Latin Amerika Venezuela’yı nasıl yüzüstü bıraktı?

Dosya Haberleri —

Donald Trump / Foto:AFP

Donald Trump / Foto:AFP

  • Latin Amerika, kendi yarattığı bir karmaşaya saplandı. Bölge Maduro’suz daha iyi; ama Venezuela’nın geleceği belirsiz. Maduro döneminin sonuçları sürüyor: Kitlesel göç, sınır gerilimleri ve Kolombiya’da gerilla gruplarının yükselişi. Venezuela petrolüne bağımlı Küba hükümeti çöküşün eşiğinde.
  • Latin Amerika ülkeleri, Venezuela kaynaklı sarsıntıları ve ABD baskısını tek tek karşılayacak kadar güçlü değil. Bölgenin tek ses olması için her konuda anlaşması gerekmiyor; ama dış politikada ortak zemin bulması gerekiyor. Aksi halde Washington komşularına -ve onlara- istediğini yapacak; bölge hükümetleri yalnızca izleyici konumuna düşecek.

Jorge G. Castaneda* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Son on haftadır, ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu Caracas’tan çıkarma hamlesinin haklı olup olmadığı tartışılıyor. Savunanlar, Maduro’nun otoriterliğini, felaket politikalarının Venezuelalıları yoksullaştırmasını ve milyonları komşu ülkelere kaçmaya zorlamasını hatırlatıyor. Eleştirenler ise ABD’nin Venezuela’nın toprak bütünlüğünü ihlal ederek uluslararası hukuku çiğnediğini vurguluyor. İki taraf da güçlü noktalar taşıyor: Maduro’nun yönetimi gayrimeşruydu; Washington’un müdahalesi de öyle.

Latin Amerika, kendi yarattığı bir karmaşaya saplandı

Maduro’nun gitmesi Venezuela için iyi olabilir. Ama bu şekilde bitmemeliydi -ve bitmek zorunda da değildi. Maduro 2024 seçimlerini pervasızca çaldığında Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva, Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, Meksika Devlet Başkanı Andrés Manuel López Obrador ve ABD Başkanı Joe Biden’ın onu koltuğundan etmeye yetecek bir fırsatı vardı. Yapmadılar. Müdahale etmeme ilkelerine yanlış bağlılık, kayıtsızlık ya da ideolojik yakınlık nedeniyle Maduro’ya gerçek bir baskı uygulamaya yanaşmadılar. Kınadılar ama somut adım atmadılar. Maduro da iktidarını tahkim etti. Trump 2025’te geri döndüğünde, diktatörü uzaklaştırmanın en açık yolu askerî eylem gibi görünmeye başlamıştı.

Böylece Latin Amerika, kendi yarattığı bir karmaşaya saplandı. Bölge Maduro’suz daha iyi; ama Venezuela’nın geleceği belirsiz. Maduro döneminin sonuçları sürüyor: Kitlesel göç, sınır gerilimleri ve Kolombiya’da gerilla gruplarının yükselişi. Venezuela petrolüne bağımlı Küba hükümeti çöküşün eşiğinde. Trump ise Maduro hamlesiyle cesaretlenerek bölge liderlerini tehdit ediyor, Çin etkisini kırmak için yarımküreyi tarıyor. Kolombiya ve Küba en kırılgan ülkeler olabilir; ancak neredeyse hiçbir Latin Amerika devleti ABD baskısı karşısında tamamen güvende değil. Trump’ın Meksika’yı tehditleri, Çin’le yakınlık nedeniyle bazı Şilili yetkililerin vize kaybı ve Peru’nun Pekin bağlantılı anlaşmalar yüzünden risk altında olması bu eğilimi besliyor.

Latin Amerika ülkeleri, Venezuela kaynaklı sarsıntıları ve ABD baskısını tek tek karşılayacak kadar güçlü değil; bölge bölünmelerini aşmak zorunda. 1990’larda büyük ülkelerin çoğu serbest ticareti, demokratik yönetimi ve piyasa ekonomilerini destekledi; seçim manipülasyonuna karşı birlikte durdu ve Inter-Amerikan Demokratik Şartı’ın oluşmasına katkı sundu. Sonra Hugo Chávez Venezuela’da gücü pekiştirip “yeterince solcu” bulmadığı hükümetlere saldırdıkça, ülkeler sol-sağ diye saf tutmaya itildi; kutuplaşma dinmedi. Bugün Javier Milei ve Nayib Bukele gibi liderler de bunu körüklüyor. Bölgenin tek ses olması için her konuda anlaşması gerekmiyor; ama dış politikada ortak zemin bulması gerekiyor. Aksi halde Washington komşularına -ve onlara- istediğini yapacak; bölge hükümetleri yalnızca izleyici konumuna düşecek.

