Sosyolojik bir fantazma: Game of Thrones Evreni

Kültür/Sanat Haberleri —

Game of Thrones

Game of Thrones

  • Ortaçağ döneminde Arslan Yürekli Richard gibi adından söz ettiren bazı kralların etki alanı ise oldukça sınırlıdır. Aynı döneme atfedilen Robin Hood bile daha yaygın haldedir. Hal böyle olunca Tolkien’in giriştiği bu mit yaratma gayesi, karşılığını beklenenden fazla şekilde almıştır.

BİLGE AKSU

Onlarca yıl evvel J.R.R. Tolkien Yüzüklerin Efendisi’ni yaratmaya başladığında amacı, yeterince zengin bulmadığı İngiliz mitolojisine bir örnek sunmaktı. Tarihe baktığımızda öne çıkan ve popülerleşen mitler arasında İngiltere’den neredeyse hiç örneğin bulunmadığını görmemiz bir yana, günümüz popüler kültüründe (Marvel filmleri vb.) yeniden üretilen mitolojik kahramanlar arasında da pek İngiliz’e rastlamayız. Gerçekten de İngiltere için Beowulf dışında destanlara konu olmuş, dilden dile doğal şekilde yayılmış pek hikaye yoktur. Ortaçağ döneminde Arslan Yürekli Richard gibi adından söz ettiren bazı kralların etki alanı ise oldukça sınırlıdır. Aynı döneme atfedilen Robin Hood bile daha yaygın haldedir. Hal böyle olunca Tolkien’in giriştiği bu mit yaratma gayesi, karşılığını beklenenden fazla şekilde almıştır.

Tolkien’in tek başarısı bu değil tabii. Kendisinden sonra gelen fantastik evren yaratıcılarının neredeyse tamamını etkisi altına almış olması belki hepsinden büyük bir sonuç. Daha yakın dönemde yaşamış yazarların kurguladığı hayali mekanlar, yaratıklar, karakterler ve büyülerin çoğu, Tolkien’in tohumlarını attığı bir evrende geçiyormuş gibi ona benzetilir. Hatta Game of Thrones’un ya da kitap serisinin adı olan Buz ve Ateşin Şarkısı’nın yaratıcısı olan George R. R. Martin de bu hususta benzer bir düşüncededir. Tolkien’den sonra ortaya çıkan fantastik işlerin neredeyse tamamının, Tolkien’in kötü birer kopyası olduğunu düşünür. Bu yüzden kendi yarattığı evreni olabildiğince farklı tasarlamayı hedeflemiştir.

George Martin’in bu iddiası ve amacı gerçekten de tespit edebileceğimiz ölçülerde tutarlılık barındırıyor. Tolkien evreninde görmeye alışık olduğumuz karakter yapıları, mekan tasarımları ya da olayların ele alınış biçimi onda oldukça farklı. Tipik bir epik fantazma başlığı altında konumlandıracağımız Yüzüklerin Efendisi’ndeki gibi, karakterler saf iyi ya da kötü olarak tasarlanmamış. Birçok karakterin o anki eylemini, sebebi ilahi ya da kaderci bir noktaya dayanan inanışları değil; o an içinde bulunduğu ruh halleri şekillendiriyor. Aynı karakterin iyi ve kötü kararlarına ya da başkaları üzerinde olumlu ve olumsuz etkilerine şahit olabiliyoruz. Bu bağlamda Tolkien’i romantik bir edebiyatın çerçevesine dahil etmek ve George Martin’i biraz daha gerçekçi bir noktada konumlandırmak gerekiyor.

 

George R. R. Martin

 

Kış geliyor!

Martin’in evrenini Tolkien’den farklı kılan şeyler bununla sınırlı değil. Onun evreninde mekanların da daha gerçekçi özellikler taşıdığını, hatta sosyolojik çıkarımlara uygun nitelikler barındırdığını söylemek mümkün. Westeros adlı kıtayı güney-kuzey aksında uzayan bir kara parçası olarak tasarlayan Martin, kuzeye gidildikçe artan soğukla birlikte, karanlığın ve tekinsizliğin de arttığını düşünmemizi istiyor. Karasal ve sert bir iklimde yetişen Stark çocukları, bebekliklerinden itibaren “Winter is Coming!” (Kış geliyor!) mottosuyla büyütülüyor. Yaklaşan kışın getireceği yoksulluk, açlık ve tekinsizlik, ortada fantastik bir tehlikeye ihtiyaç bırakmaksızın onları tetikte tutmaya yetiyor. Ya da kıtanın güney kısmında yerleşen Dorne adlı diyarı ele alırsak, bu kez sıcak iklimin getirdiği bolluk ve buna uygun bir yaşam tarzının öne çıkarıldığını görüyoruz. Her ne kadar etrafı çöllerle çevrili, zor bir coğrafya olsa da Dorne, tıpkı gerçek dünyada olduğu gibi çeşitli vahalardan oluşan bir medeniyet. Bu sebeple de kendileri dışında olup biten sosyal ve siyasal gelişmelerden, ancak kendileri istediği ölçüde haberdar oluyorlar. Kuzeyin Stark çocukları için kurtlar kutsal hayvanlarken, güneyin efendileri Dorne’lular kendilerine çöl yılanları adını takabiliyor.

