların yerine ikame edilmesi mümkün değil. Bu nedenlerle yasada yer almayan, yasal hakkın kullanımından ziyade aleyhe bir uygulama oluyor. 

Bu görüşme, İmralı’dan hiçbir şekilde haber alamadığımız, müvekkillerimizin fiziki ve ruhsal durumları, maruz kaldıkları infaz uygulamaları hakkında bilgiye sahip olmadığımız bir yıllık süreden sonra gerçekleşti. Böylesi bir durumla eş zamanlı olarak Sayın Öcalan’ın yaşamına dair bilgilerin de dolaşıma sokulduğu bir dönem oluyor aynı zamanda. Sayın Öcalan’ın görüşmesi çok kısa bir süre sonra tam olarak bilmediğimiz bir sebeple kesilmiş. Sayın Hamili Yıldırım’ın yapmış olduğu kısa görüşmenin haricinde diğer müvekkillerimizin de tecrit durumunu protesto ettikleri gerekçesiyle telefona çıkmadıkları iletilmiştir. Hukuken karşılığı olmayan bir şekilde, İmralı’da her ihtimale zemin sunan mutlak bilgi yokluğunda, toplumsal hassasiyetin üst noktada olduğu bir zamanda bu uygulama devreye konuyor. Ancak Sayın Öcalan, görüşmenin gerçekleşebildiği kısa zaman aralığında hukuka aykırı bu tutumu kabul etmediğini belirtmiştir. Sayın Öcalan, hiçbir yasal hak tanınmaksızın ancak olağanüstü süreçlerde kamuoyu hassasiyetinin sonucunda görüşmenin yapılıyor olmasını tehlikeli bulduğunu ifade etmiştir. Yıllara yayılan süre boyunca yasal hakkı olmasına rağmen neden aile ve avukat ziyaretlerinin engellendiği, tek kelime dahi mektup yazmasına müsaade edilmediği ya da rutin olarak telefon ile niye görüştürülmediği hakikaten izaha muhtaç. Orada yaşanan gelişmelerden nasıl haberdar olunacak? Tecridin öz olarak kişiyi tüketmesinin yanı sıra kamuoyunun da hafızasını tahrip etmek gibi bir rolü var. Gerçek buyken mevcut tecrit durumunun kabul edilmesi mümkün değil. Gerek avukat gerekse de aile ziyaretleri başta olmak üzere Sayın Öcalan’ın ve diğer müvekkillerimizin bütün yasal haklarının sağlanması gerekir. Mevcut tutumun varlığı, oradaki koşulları her daim şaibeli kılacak, yetkilileri zan altında tutacaktır. Bu tutum Sayın Öcalan’ın fiziki varlığına dönük negatif bir yaklaşım olduğu gibi Kürt sorununun çözümsüzlüğüne dönük de bir politika tercihidir. Sayın Öcalan’ın kabul etmeyerek teşhir ettiği politika bu oluyor. Bir yönüyle kamuoyuna yönelik İmralı tecridini doğru değerlendirmeye ve mücadele etmeye çağrı anlamını taşıyor. 

 

Bu görüşmenin Newroz’da milyonlarca kişinin Öcalan’ı sahiplenmesinin hemen ardından gelmesi sizce bir tesadüf müydü? 

