'Tek adam rejimi’nde Kürtler

Forum Haberleri —

3 Ağustos 2021 Salı - 23:00

.

.

  • Erdoğan’ın bir şekilde ikinci bir Mustafa Kemal, olmadı ikinci bir Abdulhamit olmak gibi hayalleri vardı. Önüne çıkan ‘tek adam rejimi’ ile bu emeline ulaşabileceğini düşünüyordu. Ancak kendisinin daha bu yolun en başında kaybettiğini diğer koalisyon ortakları biliyorlardı.

ERCAN JAN AKTAŞ

Türkçe karekterler ile ‘Tek adam rejimi’ yazarak herhangi bir arama motoruna girdiğinde karşına malum isim çıkıyor!

Yönetme erkini tek kelimede erkeklere sunduğu için her şeyden önde tamamen cinsiyetçi bir söylemdir ‘tek adam rejimi’ söylemi. Max Weber’in tek adam rejimi için ‘karizmatik lider’ söyleminden yol almaya çalışsak bile, buradaki ‘lider’ kelimesi de çoğunlukla bir erkeği çağrıştırır. Her halükarda bu teklik bir erkeğe varıyor. Ondan olsa gerek; adalet, eşitlik, özgürlük, vicdan adına içinde bir şeyin olmadığı, tüm ERKeklik hallerinin devamı olduğunu görüyoruz, bu ‘tek adam rejim’lerinin bütün türevlerinin.

16 Nisan 2017'deki “referandum” Türkiye’deki ‘tek adamlık rejimi’ne yasal zemini hazırladı. Bu referandum, ortaya sandıklar konulsa bile, öncesinden sonucu belli olan bir oyundu; 1 milyon oyun iptal edildiği, 2.5 milyon oyun mühürsüz kullanıldığı bir seçimin meşru olduğunu kim söyleyebilir. Bir kez daha en büyük oyunu da Kürtlerin yaşadıkları şehirlerde oynadılar. Büyük şaibeler, usülsüzlükler içinde yapılan oy verme(me) olayının daha resmi sonuçları açıklanmadan günün gecesinde "Bu neticeyi küçümsemeye gayret edenler var. Boşuna uğraşmayın, atı alan Üsküdar’ı geçti", açıklaması Erdoğan tarafından geldi.

24 Haziran 2018 “seçim”leri ile inşası tamamlanmak istendi, bu ne olduğunu kendilerinin de bilmediği Türk usulü ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’.

Ancak yukarıda örneği verilen her iki ‘seçim’in ortak özelliğinin geniş kitlelerde oluşturduğu; ”Sandığa gitmenin gereği kalmadı artık, sonucu belli olanı meşrulaştırmanın ötesinde bir anlam taşımıyor bu sandıklar”, duygusuydu.

Her iki sandık mizansenin’de de mühürsüz oylar, oy çalmalar, HDP’nin bombalanan binaları, hileli sandık başkanları, sandık başlarındaki jandarma, polis, korucu, kaymakam, vali nöbetleri vardı. Bizler bütün bu sonuçları Tayyip Erdoğan üzerinden okuduk. Bir başına bütün bunlara kadir olduğuna ikna olduk. Ancak bu ‘tek adam rejimi’ inşa sürecinin en başına dönüp bakmakta fayda var. 

‘Türklük Sözleşmesi’ ve yeni koalisyon

7 Haziran 2015 gününün gecesinde; “HDP bundan sonra Çözüm Süreci'nin ancak filmini yapar” diyen kişi Yalçın Akdoğan’dı. “Barış” süreci’nin" AKP’li mimarlarından bir tanesi. Siyaset sahnesinde kendisini şimdilerde göremiyoruz. O gecenin çoşkusundan biz HDP’liler pek de bu cümlenin üzerinde durmadık. Zira bir asırı bulacak ırkçı/militer bir sistemi kendi sahasında, kendi kuralları içinde – hatta bu kurallarını bile rafa kaldıran son derece eşitsiz şartlarda - bütün baskı ve şiddete rağmen yüzde 13.1 gibi bir sonucu elde etmiştik.

Biz yurttaşlar için zaman zaman görünür olmaktan çıksa da aslında Türkiye Cumhuriyeti aklının esasının Teşkilat-ı Mahsusa esasları olduğunu devletin esas sahipleri her zaman akıllarında tutuyorlardı. HDP’nin elde ettiği bu sonuç belki de kendi tarihinde ilk kez Teşkilat-ı Mahsusa’nın kaybettiğine işaret ediyordu. Elbette bu sonuçlar sadece Erdoğan, Bahçeli, Baykal, Perinçek’i şok etmedi. HDP’nin, Kürt Özgürlük Hareketi’nden aldığı muazzam direnme ve çalışma azmi ile elde ettiği bu zaferi o gece devletin bütün sahipleri arasında Teşkilat-ı Mahsusa ilkelerinde yaşam bulan ‘Türklük Sözleşmesi’ çerçevesinde yeniden bir koalisyonun kurulmasını da doğurdu.

