THKO’dan Öcalan’ın yoldaşlığına bir militan

Dosya Haberleri —

23 Şubat 2021 Salı - 23:00

  • Ömer Kıral, devrimciliğe Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu saflarında başladı; Denizler ve Öcalan’la birlikte hapis yattı. Defalarca işkenceli sorgulardan geçti. 30 yıldır sürgündeydi ve sürgünde, Kürt Özgürlük Hareketi’nin yanında devrimciliğini sürdürürken yaşamını yitirdi. Bir tek kişisel isteği vardı: Elbistan’ı son bir kez görebilmek.

ALİ ÖZŞERİK

 

Ömer Kıral, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun (THKO) tanınmış militanlarından biriydi, İsviçre’nin Zürih kantonuna bağlı Winterthur kentinde yaşama gözlerini yumdu. Ölümünden iki ay önce yaşam öyküsünü dinlemek için yanına gitmiştim. Ağır hasta olduğunu da duymuştum ve bu, görüşmeyi daha önemli hale getirmişti: Böyle bir militanın neler yaşadığını yeni kuşakların duyması gerektiğini düşündüm.

Ömer Kıral’ın yanına gittim, sorularımı sormaya başladım. “Yoksa öleceğimi mi düşünüyorsunuz, hayırdır” diye sordu. “Hayır, eski kuşak devrimcilerin deneyimlerini yansıtmak istiyoruz, başkalarıyla da yapacağım” dedim ama inandıramadım. “Neyse, öyle olsun” deyip kabul etti. Çevremizde yaşayan canlı tarihlere ne denli duyarsız olduğumuzu, onların hikayelerini yeni kuşaklara aktarmaktaki yetersizliğimizi o an anladım. Ömer Kıral, sanki sıkıntımı anlamış gibi, bir devrimci kararlılıkla konuşmaya başlayıp beni de yeniden kendime getirdi. Parkinson hastalığı çok ilerlemişti, beyni artık hareketlerini tam olarak kontrol edemiyordu ama devrim ve mücadele konusu açılınca her şeyi kontrol altına alıyordu. Bir tek kişisel isteği vardı: Son bir kez Elbistan’ı görebilmek. Son günlerinde gitme umudu da vardı.

Ömer Kıral, 22 Eylül 2020’de hayatını kaybetti. Ağır hastalığına rağmen son günlerinde bile eylemleri kaçırmıyordu. Neden son güne kadar inancını ve mücadele isteğini yitirmemişti? Anlattıkları, belki de bu sorunun bir cevabı olur. İşte Ömer Kıral’ın anlattıklarının bir özeti:

 

Mamak’ta Denizler ve Öcalan’la

“Ben Elbistan’da, 1952 yılında doğdum. İlkokul ve ortaokulu Elbistan’da, liseyi Malatya’da ikinci sınıfa kadar okudum. Lise 2’de tutuklandım. Sinan Cemgil, 1971’in 31 Mayıs’ında Kürecik’teki NATO üssüne eyleme giderken çatışmada öldürülmüştü. Bu eylem ardından yürütülen soruşturmada aynı gruba mensup olmaktan, THKO’ya yardım yataklıktan 30 ay hapis cezası aldım. Mamak Cezaevinde kaldım. O süreçte Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Abdullah Öcalan da orada kalıyordu. THKO sempatizanları olarak Denizler ve arkadaşlarını basından tanıyorduk ve büyük bir hayranlığımız vardı. Aynı cezaevinde kalmak, bizi heyecanlandırıyordu.

Bizi hücrelere attılar. Havalandırmaya çıktık. Denizler karşımızdaydı. Deniz bizi görünce, “Ne haber gençler? İyi misiniz, neden geldiniz?” diye sordu. Sinanlarla birlikte olduğumuzu, onları çatışmada yitirdiğimizi anlattık. Sarp Kuray vardı, Kıvılcımcıydı. Deniz ona takılıyordu: “Copları yağlamışlar, sizi bekliyorlar!” Sarp da ona, “Size de burada yağlı ipler hazırlamışlar” diye takılıyordu. Onların sohbetlerini, atışmalarını dinliyorduk.

Sonra bizi hücreden alıp D Blok’a verdiler. Aynı koğuşa Abdullah Öcalan da geldi. Koğuşta DEV-YOL’un liderlerinden Nasuh Mitap da vardı.

