Toplumun bilişsel egemenliğine yönelik saldırılar ve alternatifler
Dosya Haberleri —

Digital medya /foto:Freepik
Demokratik Modernite Akademisi’nin Prof. Silvia Ribeiro ile yapay zeka ve yeni teknolojiler üzerine gerçekleştirdiği zihin açıcı bir söyleşi...
- Bize sosyal medyada 5 bin “arkadaş”ımız varsa çok sosyal biri olduğumuz söyleniyor. Oysa gerçekte daha az arkadaşımız var, çünkü o insanları tanımıyoruz bile. Gerçek bir insan topluluğunda ise insanlar birbirini gerçekten tanır; herkes diğerinin gözünde kendini görür, karşılıklı bir ayna oluşur. Hakiki tanıma ve ilişki mümkün olur...
Çeviri: Yeni Özgür Politika
Demokratik Modernite Akademisi’nin Prof. Silvia Ribeiro ile yaptığı söyleşinin ikinci bölümünde yapay zeka ve teknolojik kuşatmaya alternatifin imkanları, toplumsal, bedensel ve zihinsel sömürünün boyutları ve toplumsallığın gücü ele alınıyor. 30 yılı aşkın süredir yeni teknolojilerin toplumsal etkilerini izleyen Silvia Ribeiro, Kürt Özgürlük Hareketi Lideri Abdullah Öcalan'ın demokratik modernite paradigmasının, insanı hücrelerine kadar ele geçirmeye odaklanmış kapitalist moderniteye nasıl alternatif olduğunu çarpıcı verilerle analiz ediyor.
Üçüncü Dünya Savaşı bağlamında yeni teknolojiler -özellikle yapay zekâ- çok kutuplu dünya düzeninde güç ve nüfuz mücadelesinin tam merkezinde yer alıyor. Yeni teknolojiler, kapitalist ulus-devletler arasındaki bu kapışmada nasıl bir rol oynuyor?
Yapay zekâ endüstrisinin muhafazakâr ve manipülatif doğasını, insan ilişkilerini aracılı hale getirerek dünya çapında en büyük iş kollarından birine dönüşmesini düşündüğümüzde, bunun küresel kapitalizmde temel rekabet alanlarından biri haline gelmesi kaçınılmaz.
Şimdiye kadar daha çok ABD merkezli dev şirketleri (en iyi bildiğim bunlar) konuştuk; ama tabii ki Alibaba, Tencent gibi devasa Çin şirketleri de var. Çin ile ABD arasında, konuştuğumuz tüm bu alanların -veri, altyapı, yapay zekâ- kontrolü için açık bir küresel kapışma sürüyor. Şu anda teknolojik üstünlüğün Çin’de olduğu genel kabul görüyor ve bu da mevcut gerilimlerin en büyük itici güçlerinden biri.
Çin’deki temel fark, şirketlerin devlet ya da yarı-devlet kontrolünde olması. Bu yüzden mantıkları biraz farklı işliyor: Ticari reklam bombardımanından ziyade davranış kontrolüne, toplumsal denetim mekanizmalarına daha fazla odaklanıyorlar. Öte yandan üretim maliyetlerini düşürme ve yenilenebilir enerji geliştirme konusunda rakiplerini epey geride bırakmış durumdalar -ki bu endüstrilerin çevresel yıkımının boyutunu da etkileyen kritik bir konu.
Bugünkü jeopolitik gerilimde özellikle endişe verici olan nokta, yapay zekânın silahlı çatışmalardaki rolü ve telekomünikasyon kontrolü. Starlink örneği çok çarpıcı: Hem İsrail-Filistin’de hem Ukrayna-Rusya’da iletişim erişimini manipüle ederek taraf tuttu. Gazze’de Filistin tarafının Starlink’e erişimini kısıtlayarak İsrail’e avantaj sağladı; Ukrayna’da ise iletişimi keserek Rusya lehine pozisyon aldı.
Aynı şekilde Amazon, Google, Microsoft, IBM, Alphabet gibi devlerin yapay zekâ ve dijital teknolojileri silah sistemlerine entegre etme süreçlerine dâhil olması çok kaygı verici. 2025 Şubat’ta Associated Press’in yayımladığı araştırma bunu somutlaştırdı: OpenAI (ChatGPT’nin yaratıcısı) ve Microsoft, İsrail ordusuyla işbirliği yaparak ChatGPT’yi Filistin’de bombardıman ve hedef takibi için kullanıyor. Yani sadece ekonomik ya da piyasa rekabeti değil bu. Aynı zamanda yapay zekâ, robotik sistemler ve savaş drone’ları gibi teknolojilerle yürütülen, son derece acımasız ve ölümcül bir tahakküm süreciyle karşı karşıyayız.
Teknoloji dünyasının içinde bile, teknolojik değişimlerin toplumsal yaşamımıza, kolektif sağlığımıza ve güvenliğimize getirdiği tehditlere karşı ciddi bir farkındalık var. Sizce demokratik teknoloji ya da hacker topluluklarından çıkan, ilham verici örnekler neler?