Martin’in evreninde, Tolkien’de olduğu gibi adım başı efsunlu, büyülü kişiler ve olaylar da yer almıyor. Özellikle Westeros’un medeni kısımlarında neredeyse hiç rastlamadığımız bu olağanüstü nitelikler, daha çok kuzeydeki medeniyetin sınırını belirleyen devasa buzdan duvarın ötesine sıkıştırılmış durumda. Bu bölgede, efsanelerde anlatılan Ormanın Çocukları ya da Akgezenler gibi tuhaf varlıkların bulunduğu söylense dahi, Westeros’ta gündelik yaşantısını sürdüren halkın neredeyse hiçbiri bunların varlığıyla ilgili net bilgilere sahip değil. Hatta bizzat gidip bunlara şahit olsanız dahi size inanmayı tercih etmediklerini görüyorsunuz.

Bütün bu sebeplerden, son yılların en büyük popüler ikonu Game of Thrones işte böyle ortaya çıktı. Bir zamanlar yalnızca belirli bir kesime hitap eden fantastik evrenler, Martin’in bu tercihleri sayesinde geniş kitlelerde karşılık bulmayı başardı. Belli ki insanların, iyicil güçlerce sürekli eğitilip doğru yola sokulan ama bir köşebaşını dönünce yine nereden geldiği bilinmez karanlık güçler tarafından kandırılan ‘kahraman’lara pek ilgisi yokmuş ki Game of Thrones’un bu gerçekçi evreni onlar için vazgeçilmez bir ilgi alanına dönüştü. Elbette saf bir gerçeklik de istemiyordu kimse. Arada bir sözü geçen kehanetler, varlığı şüpheli ejderhalar, ateşin içinde doğum yapan kadınlar da görmek isteniyordu. Martin, dozunu iyi ayarladığı bu fantastik unsurlarla onları doyurmayı da başarmış oldu.

 

 

Savaşın yıkımı

Birçok söyleşisinde George Martin’in, bu evreni yaratırken neleri dert edindiği konusundaki fikirlerini duyuyoruz. Baştan sona soğuk ya da sıcak savaşların etkisinde geçen bu hikayede Martin, her şeyden önce savaşın yarattığı yıkımın boyutlarını her pencereden göstermenin peşindeydi. Antimilitarist tavırları olduğunu bildiğimiz yazar, bu evrendeki savaşlarda, uğruna savaşılan soyluları ya da şövalyeleri değil, savaşın asıl etkilediği sıradan halkı anlamamızı istiyordu. Kadim güçler, kehanetler, büyüler, ejderhalar ya da soyut idealler hiçbir zaman özne konumunda bulunmamış, hatta bunların çoğu gerçekliğin eleştirel oklarıyla bir bir vurulmuştu. Sezonlar boyu hayranlık beslenen ejderhaların, dizinin son kısımlarında Westeros halkına yaşattığı dehşet, tam da bu çerçeveden gösterilmiş, savaşın ortasında kalan kadın ve çocukların sahneleri özellikle ön plana taşınmıştı. Ya da dizi boyunca gelişimini ve uğradığı bitmek bilmez zulümleri izleyerek özdeşlik kurduğumuz Daenerys’in sonradan dönüştüğü kişi hepimizi şok etmiş ve güç kavramını sorgulamamızı sağlamıştı. 

Şimdi bu evrenin içinde bir başka hikayeyle karşıladı Martin bizi: İnsanlığın hayal gücündeki en korkutucu imgelerden biri olan ejderhaların hikayesiyle. Bu evrenin en güçlü hanedanı Targaryen’ler aslında Westeros’ta değil, Dar Deniz tarafından ayrılan Essos adlı bir kıtada yaşıyorlardı. Kıtanın güneyinde bulunan ve çeşitli madenlerin bolluğuyla bilinen Valyria’da, tarihin en keskin kılıç ve hançerlerinin üretildiği Valyrian çeliği sayesinde refah ve bereket içindeydiler. Ve bu bölgeye yakın bir yerde yaşayan ejderhaları eğitmeyi başarmışlardı. Fakat günün birinde, bu hane üyelerinden birinin gördüğü rüyayla, Valyria’yı terk etmeye karar verdiler. Bu rüyaya göre Valyria adlı yerde büyük bir kıyamet kopacak ve herkes yok olacaktı. Kehanetlere her zaman önem vermiş olan Targaryen ailesi böylelikle Westeros ile Essos arasında bulunan Ejderha Kayası’na yerleşip burada çoğalmaya devam etti. Çok geçmeden, yeni bir rüyayla ortaya çıkan Aegon’un öncülüğünde, Westeros üzerine bir sefer düzenlendi. Birkaç yıl süren savaşlardan sonra Dorne dışındaki bütün kıtayı ele geçiren bu aile, Yedi Krallık’ta hükümranlığını ilan etti.