Öcalan, Mahir Çayanlara yönelik idam kararına karşı bildiri dağıtmaktan tutuklanmıştı. Onu orada tanıdık. Daha önce ismini bile duymamıştık. İyi bir devrimciydi, ciddiydi, davranışlarından iyi devrimciliği okunuyordu. THKP-C’den tutuklanmıştı. D Blok’ta işkenceler devam ediyordu ve benim de işkence de çenem kırıldı; Öcalan bizimle ilgilendi, bize yardım etti.

 

Denizlerin idamı, Öcalan’ın konuşması

Cezaevindeki herkes kaygı içinde Denizlerin idam edilme sürecini bekliyor ve idamlar gündeme gelirse ne yapılabileceğini tartışıyordu. Denizler ise bütün koğuşlara gönderdikleri bir mektupla isyana kalkışılmamasını, herhangi bir eylemin idamları geri döndüremeyeceğin bu yola çıkarken bu sonucu bildiklerini belirtmişlerdi. İsyan korkusuyla idam tarihleri de açıklanmıyordu. 6 Mayıs 1972’de, daha önce hiçbir ilan yapılmadan, Denizlerin idam edildikleri haberi cezaevinde yayıldı. Haber, radyodan öğrenilmişti. Belki bir gün önceden bilinseydi, Denizlerin ikazına rağmen yine de bir isyan ya da başka bir şey olabilirdi ama haber alındığında artık her şey bitmişti, yapılacak şeylerin pek bir anlamı kalmamıştı.

İdamlar ardından cezaevi, büyük bir üzüntüye ve sessizliğe büründü. Koğuşta konuşma yapanlardan biri de Öcalan’dı. “Onlar büyük devrimciler, örnek alınması ve mirasları, mücadeleleri yaşatılması gereken önderlerdi. Önemli olan onların amaç ve ilkeleri hayata geçirmektir, ancak bunu yapanlar onların anılarına bağlı kalır” demişti.

Ömer Kıral, 30 yıldır İsviçre’de sürgündeydi. 22 Eylül 2020’de yakalandığı parkinson hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti.

THKO kadroluğu

Hapis cezası aldıktan sonra Mamak’tan Ankara Ulucanlar Cezaevine konulduk. Orada bir iki ay kaldıktan sonra Kırşehir Kaman Cezaevine gönderildik ve cezamın bitimine kadar orada kaldım. Hapisten çıktıktan sonra sürgün cezası için Malatya’nın Akçadağ ilçesine gittim, 10 ay günlük imza vererek orada yaşadım. Akçadağ’da THKO ile yeniden ilişkilendim ve örgüte profesyonel olarak katılma talebim kabul edildi. Tek legal çalışandım, diğerleri aranır durumdaydı. Elbistan alanında örgütün istemleri doğrultusunda çalışmaları sürdürdüm. Burada çeşitli eylemler yapıldı. Ayrıca diğer arkadaşlar aranır durumda olduğu için onların barınma gibi ihtiyaçlarını örgütledik.

 

THKO-Apocular görüşmesi

Ankara’dayken Öcalan’ın etrafında bir grubun örgütlendiğini ve Apocu olarak nitelendirildiklerini öğrendik. Bu grup daha çok Kürt sorunu etrafında şekillendiği için “Ulusalcılar” olarak da anılıyorlardı. THKO’daki önemli isimler, bu grupla ilişkilenmek istediklerini belirtiyorlardı. Ben de Abdullah Öcalan’ı cezaevinden tanıdığımı ve görüşmeye gelmek istediğimi bildirdim. Dört kişi, Ankara’da bir evde, Öcalan’la görüşmeye gittik. Bizden ben, Hasan Ataol, Mustafa Kurnaz ve Simko vardı; Öcalan da şu anda ismini hatırlamadığım üç başka kişi ile birlikte gelmişti. THKO olarak çalışmalarımızı anlattık. Kürdistan’da da Malatya, Elbistan ve Antep’te örgütlü olduğumuzu ve birlikte çalışma yürütmek istediğimizi söyledik. Beni hemen tanıdı ve “Ömer, örgüte mi girdin?” diye sordu. Ben evet deyince sevindi. Öcalan bize, “Denizler gibi büyük devrimcilerin önderlik ettiği bir hareketin temsilcileriyle seve seve çalışırız, Kürdistan’da birlikte mücadele ederiz” dedi.