28 Temmuz 2024 seçimleri bir fırsattı

Seçim hilesinden müdahaleye giden hat: 28 Temmuz 2024 seçimleri, muhalefetin Maduro’yu sandıkla yenmesi için yakaladığı en büyük fırsattı. Maduro ekonomik çöküş ve yönetim krizi nedeniyle popülerliğini yitirmişti… Diskalifiye edilen muhalefet lideri Maria Corina Machado’nun yerine aday olan eski diplomat Edmundo González geniş saygı görüyordu. Muhalefet, hile girişimini öngörerek sandıkları izledi; sonuçları derledi ve González’in yaklaşık yüzde 70’le kazandığını açıkladı. Buna rağmen seçim otoriteleri Maduro’yu galip ilan etti. Ülke çapında protestolar başladı; bölge liderleri tutanakları talep etti. Ama Brezilya ve Kolombiya yaptırım ya da gerçek baskı uygulamadı; Meksika etkisiz kaldı; Küba ise Maduro’yu geri adım atmaya ikna etmeye çalışmadı.

Bir ara seçim yenileme planı belirdi. Büyük bir Latin Amerika ülkesinin dışişleri bakanının aktardığına göre Maduro ve Machado, uluslararası gözetim ve tarafsız seçim otoritesiyle yeni bir yarışa razıydı; Biden yönetimi de onay verdi. Ancak Lula’nın Caracas’taki temsilcisi Celso Amorim anlaşmayı kamuoyuna açıklayınca plan çöktü. López Obrador arabuluculuktan çekildi; girişim dağıldı. Trump ekibi göreve gelince Maduro konusunda kendini tamamen serbest hissetti; yaklaşık bir yıl sonra ABD helikopterleri Caracas’a yöneldi.

foto:AFP

Çin’i yarımküreden uzak tutma hedefi

Trump’ın “Önce Amerikalar” hattı: Maduro’nun devrilmesi, Trump’ın “Americas first” (Önce Amerika) dış politikasının gelişini simgeliyor. ABD artık Venezuela’nın sorumluluğunu da üstlenmiş durumda; ülke dağılırsa toparlamak zorunda kalacak. Bu da Washington’un Latin Amerika’ya daha fazla odaklanması ve gerekirse başka müdahalelere daha kolay yönelmesi anlamına gelebilir. Çin’i yarımküreden uzak tutma hedefi iki partide de paylaşılıyor.

ABD’nin baskısı Meksika, Karayipler ve Orta Amerika’da daha etkili olabilir; bu ülkeler ticaret, yatırım, turizm ve savunmada ABD’ye oldukça bağımlı. Meksika’nın 2025 sonunda Çin ithalatına yüzde 50 vergi koyması ve Claudia Sheinbaum’un ön alıcı tavizlere yönelmesi bu bağımlılığın sonucudur; ülkenin elektriğinin büyük kısmı doğal gaza, gazın önemli bölümü de Teksas’tan gelir. Güney Amerika’da ise ABD’nin işi daha zordur: Çin, kıtanın çoğunda en büyük ticaret ortağı ve büyük yatırımcıları arasındadır. ABD yönetimleri, Arjantin Patagonya’sındaki Çin uydu istasyonu, Peru’daki Chancay Limanı ve Şili’deki bazı altyapıların askerî amaç taşıdığı iddiasını gündeme getiriyor.

Trump, Çin’in Güney Amerika’da etkili kalmasını “Amerikan egemenliği” vizyonuna tehdit olarak görürse bölgeye yüklenebilir. Venezuela’da, yaptırımları gevşetme karşılığında Caracas’ı Çinli firmalara petrol satışını durdurmaya zorladığı belirtiliyor. Sıradaki hedef Kolombiya olabilir: ekonomi hâlâ ABD’ye daha bağlı, güvenlik ortaklığı güçlü; ancak Petro Çin’le yakınlaşmaya çalıştı ve Trump’la çekişmeyi siyasetinin parçası yaptı. Trump’ın Petro’yu uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlayan çıkışlarına rağmen ilişkiler son dönemde toparlansa da Petro ağustosta gidiyor; yerine kimin geleceği belirsiz. Trump, Kolombiya’ya saldırmak yerine seçime etki etmeyi -2025’te Arjantin ve Honduras’ta yaptığı gibi- tercih edebilir.

Peru da hedef olabilir. Ülke on yılda yedi başkan değiştirdi; son lider José Jerí’nin Çinli iş insanlarıyla gizli görüşmesi nedeniyle görevden alındığı aktarılıyor. Chancay Limanı’nın yüzde 60’ı Çin devlet şirketine ait; ABD, tesislerin yalnızca bakır ihracatı için değil Çin donanmasına üs için de tasarlandığını savunuyor. Trump Lima’yı Çin şirketini dışlamaya zorlamaya çalışabilir; Panama örneğini emsal göstererek. Seçimlere müdahil olma ihtimali de bu çerçevede anılıyor.