Sosyal medyanın insanlık üzerindeki etkisi devasa olsa da, alternatifler kesinlikle var - sorun, bizim onları gerçekten kullanmamızda yatıyor. Bunların hayata geçmesi, bireylerin ve toplulukların bilinçli tercihiyle mümkün oluyor. En dikkat çekici ve görece yeni örneklerden biri Fediverse. Bu, büyük arama motorlarına ve platformlara alternatif oluşturan bir dizi birbirine bağlı ağdan oluşuyor. Hepsi de ticari olmayan, açık kaynaklı; merkezi olmayan sunucular üzerinden çalışıyor; kullanıcı verilerini ya hiç saklamıyor ya da çok farklı, kullanıcı odaklı biçimlerde saklıyor; farklı ağlar arasında geçişi kolaylaştırıyor.
Bunun yanı sıra daha yerel ölçekte çalışan internet ağları da var - mahalle, köy ya da topluluk düzeyinde iletişim için tasarlanmış sistemler. Evet, bunlar genellikle küresel ağlara göre biraz daha yavaş. Ama “iletişim için illa yüksek hız ve devasa veri akışı lazım” fikri tam bir efsane. Bu kadar yüksek hız esas olarak endüstriyel sömürü, otonom araçlar, drone’lar gibi bağlantı kesilmesinin felaket yaratabileceği sistemler için kritik. Toplum içi sıradan iletişimde -sohbet etmek, paylaşmak, organize olmak- bu hızlara gerçekten ihtiyaç yok. Dijital dünyanın her şeyi “hız” üzerine kurması bir değer yargısı; küçük bir gecikme ya da kesinti aslında dünyanın sonu değil.
Tüm bu çabalar hâlâ gelişim aşamasında, ama kullanıcı sayısı açısından en çarpıcı başarı Mastodon oldu -X’e (eski Twitter’a) doğrudan alternatif olarak doğdu ve hâlâ büyüyor. Bunun dışında da pek çok ağ var; hepsi de güçlü iletişim araçları sunuyor. Asıl zorluk, küresel dev ağların yarattığı “kanca” etkisinden kurtulmak. Hepimiz şu anda o ağların içindeyiz; çıkmak kolay değil. Alternatifler bireysel kurtuluş projeleri olamaz; mutlaka kolektif örgütlenmeye, ortak iradeye dayanmalıdır.
Büyük sermaye anlatısı, bugünkü teknolojik ve bilimsel gelişmelerin kendi çabaları ve bilgileri sayesinde mümkün olduğunu savunuyor; insanlığın ortak bilgi birikimini ve ilerlemelerini bu ortak değer olmaktan koparıyor. Peki bilim ve teknoloji gezegendeki yaşamın yararına nasıl kullanılabilir?
Evet, elbette mümkün - hem de çok gerekli. Bunun için öncelikle şunu sürekli hatırlamamız lazım: Bugün kullandığımız dijital teknolojiler de dahil pek çok temel yenilik, kamu sektöründe geliştirildi. Özel sektörün “yenilikçi” rolü ise her zaman abartıldığı kadar büyük olmadı.
Örneğin tüm dijital ekosistem internet üzerine kurulu ve internet ABD ordusu gibi kamusal bir kurum tarafından yaratıldı. Google’ın temel arama algoritmaları DARPA’nın (ABD’nin kamu ajansı) geliştirdiği yöntemlere dayanıyor. GPS’i ABD Donanması geliştirdi. Dokunmatik ekranlar bile CIA ve DARPA’nın araştırmaları sayesinde ilerledi. Bu kurumları sevmeyebiliriz, hatta eleştirebiliriz; ama sonuçta bunlar kamu kaynaklarıyla, kamu tarafından finanse edilen çalışmalardı. Gerçek şu: Teknolojide asıl yenilikleri yapan kamu sektörü. Özel şirketler ise bu yenilikleri sahipleniyor, özelleştiriyor, kâra çeviriyor ve toplumun ortak bilgisini kendi mülkleri haline getiriyor.
Bu durum ilaç sektöründe de çok net görülüyor. Bize “yeni ilaçlar pahalı çünkü araştırma çok maliyetli” deniyor. Oysa 1990’ların sonunda ABD Teknoloji Değerlendirme Ofisi’nin (OTA) yaptığı bir çalışma, piyasaya sürülen 1300 yeni ilacın yüzde 97’sinin mevcut ilaçların ufak değişikliklerle yeniden patentlenmiş halleri olduğunu gösterdi. Gerçek anlamda yenilik sayılabilecek ürünler ise sadece yüzde 3’tü ve bunların çoğu kamu kaynaklıydı.
Biyoteknoloji alanında da sözde teknolojik yeniliklerin yüzde 50’den fazlası kamu üniversitelerinde yapılıyor. Resmî anlatı “üniversiteler sanayiden öğreniyor” diyor; ama gerçekte sanayi, kamu tarafından eğitilmiş beyinleri, kamu altyapısını ve kamu kaynaklarını kullanıyor, sonra ortaya çıkan gelişmeleri patentleyip özelleştiriyor. Kısacası, bilim ve teknolojideki bilgi birikimi sistematik olarak özelleştiriliyor.