Bu görüşme ardından Hasan Ataol’u Elbistan’a, oradan da kırsal alana geçirdik. Hareket olarak kırlardan kentlere bir gerilla mücadelesini savunduğumuz için kırlara büyük önem veriyorduk. Hasan bunun için geldi ve çalışmayı başlattı. Ardından Hasan, Sivas üzeri Ankara’ya geçerken otobüste yakalanınca yerine Mustafa Kurnaz geldi. 1974’teki ‘Ecevit affından’ sonra çoğunluğu Niğde’de cezaevinde kalan THKO’nun önemli isimleri serbest bırakıldı ve örgüt çalışmalarını üstlendiler. Ben artık Elbistan’da konumlandım ve liseye devam etmeye başladım. Bu arada mücadele arkadaşım Müzeyyen ile evlilik yaptım ve mücadelemi de bu koşullarda kesintisiz sürdürdüm.

 

THKO’da dönüşüm ve ayrılık

THKO Bölge Komitesi çalışmalarına devam ederken komiteden Simko ile Osman Arkış, İstanbul’a, Merkez Komite toplantısına gidip döndüler. Osman, Bölge Komitesi’nin toplanması gerektiğini, yeni gelişmeler olduğunu söyledi. Toplantık. Örgütte düşünsel değişiklikler olduğunu, Denizlerin maceracı olarak değerlendirildiğini, ordu ve parti örgütlenmesinde önceliğin parti kuruluşuna verileceğini, ordunun da şimdi feshedileceğini ve daha sonra partinin orduyu kuracağını, silahlı mücadelenin temel mücadele biçimi olarak görülmediğini, kırsal alanın da artık temel alan olmayacağını, kentlerdeki işçi sınıfının esas alınacağını belirttiler.

Bu kararların açıklanması üzerine söz alarak ‘Bir günde bu kadar önemli kararları nasıl aldınız?’ diye sordum. Osman, kararları Niğde Cezaevi’nde aldıklarını söyledi. Ben bunların Denizlerin inkarı ve 71 çizgisine ihanet olacağını belirttim ve yapıyla artık yürümeyeceğimi söyledim. Benim ardımdan Haluk, Gül ve abim Feyzi de aynı gerekçelerle ayrıldıklarını belirttiler. Haberi getiren iki arkadaş, tek başlarına kaldılar ve bir süre sonra da Elbistan’ı terk ettiler.

 

TDY kuruluyor...

Bu olay ardından ben, Haluk ve Gül bir araya geldik, yeni durumu gözden geçirdik. Yeni bir örgüt kurmaya karar verdik. Bu kararların tabana yayılması durumunda kopmalar olacağını tespit edip buna nasıl cevap vereceğimizi tartıştık ve kararlı bir biçimde mücadeleye devam edeceğimizi kesinleştirdik. Bekleme süreci başladı. Denizler idam edilmeden önce ‘Türkiye Devriminin Yolu’ adlı bir manifesto ilan etmişlerdi. Biz mücadelemizi bu manifestoya bağlı sürdürmeye başladık. Beklediğimiz gibi Malatya, Ankara ve İstanbul’da da örgütlü bir grup çıktı ve bu gruplarla ilişkiye geçtik. Denizlerin manifestosunu esas alarak kendimizi ‘Türkiye Devriminin Yolu’ (TDY) olarak adlandırdık, ortak eylemlere başladık, çeşitli eylemler yaptık. Başını Cuma Cihan’ın çektiği bir grupla İzmir’de bir toplantı yapıldı. (Cuma Cihan, daha sonra, 1981’in 20 Eylül’ünde Malatya’da polisle girdiği bir çatışmada üç arkadaşıyla birlikte katledildi.) Toplantıdan sonra evden çıktığımızda bir sivil polisin takibine takıldık. Polisi etkisiz hale getirip bölgeden çıktık ama yeni siyasal oluşumun çok zor şekilleneceğini de değerlendirerek işin ciddiyetini anladık.