Kesinlikle tesadüf değil. 2015 yılından beridir toplum üzerinde büyük bir baskı durumu var. Bu baskının kendini en çok görünür kıldığı yerlerden biri İmralı. İnkar siyasetinin ve tasfiye konseptinin başarı düzeyini görmek için bir çeşit nabız yoklamaydı aslında. Toplumun özgürlük ve demokrasi taleplerinden geri adım atıp atmadığını gözlemleme arayışıydı bir şekilde. 8 Mart ve Newroz etkinliklerinin yasal olarak yasaklanmamasının amacı, öngörülemez bir kırılmayı tetiklememek olduğu kadar, uygulanan baskı siyasetinin başarı düzeyini ölçmekle de ilgili. Bununla beraber HDP’ye kapatma davası açılması, vekilliklerin düşürülmesinin de bu süreçte geliştirilmesi, “Birden çok saldırı yapar, yorgun düşürür, tepkisiz bırakırız, elbet birinden sonuç alırız” mantığının da ürünüydü. Sayın Öcalan’a ilişkin haberlerin dolaşıma sokulması da bu siyasetten bağımsız ele alınamaz. Ancak Newroz’da oluşan büyük kitlesellik ve sahiplenme düzeyi, Sayın Öcalan’a dair olası hiçbir gelişmenin sıradan karşılanmayacağını tekrar gösterdi. Açığa çıkan bu gerçeklik karşısında toplumsal direnişin önünü alma yöntemi olarak telefona müsaade edildi. Özcesi, bu telefona müsaade edilmesi, yürütülen kirli siyasetin başarısızlığı anlamına da geliyor. Sayın Öcalan da bu kirli siyaseti tehlikeli olarak değerlendirmiş ve kabul etmeyeceğini belirtmiştir. 

 

  • “Yol Haritası, Sayın Öcalan tarafından hazırlanan, Kürt sorununun arkaplanını ve çözüm seçeneklerini konu alan bir sunum. Bunun görüş yasaklarına konu edilmesi, çözüm iradesine dönük tavrı sergiliyor. Bu, tecridin neden uygulandığını açığa çıkarıyor.”

 

Yaptığınız tüm başvurular yanıtsız bırakılıyor, ne yapmayı düşünüyorsunuz? 

Hukuki temsil ve mesleki sorumluluğumuz gereğince adli ve idari makamlara, yargı mercilerine, ulusal ve uluslararası mekanizmalara birçok başvuruda bulunduk, bulunacağız. Pozitif hukukun elverdiği bütün sınırları bu anlamıyla zorluyoruz. Ancak uluslararası bir sistem olan İmralı hukuksuzluğuna karşı bu yönüyle sonuç almanın pek de mümkün olmadığını da söylemek lazım. Hala hafızalardadır: 2019 yılında CPT’yi getirten de, yasak kararının kalktığının Bakanlık tarafından kamuoyuna deklare edilmesini sağlayan da toplumsal kabul etmeme halinin sonucuydu. Bu yıl Newroz’da ortaya çıkan sahiplenme düzeyi sonucunda telefona müsaade edilmesi de bunu bir daha gösterdi. Bu nedenle tecridin kaldırılmasını toplumsal bir talep olarak örgütlemenin gerekliliği açığa çıkıyor. Bu konuda en büyük görev ve sorumluluk demokratik kamuoyunun öncülerine düşüyor. Şiddet ve çatışma üreten bu sistemden rahatsız olan, ifade özgürlüğünün yok sayılmasını, örgütlenme özgürlüğünün tanınmamasını, demokrasinin yok edilmesini dert eden, yaşanan sefaleti, ekonomik krizi gerçekten sorun olarak gören herkesin siyasal yelpazenin neresinde yer aldığına bakmaksızın İmralı tecrit sistemine karşı sesini yükseltmesi gerekiyor. Bu toplumun, bu coğrafyanın Sayın Öcalan’ın fikirlerine ve çözüm gücüne ihtiyacı var. Hatta tecridin aralanması tek başına yeterli değil, İmralı sisteminin bütünen kaldırılması için mücadele etmek gerekir. İmralı hukuksuzluğu var olduğu sürece mevcut sorunların istikrarlı bir çözümü de asla olmayacak. Tarih bunu gerekçeleriyle beraber defalarca gösterdi. Devletin kendi hukukuna uymasını talep etmek, en temel anayasal haktır, yurttaşlık görevidir. Bunun bilgisi ve bilincinde olan herkesin her şeyden önce kendi özgürlüğü, kendi hakları için İmralı tecrit sistemine karşı çıkması gerekir. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.