“Başarabiliriz, özne biziz, halkın içinden mayalanmış bir fikir ve halkın kendi kendini yönetebilme ihtimali” hayatın içinde bir karşılık bulmuştu. Böylesi bir sonuç ile sadece AKP 13 yıllık iktidarını kaybetmemişti. Devletin bir asırdır birbirlerine dokunmamaları için duvarlar ördüğü Fırat’ın o yakası ve bu yakası da ‘yeni bir yaşam’ ihtimalini gerçek kılacak önemli bir adımı atmıştı. Oysa bir daha asla yeni bir hayatın, itirazlar ve öz güvenin baskın geldiği, demokrasinin asla boy veremeyeceği bir sistem kurduklarını düşünüyorlardı. Olmayan bu demokratik sistem içinde bile vicdanlı insanların koalisyonu bu ülkede başka bir ihtimalin varlığına işaret ediyorsa güvendikleri o mutlak karanlık artık sürdürülemez bir hale geliyordu.

Kuruluşunun 100. yılına yaklaşırken karanlıklarına dokunan bu ışık seli, tam da bir iflasın içinde oldukları hissini yarattı. Türkiye Cumhuriyeti; kin, öfke ve nefretin değil de bütün farklılıkların bir arada eşit ve özgür birlikteliğine neden dönmesin! Bu ihtimal bir asır boyunca muhafazakar, müslüman, liberal, kemalist, milliyetçi, ırkçı bütün söylem ve de politikalar kaderlerine razı gelen ‘herkesin Türk ve de sünni müslüman’ oldukları bir toplum inşasının başarılı olmadığını gösteriyordu. Ancak formalitede de olsa sandıklar kurulmalıydı, insanlar sandıklara ‘özgür iradelerini yansıtarak’ geleceklerine dair söz ve yetki hakkına sahip doluklarını düşünmeliydiler. Ve hatta bu demokrasi modeli dünyanın efendileri tarafından zaman zaman bölgenin en gelişkin demokrasi örneği olarak da ifade edilmeliydi.

Bundan olsa gerek, 2014 tarihinden itibaren bir kez daha hummalı 2023 yılı için planlarını konuşmaya başlamışlardı; o bir türlü istedikleri şekli almayan kin, öfke ve nefrete dayalı korku duvarlarını bir kez daha nasıl örebilirlerdi. Bir yüzyıl öncesi gibi ‘Türklük Sözleşmesi'ni bir kez daha hayata geçirmek istiyorlardı. Bu kez sözleşmenin güncellenmesinin yeni mimarı Tayyip Erdoğan olacaktı.

Bunun önemli nedenlerinden bir tanesi ‘mutedil vatandaş’ olarak kodlanan ‘milli ve yerli’ kesimlerin büyük çoğunluğunun kendilerini Erdoğan’da görmeleriydi. AKP ile merkeze taşınan ve merkezde olmanın nimetlerinden her şekilde faydalanan bütün cemaatler, İslami, milliyetçi kesimler, muhafazakarlar devlet ile suç ortaklığına dayalı ‘Türklük Sözleşmesi’nin yeni hali için hazırolda bekliyorlardı.

Erdoğan’ın bir şekilde ikinci bir Mustafa Kemal, olmadı ikinci bir Abdulhamit olmak gibi hayalleri vardı. Önüne çıkan ‘tek adam rejimi’ ile bu emeline ulaşabileceğini düşünüyordu. Ancak kendisinin daha bu yolun en başında kaybettiğini diğer koalisyon ortakları biliyorlardı. Onun için Erdoğan’ın önüne devlet içi bir klik olan Gülen Cemaatini bitirmek ve de Kürtleri ekarte etme planı çıkardılar. 

5 Nisan 2015: ‘Bu görüşme son görüşme olabilir’

Devletin asıl unsurları ‘Kürtleri çökertme planı’ için 2013/14 tarihlerinden itibaren yoğun bir hazırlık sürecine girmişlerdi zaten.(8) Türkiye Cumhuriyeti yönetim elitleri Kürt Özgürlük Hareketi’nin çok güçlü olduğu, Cizre, Şırnak, Nusaybin, Silopi, Sur, Dargeçit, Varto ve Silvan gibi bölgeler için hazırlıklar yapmıştı. 2014’te Kamu Güvenliği Müsteşarlığı’nın startını verdiği savaş simülasyonunu/eylem planının mimarı Erdoğan olacaktı.

Sonuç: Bütün bu gelişmeleri daha en başından, 5 Nisan 2015 tarihli görüşmesinde Öcalan kısa bir cümle ile özetlemişti: “Bu görüşme son görüşme olabilir”. O görüşme son görüşme oldu...

Şu durumda 7 Haziran 2015 tarihi gecesinde açığa çıkan güç ile diğer bütün güçlerin çatışmasını yaşıyor ve izliyoruz. 

Korkuları büyük, kaybedecekler

2023 tarihinin simgesel bir ifadesi var; bir yüz yıl sonra sistem kendi kuruluş kodları ile mi yol alacak, yoksa açığa çıkan özgürlük ve eşitlik talepleri ile yeni bir toplumsal sözleşmeyi de içerecek yeni bir yol üzerinden mi konuşacak. Devletin en büyük korkusu bir asır boyunca çalıştıkları toplumsal modelin iflası ile geniş halk kesimlerinin ‘başka bir hayat’a kulak vermeleridir. 

Korkuları büyük, topluma sunacakları bir yaşam modeli kalmadı. Bu durum sadece AKP/MHP’nin her şekilde çürümüş, inandırıcılığı kalmamış, her türlü suça batmış ‘yerli ve milli’ iktidarlarının iflasını değil, bir bütün olarak ‘Türklük Sözleşmesi’ etrafında oluşan ortaklığın artık tutmamasıdır. Korkuyorlar, çünkü kaybetmeye yakınlar...

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.