Peki kamu sektörü neden daha yenilikçi? Çünkü kamu araştırmaları doğrudan kâr peşinde koşmuyor. Belirli bir ticari sonuca kilitlenmek yerine sorular soruyor, alanı keşfediyor, teorik olarak bireysel kazanç odaklı değil. Araştırma daha açık, daha kolektif bir işbirliği zemini üzerinde yürüyor.
Teknoloji dünyasının dışında, tekelleşmiş teknolojiler toplumun her alanına sızmaya çalışırken, toplumsallığı ve nihayetinde insanlığımızı korumanın en iyi yolu sizce nedir?
Dünyada şu anda çok ağır şeyler oluyor; daha önce de karşılaştığımız gibi devasa zorluklarla yüz yüzeyiz. Gerçek devrimci dönüşümlere baktığımızda, bunların neredeyse her zaman başlangıçta “marjinal” görülen toplulukların örgütlenmesinden doğduğunu görüyoruz. Bugün de anahtarın burada yattığını düşünüyorum. Çünkü bu deneyimler, bir topluluk içinde iletişimi, örgütlenmeyi ve karşılıklı tanınmayı sürdürebilmiş; bunları canlı tutabilmiş. Bize sosyal medyada 5 bin “arkadaş”ımız varsa çok sosyal biri olduğumuz söyleniyor. Oysa gerçekte daha az arkadaşımız var, çünkü o insanları tanımıyoruz bile. Sosyal medyada bir avatar olabilirim, yalan söyleyebilirim, kendimle ilgili her şeyi uydurabilirim -bu arkadaşlık değildir. Gerçek bir insan topluluğunda ise insanlar birbirini gerçekten tanır; herkes diğerinin gözünde kendini görür, karşılıklı bir ayna oluşur. Hakiki tanıma ve ilişki mümkün olur. Bu sadece bireysel düzeyde değil. Tarihte büyük, dönüştürücü, uygarlaştırıcı değişimler yaratan tüm örgütlenmeler, toplulukların örgütlenme kapasitesine dayanır. Anahtar, kolektif örgütlenmede, topluluk örgütlenmesinde ve hem karar alma hem de yaşam için gerekli kaynakların öz-yönetiminde yatıyor. Bu yaklaşım salt direnişe indirgenmemeli; başka yaşam biçimlerini yaratmak, bugünden inşa etmek ve onları önceden gerçekleştirmekle ilgili olmalı -yani prefigürasyon. Şu anda bir topluluk içinde yüz yüze bir araya gelmek; sadece söz ve bilgiyle değil, empatiyle, jestlerle, beden diliyle, yani beynimizin ve varlığımızın tüm işlevlerini kullanarak bir arada olmak, hem bizi farklı bir biçimde inşa ediyor hem de zihinsel ve bedensel sağlığımızı koruyor. Üstelik giderek daha devrimci bir eylem haline geliyor; çünkü daha önce konuştuğumuz kontrol biçimlerinden, manipülasyonlardan kopmamızı sağlıyor. Kapitalizmin yaptığı şey: İkna, silah, bağımlılık ya da başka araçlarla gücü elinde tutanın hizmetine sunulan merkezi bir yapı.
Bunu aşmanın yolu daha adem-i merkeziyetçi, dağıtık biçimler. Elbette uluslararası iletişim ağlarına ihtiyacımız var ve bunları geliştirebiliriz. Ama uzun vadeli, kalıcı bir inşa için gerçekten kolektif ve topluluk temelli örgütlenmelere dayanmalıyız.
Kuşkusuz bu tartışmalar ve düşünceler, dünya çapındaki sistem karşıtı güçlerin gündeminde daha fazla yer bulmalı. Demokratik Modernite Akademisi olarak biz de bu konuları derinleştirmeyi hedefliyoruz. Halklar olarak özgür bir yaşam için alternatifler inşa etme göreviyle karşı karşıyayız -bu acil ve zorunlu bir ihtiyaç. Dünya halklarının demokratik modernitesine dayanan bir bilim ve teknolojiyi daha derinlemesine düşünmeliyiz. Kapitalist modernitenin dışında bir bilim mümkündür. Abdullah Öcalan’ın da vurguladığı gibi: “Bu paradigma, yani ulus-devlet bakış açısı dışına çıkmadıkça doğru bilimi elde etmeye başlayamayız; dolayısıyla doğru kararlar ve doğru ilişkiler kurma şansımız da olmaz. Tüm göstergeler, demokratik bir atmosferin bilimsel devrim için en verimli zemini yarattığını göstermektedir. (…) Demokratik uygarlık perspektifi bilimsel üretim için muazzam bir fırsat sunar. Yeni bilime olan ihtiyaç ancak demokratik toplum paradigmasının varlığında karşılanabilir. Bu özellikle aşılması gereken kriz ve kaos ortamlarında daha da geçerlidir.” (3)
Dipnotlar
3-Abdullah Öcalan, Capitalism
Not: Söyleşi aslından kısaltılarak alınmıştır.
Kaynak: Academy of Democratic Modernity: www.democraticmodernity.com













