- Bêrîtan, kuralları başkaları tarafından koyulmuş bir dünyanın sunduğu konforlu sınırları reddederek, kendi hakikatini arayacağı çetin yolları seçti. Bu seçim, sadece bir mekan değişimi değil, köklü bir zihinsel ve ruhsal başkaldırıydı.
KURDİSTAN LEZGİYEVA
Tarih, yalnızca yazılı belgelerin ve soğuk kronolojilerin bir dökümü değildir; ruhunu zamana kabul ettirmiş, varoluşunu bir hakikat arayışına dönüştürmüş insan ruhunun destansı izleridir. Coğrafyanın sert kıvrımlarında, kayalıkların ve uçurumların çetin gölgesinde biçimlenen kaderler vardır ki onlar yalnızca tek bir ömrün sınırlarına sığmaz.
Gülnaz Karataş, nam-ı diğer Bêrîtan, tam da bu izlerin ortasında; bir yanıyla sevginin en yalın haline, diğer yanıyla özgürlüğün engin ufkuna gözlerini dikmiş abidevi bir simge olarak belirir. Onun yaşamı ve seçimi, sıradan bir kabullenişin ya da edilgen bir varoluşun çok ötesinde, özgürlüğe duyulan sarsılmaz bir tutku ile aşka adanmış derin bir inancın kesişim noktasıdır.
Tarihin iz bırakan yüzü
İnsanlık yüzyıllardır tutku ile özgürlüğü, bireysel olanla toplumsal olanı birbirinden ayırma eğiliminde olmuştur. Oysa Gülnaz Karataş’ın çizdiği hat, bu iki kavramın tek bir ruhta nasıl birleştiğini, nasıl birbirini besleyen iki ulu nehre dönüştüğünü gösterir. Onun için özgürlük, yalnızca fiziksel bir sınırsızlık ya da mekansal bir genişlik değildi; insanın kendi hakikatine uyanması, iradesini köleleştiren her türlü zinciri kırmasıydı. Aşk ise, dar kalıplara hapsedilmiş geçici bir duygu değil, varoluşun tamamını kapsayan, coğrafyaya, halkına ve insanın özünde yatan o saf hakikate duyulan sonsuz bir bağlılıktı.
Özgürlük tutkusu, fırtınalı dağların rüzgârıyla beslenen bir ateştir. Gülnaz Karataş’ın adımlarını takip ettiğimizde, onun hayat karşısındaki duruşunun hiçbir zaman sıradan bir edilgenlik barındırmadığını görürüz. O, kuralları başkaları tarafından koyulmuş bir dünyanın sunduğu konforlu sınırları reddederek, kendi hakikatini arayacağı çetin yolları seçti. Bu seçim, sadece bir mekân değişimi değil, köklü bir zihinsel ve ruhsal başkaldırıydı.
Her adımda büyüyen bir yürüyüş
Dağlar, onun şiirinde ve eyleminde yalnızca birer coğrafi yapı değil; sığınak, aynılık ve arınma mekânıydı. Kentlerin insanı kendi özünden uzaklaştıran, yabancılaştıran karmaşasına karşı; dağların yalınlığı, gerçeğin çıplak yüzünü sunuyordu. Gülnaz, özgürlüğü ararken yalnız kendi benliğini değil, ait olduğu toplumun, kadının ve tarihsel hafızanın da özgürleşmesini hedefledi. Kadın kimliğinin tarih boyunca bastırılmış, gölgede bırakılmış sesini, dağların zirvesinden yankılanan güçlü bir iradeye dönüştürdü. Onun duruşu, kadının kendi kaderinin tek hakimi olabileceğini, teslimiyeti değil direnci bir yaşam biçimi olarak seçebileceğini tüm dünyaya haykıran tarihsel bir manifesto niteliğindedir.
Özgürlük onun için sonu olan bir hedef değil, her an yeniden üretilen, her adımda büyüyen bir yürüyüştü. Uçurumların kenarında dururken bile gözlerindeki kararlılığın eksilmemesi, bu tutkunun ne denli köklü bir inançtan beslendiğinin en somut kanıtıdır. Teslimiyetin kolaycılığına kaçmak yerine, kendi iradesinin sonuna kadar arkasında durmak, özgürlüğü sözde kalmaktan çıkarıp somut bir eyleme dönüştürmüştür.
Duygunun ötesindeki felsefe
Gülnaz Karataş ismini düşündüğümüzde, onu sadece amansız bir mücadelenin figürü olarak görmek eksik bir okuma olacaktır. Onun iç dünyasını biçimlendiren, adımlarına güç veren en temel dinamiklerden biri de derin aşk anlayışıdır. Ancak bu aşk, dar kalıplarla sınırlandırılmış, mülkiyetçi ya da geçici bir heves değildir. Onun sinesinde büyüttüğü aşk; coğrafyaya, insanlığa, yaşamın kendisine ve özgür bir geleceğe duyulan evrensel bir adanmışlıktır.
Onun şiirlerine, notlarına ve bıraktığı izlere baktığımızda, kelimelerinin arkasındaki zengin duygu dünyasını hissederiz. Sevgi, onun için bir edilgenlik ya da zayıflık değil; aksine en büyük eylem gücü, en dirençli zırhtı. Aşka olan inancı, insanın kendi öz değerlerine olan inancıyla eşdeğerdi. İnsan ancak sevebildiği kadar özgürleşebilir, özgürleşebildiği kadar derin bir sevgi besleyebilirdi.
Berîtanlaşmak; tutkuyla sevmeyi, sevdiğini iddia ettiği değerler uğruna gözünü kırpmadan sorumluluk almayı ifade eder. Onun yaşamında aşk, yaşamı güzelleştiren, insana insan olduğunu hatırlatan en saf pınardır. Kayalıkların soğukluğuna, coğrafyanın sertliğine rağmen içindeki o narin ama bükülmez sevgiyi koruyabilmiş olması, onun ruhsal derinliğinin ve aşka duyduğu sarsılmaz inancın en zarif göstergesidir.
Uçurumdan hafızaya bir sembol
Tarih, uzlaşanları ya da akıntıya kapılanları değil; kendi hakikati uğruna iz bırakanları, uçurum kenarlarında bile kendi türküsünü söylemekten vazgeçmeyenleri hatırlar. Gülnaz Karataş, 1992’nin o çetin günlerinde, dağların zirvesinde kayalardan sonsuzluğa uzanırken sadece kendi kaderini mühürlemedi; aynı zamanda kendisinden sonra gelecek kuşaklar için aşılması güç, ama bir o kadar da yol gösterici bir sembol bıraktı.
O, teslimiyetin karanlığı karşısında özgürlüğün aydınlığını; sıradanlığın ve bencilce yaşamanın karşısında ise aşka olan sarsılmaz inancı seçti. Kayalardan yankılanan son adımı, bir bitiş değil; zamanı ve mekanı aşan bir başlangıç, bir direniş ve varoluş şiiri oldu.
Bugün Gülnaz Karataş adı anıldığında; usulca esen dağ rüzgârlarında, direncin ve cesaretin her biçiminde, kendi küllerinden yeniden doğan kadınların gözlerinde o sonsuz ışığı görmek mümkündür. O, aşka olan inancın, eğilmeyen bir iradenin ve özgürlüğe tutkunun sonsuza kadar yaşamaya devam edecek adıdır.