 

 

House of the Dragon

Bu sene gösterime giren House of the Dragon ise, bu fethin 100 yıl sonrasını ele aldı. Aegon’dan sonra üçüncü kral olan Viserys’in hükmünün sürdüğü yıllarda olup bitenleri izledik. Game of Thrones’un pek de tatmin edici olmayan finalinden sonra bu dizinin gidişatı epey merak konusuydu. Bakalım ortaya çıkan iş nasıldı ve daha önemlisi, bu dizide Martin’in karakteristik evrenine dair unsurlar ne durumdaydı… 

Dizinin en büyük vaadi, GoT’ta oldukça az izlediğimiz ejderhaları bol bol gösterecek olmasıydı. Ki bu sözlerini tuttular. Kral Viserys’in kardeşi Daemon, kızı Rhenyra, kuzeni Rhaenys başta olmak üzere bu hikayede birçok ejderha sürücüsü bulunuyordu. Bunların dışında henüz sahiplenilmemiş ejderhaların varlığına da atıf yapıldığını duyduk. İlk elden bütün bunlar, izleyici için yeterli bir heyecan dalgası yarattı tabii.

Yeni dizideki karakterler de oldukça başarılı işlenmişti. Tarih boyu ensest ve akraba evliliğine düşkün olan bu hanedanın fiziksel özellikleri, dizide çatışmayı yaratan olaylar üzerinde de oldukça etkiliydi. Rhenyra’nın, eşcinsel kuzeni Laenor’la olan mecburi evliliğinde asla sahip olamadığı çocuklarını, muhafızlarından Harwin Strong’la birlikte olarak doğurması, ilk sezonun en temel çatışmasını oluşturuyordu. Zira bu evlilikten doğan gayrımeşru çocuklar, olmaları gerektiği gibi sarışın ve beyaz tenli değillerdi. Babalarından gelen baskın gen sonucu gür siyah saçlarla doğan Rhenyra’nın çocukları, zamanla etrafta fısıltılarla gösterilir olmuştu.

Viserys’in kendinden sonra taht varisi ilan ettiği kızı Rhenyra, bu yaptığının ortaya çıkaracağı sonuçları düşünmemiş olacak ki, kendisini korkunç bir taht kavgasının içinde buldu. Babası Viserys’in, çocukluk arkadaşı Alicent Hightower’la evliliğinden olan üvey kardeşleri, taht için hak iddia edecek duruma gelmişlerdi. Buna bir de annelerinin hırsı eklenince, dizinin en büyük çatışmasında taşlar yerine oturmuş oldu.

Alicent’ın temsil ettiği Hightower ailesiyle Targaryen’lerin belirgin farklılıkları mevcuttu. Özellikle kitapta vurgulanan bu farklılıklar, dizide çoğu zaman belirgin imgeler üzerinden aktarıldı. Yedi İnancı’nın başkenti sayılan, Westeros’un dinî ve ilmî üstadlarının toplandığı Hisar’ın hakimi olan Hightower ailesi, dinlerine oldukça bağlı, muhafazakar bir aileydi. Targaryen’ler ise Rhenyra’da da gördüğümüz üzere, daha rahat bir yaşantı sürmeyi seviyordu. Alicent’ın kralla olan evliliği dışında, babası Otto Hightower’ın kral eli olmasının da etkisiyle saray ve çevresinin yavaş yavaş dini imgelerle doldurulduğunu gördük. Ya da oyuncular için tercih edilen kostümlerdeki renk farklılıklarına kadar bu derin ayrışmanın işlendiğini… Alicent’ın kendini bir Targaryen hissedememesi, Rhenyra’yı yaşantısından ötürü yargılaması türünden arka plan anlatıları da yine bölümlere yayılmış hoş ayrıntılardı. Bu açılardan dizi, Martin’in sosyolojik çıkarımlara uygun evren arayışıyla örtüşüyordu. 

Belki bu dizide GoT’tan eksik olarak, odakta bulunan kişilerin neredeyse hep saray eşrafından olmasını gösterebiliriz. Henüz net bir savaşın yaşanmaması da bunda etkili olabilir ama biz GoT’ta ilk bölümlerden itibaren soylular kadar sıradan halkı da görmüş ve fantastik bir evrende sıradan biri olmanın neye benzediğini ilk kez deneyimlemiştik. Bu kısmı biraz daha ön plana çıkardıkları takdirde, yine tatmin edici bulunacağını düşünüyorum.