Trump, desteklediği liderlerden “iyilik” isteyebilir; Milei üzerinden Arjantin’deki Çin uydu istasyonunu kapatma ya da sıkı denetleme baskısı kurabilir. Ama Arjantin’in Çin’e soya ihracatını durdurması zor; soya ülkenin en önemli döviz kaynağı ve alternatif pazar yok. Brezilya üzerindeki baskı da sınırlı olur: Brezilya, Bolsonaro döneminde bile Çin’le bağlarını korudu; kıtanın geri kalanından farklı olarak tek başına kalmayı görece daha fazla karşılayabilir.

Bölgesel bölünme ve Venezuela-Küba dosyası

Bugün bölge sağ-sol ve kuzey-güney eksenlerinde ayrışıyor. Arjantin, Bolivya, Ekvador ve El Salvador Maduro’nun yakalanmasını alkışladı; Brezilya, Şili, Kolombiya ve Meksika kınadı. Ancak tonlar farklıydı: El Salvador daha sert destek verirken, Meksika’nın eleştirisi daha yumuşaktı.

Oysa 1989’da ABD Panama’yı işgal ettiğinde Amerikan Devletleri Örgütü 20’ye 1 oyla saldırıyı kınayacak kadar birleşebilmişti. Bugün aynı birlik yok; bu da Venezuela gibi krizlerde bölgeyi felç edebilir. Maduro gitmiş olsa da rejimin birçok adım atması gerekiyor: siyasî tutsakların serbest bırakılması, baskının bitmesi, toplanma-ifade-dolaşım-örgütlenme özgürlüklerinin yeniden tesisi, sürgündeki muhalefetin dönüşü ve yeni seçim. Trump’ın bu demokratikleşmeyi zorlamakla ilgilenmediği; odağının petrol olduğu ileri sürülüyor. Bu yüzden Venezuela’nın demokratikleşmesi Latin Amerika’ya kalıyor.

Küba: Nereye kadar ve nasıl?

Küba da bir diğer risk alanı. Ada, 1959’dan bu yana en kötü ekonomik ve toplumsal koşulları yaşıyor: gıda, benzin, elektrik, su, ilaç ve belediye hizmetlerinde ağır sıkıntılar var; tablo kötüleşebilir. Trump ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Küba’yı hedefe aldığı; seyahat ve havale kısıtlarını sıkılaştırdığı, petrol üzerinde fiilî karantina kurduğu ve AB’yi de tecride ikna etmeye çalıştığı aktarılıyor. Washington’un adaya doğrudan saldırma ihtimali bile tümüyle dışlanmıyor; üstelik kayıp riski Caracas’a kıyasla çok daha yüksek olur.

Felaketi önlemek için Latin Amerika, Havana’yı Washington’un desteğiyle barışçıl, kademeli ve adil bir demokratik geçişe yönlendirmeli. Fakat merkez sol hükümetler Küba’ya sempati duyup rejim değişikliği olmadan reform çizgisine yönelebilir; bu Trump için kabul edilemez. Merkez sağ liderler ise ani ve radikal geçiş dayatabilir; bunu Küba kabul etmez, Brezilya, Kolombiya ve Meksika da kolayca onaylamaz. Bölge farklılıklarını bir kenara bırakabilirse; rejim değişikliğini mevcut liderliğe dokunulmazlık, 1959 devriminin bazı sosyal miraslarının (evrensel ücretsiz sağlık ve eğitim gibi) korunması ve büyük ölçüde ABD’nin finanse edeceği bir yeniden inşa programı karşılığında içeren bir teklif üretilebilir. Üretemezse Küba Washington tarafından sıkıştırılmaya devam eder; Latin Amerika yine kenardan izler.

Bugün böyle bir işbirliği uzak görünebilir; yine de bölge ülkeleri denemek zorunda. Denemezlerse ABD-Çin rekabetinde kendi çıkarlarına uygun ilişkiler kuramaz, Çin varlığının sınırlarını Washington’la tek tek pazarlık ederek belirlemek zorunda kalır. En önemlisi, kaynak ve insan potansiyeline rağmen dünya sahnesindeki önemsizliğini daha da pekiştirir. Bu durum, hangi siyasî çizgide olursa olsun kimsenin istemeyeceği bir sonuç.

* JORGE G. CASTAÑEDA, 2000-2003 yılları arasında Meksika Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. “America Through Foreign Eyes” kitabının yazarı. New York Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ile Latin Amerika ve Karayipler Çalışmaları alanında Küresel Seçkin Profesör olarak görev yapmakta.

Foreign Affairs, ABD merkezli, iki ayda bir yayımlanan, uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve ekonomi konularını işleyen dergisinden kısaltılarak alındı.

Kaynak link: https://www.foreignaffairs.com/venezuela/how-latin-america-failed-venezuela

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.