İki gün süren toplantıda düşünce birliği sağlandı ve birlikte mücadele kararlaştırıldı. Mücadelenin gelişimine göre ileride ortak kararlar alınacağı da kararlaştırıldı. Polis olayından dolayı arandığımızı öğrendiğimiz için Ankara’ya geçtik, oradan da çalışmalar için Malatya’ya gittik. Malatya’ya ben kır gerillasını hayata geçirmek için gittim. Sürgün dönemindeki ilişkilerim üzerinden siyasal çalışmaları devam ettirdim. Sanırım 1977 yılıydı, Malatya’da bir altyapı oluştu.

 

Maraş, işkence, darbe...

Aynı yıl tekrar Elbistan’a geçtim ve burada da çalışmaları devam ettirdim. Legal çalışma da önemliydi ve bunun için arama emrini aşmam gerekiyordu. Avukat kaçmamı söylüyordu ama ben yakalandım. Yakalanmam, İzmir polisinin isteği üzerine yapılmış. Emniyet’e götürdüler ama oradan kaçtım. Elbistan-Malatya arasında bir yıl illegal çalışmaları sürdürdükten sonra bu arama emrini ortadan kaldırmak için İzmir’de, bir avukat eşliğinde teslim oldum. Avukatlar, içeride kısa süre kalacağımı söylemişti. Nitekim öyle de oldu ve altı aylık ceza ardından legalleşmiş oldum. 1978 yılında mücadele arkadaşımla evlilik yaptım, siyasal çalışmalarım devam etti. Bu arada, Aralık ayında Maraş olayları oldu ve olaylar Elbistan’a da sıçradı, çatışmalar başladı. Maraş’a gidişimiz engellendi. MHP senatörü Hilmi Soydan’ın öldürülmesi nedeniyle örgütümüz hedef haline getirildi. Bir buçuk yıl sonra, yani 1979 yılında, Maraş’ta arandığım bilgisini aldım. Bunu araştırmak için Maraş’a gittim ve kaldığım ev basılarak yakalandım. Banka soygunu ve başka çeşitli eylemlerden yargılanmaya başladım. Bir ay boyunca işkenceler yapıldı ama hiçbir iddiayı kabul etmedim. Buradan soygun yeri olduğu için Ankara’ya gönderildim. Orada da on gün boyunca işkence gördüm ve Mamak Cezaevi’ne konuldum. Bu arada 1980 askeri darbesi oldu. Soruşturma için yeniden Maraş’a getirildim. 40 gün boyunca işkenceli sorgu devam etti. Örgütün önemli isimleri yakalandı. TDY Davası şekillenince ben de bu davanın bir parçası oldu. Ana dava, Adana Sıkıyönetim Komutanlığında açıldığı için 1984 yılında Adana Cezaevine götürüldüm. Eski dosya ile ana dava birleştirildi. Ana davada ben ve Haluk, siyasi savunma yaptık ve kararlılığımızı vurguladık. 1988’di sanırım, ana dava sonuçlandı. Haluk ve ben, TDY’yi kurmak ve yönetmek suçlarından müebbet hapis cezasına çarptırıldık.

 

‘Öcalan için destekledim’

Çeşitli cezaevlerinde 12 yıl yattıktan sonra 1991 yılında cezaevinden çıktım. Eşim benden önce yurtdışına çıktığı için ben de sürgüne çıktım. Cezaevinde tanıdığım PKK’liler, sosyalist ve Marksist’ti. Avrupa’da, TDY’li arkadaşlarla beraber ilk olarak Köln-Brüksel arasındaki ‘Uzun Yürüyüş’ eylemine katıldık. Burada PKK kadrolarının, tıpkı onları tanıdığım dönemdeki gibi sosyalist özelliklerini koruduklarını gördüm ve etkilendim. Daha sonra bulunduğum şehir olan Winterthur’da PKK’liler benimle ilişkiye geçti ve o günden sonra mücadelemi burada sürdürdüm. Burada FEYKAR başkanlığı, MED TV’de sunuculuk ve halk meclisinin dış ilişkiler gibi komisyonlarındaki çalışmalar gibi görevler aldım.

Geriye dönüp baktığımda diyorum ki, Avrupa’daki çalışmalar yeterli değil. PKK sosyalist olmasına rağmen bazen ulusalcılık da öne çıkabiliyor. Benim PKK’ye sempatimde ise Öcalan önceliklidir. Bu hareketi, Öcalan onun lideri olduğu için her zaman destekledim.”

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.