 

 

Dizinin problemi

Dizideki en büyük problem, geniş bir zaman dilimini anlatmaya çalışmasıydı. İlk bölümlerde Rhenyra ve Alicent’ın çocukluğunu ve samimi dostluklarını izlerken, sezonun tam ortasında 10 yıllık bir sıçrama yaşadık. Karakterleri canlandıran oyuncular değişti, bebekler büyüdü, kral yaşlandı. Hatta kral biraz fazla yaşlandı. Kitaptaki bilgilere göre bu sıçrama sonrasında 43 yaşında olan kralı dizide elden ayaktan düşmüş, oldukça hırpalanmış halde gördük. Bununla yetinmeyen senaristler, iki bölüm sonra bir kez daha sıçramayı tercih ettiler ve bu kez Rhenyra ve Alicent’ın çocuklarını lise çağına gelmiş ergenler olarak izlemeye başladık. Pek tabii hikayenin odaklanacağı savaşa götüren koşulları görmemiz için tasarlanmıştı bu sıçramalar ama bazı noktalardaki geçişlerin yüzeysel olmasını da beraberinde getirdi. Örneğin Hightower ailesinin sarayda başlattığı muhafazakarlaşmayı, Alicent’ın hırslı birine dönüşmesini, Viserys’i günden güne zayıflatan unsurları daha çok görmeyi isterdik. 

Bütün bu sıçramalardan sonra 8. Bölümde yavaşlayan anlatı, daha takip edilebilir bir forma dönüştü. Rhenyra’nın bir Targaryen’e yaraşır şekilde, amcası Daemon’la evlenmesi ve yeni çocuklarının gerçek bir Targaryen olarak dünyaya gelmesi, bu sekanslardaki en dikkat çekici bölümlerdi. Yine Targaryen geleneği olarak kehanetlere verilen önemin gidişatı etkilemesi de bu bölümlerde öne çıkarılmıştı. Hasta kral Viserys’in, Fatih Aegon’dan beri aktarılan ‘Vadedilen Prens’ rüyasını ölüm döşeğindeyken Alicent’a anlatması ve Alicent’ın burada ismi geçen Aegon’ı kendi oğlu zannetmesi, yıllar sürecek büyük savaşı başlatan bir ayrıntı olacaktı. Çünkü plana göre Viserys’in varis ilan ettiği Rhenyra tahta çıkacakken, kralın son isteğinin bu olduğunu gören Alicent, apar topar kendi oğlunu tahta çıkaracaktı. Öte yandan Alicent’ın çocukları Aegon, Aemond ve Helaena’nın mental problemlerinin aktarılışı, dizideki en doğal ve başarılı kısımlardandı. GoT evrenindeki dedikodulardan biridir ki Targaryen üyeleri, sürekli akraba evlilikleri yaptıkları için genetiğin kurbanı olup zihinsel açıdan çeşitli sorunlar yaşayan kişiler olarak bilinir. Hatta GoT’ta geçen Robert Baratheon isyanına da o zamanki Targaryen kralının (Mad King) delilikleri sebep olmuştur. Kehanetler ve ufak delilikler arasında bir cihanı yönetmeye çalışan Targaryen anlatısı, bu açıdan dizide de işlevini devam ettirdi.

Bu noktada maalesef, Martin’in kitapta sürdürdüğü bir ayrıntıyı dizinin berbat ettiğini de eklememiz gerek. Final bölümünde ejderhası Arrax’la birlikte ölen Lucerys, Aemond tarafından bile isteye öldürülüyordu. Fakat dizide bu sahneyi bariz bir yanlışlık olarak göstermeyi tercih ettiler. Sahnenin önünde ve sonunda Aemond’ın takındığı tavır, aslında bunu yapmayı istemediği şeklinde yorumlanmaya açıktı. Fakat Martin’in kurguladığı sahneye göre Aemond bunu, tam da bu deliliği sebebiyle yapmış ve kıvançla bahsetmişti.

House of the Dragon, güçlü ve zayıf yanlarıyla ilk sezonu böyle noktaladı. Dizinin uyarlandığı Ateş ve Kan kitabından daha ilk bölümlerde ayrı düşmeye başlaması, hele ki final sahnesinde hikaye evreniyle ilgili mühim bir ayrıntıyı ıskalaması oldukça endişe verici. Game of Thrones’da yaşanan hayal kırıklığının en büyük sebebi de bunlardı malum. Ufak değişikliklerin gidişatı etkilemesi ve hikayenin önünün alınamaması, umuyoruz ki bu dizide de kaderimiz olmaz. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.