Yeni teknolojiler ve toplumkırım

Dosya Haberleri —

Yapay zeka karşıt eylem/ foto:AFP

Yapay zeka karşıt eylem/ foto:AFP

30 yıldır yeni teknolojilerin toplumsal etkileri üzerine çalışan Prof. Silvia Ribeiro ile zihin açıcı bir söyleşi... 

  • “Dijital yerliler” artık aracılı iletişimi, yüz yüze olandan daha doğal ve baskın görüyor. Bu hem duygusal hem de beyinsel bir yıkım. Kullanılmayan beyin bölgelerinde körelme başlıyor; çünkü ekran başındaki iletişim, gerçek bir insanla yüz yüze olmanın yarattığı zengin ve derinlikli çözümlemeden çok daha sınırlı ve farklı.

Çeviri: Yeni Özgür Politika

Şu sıralar yaşadığımız dönem, insan türünün ve gezegendeki bütün canlıların geleceğini belirleyecek tarihi kırılma anlarıyla dolu. Yaşam ile ölüm, umut ile yıkım arasındaki savaşın tam eşiğindeyiz. Bu eşik, kapitalist Leviathan’ın yarattığı tahribata karşı alternatifler arayan halklar ve hareketler için çok ağır meydan okumalar getiriyor; çünkü bu canavar sürekli varlığımızı tehdit ediyor. Kürt Özgürlük Hareketi’nin lideri Abdullah Öcalan’ın işaret ettiği gibi, sistemin asıl hedefi toplumun ta kendisi. Toplumu sistematik olarak zayıflatmak için her yolu deniyor: topluluk bağlarını koparıyor, doğayla ilişkimizi zedeliyor, kadının yaşamdaki merkezî rolünü yok sayıyor. Öcalan buna “toplumkırım” (sociocide) diyor: “Yaşadığımız toplumlar sadece bugüne dek gördüğümüz en sorunlu toplumlar değil; bireylere hiçbir şey sunmuyor, hatta varlıklarını tehdit ediyor. Toplumlarımız sadece ahlaki ve siyasi dokusunu kaybetmedi; varlıkları tehlikede. Rastgele bir sorun değil bu; doğrudan yok olma tehdidiyle karşı karşıyayız. Çağımızın sorunları bilimin tüm gücüne rağmen derinleşip kanser gibi yayılırsa, toplumkırım bir varsayım olmaktan çıkar, somut bir tehlike haline gelir.”(¹)

Bu söyleşide, dünyanın dört bir yanındaki toplumların maruz kaldığı saldırının en stratejik ayaklarından birini ele alacağız: Yeni teknolojiler, dijital ağlar ve yapay zekâ, günümüz kapitalist modernitesinde nasıl bir rol oynuyor? Bu konuyu derinlemesine konuşmanın tam zamanı olduğunu düşünüyorum.

Öcalan da düşüncelerinde sürekli bu meseleye değiniyor. Çünkü bugünün bilimi toplumsal sorumluluğunu yerine getirmiyor; tekellerin kâr aracı haline geldi, sermayenin ve devletin amaçlarına hizmet eden bir silaha dönüştü: “Bilim ile ahlak ve siyaset arasındaki bağların tamamen koparılması, savaşlara, çatışmalara, her türlü sömürüye kapıyı sonuna kadar açtı. (…) Bilime biçilen yeni rol, zaferi garantileyen kusursuz savaş aletleri icat etmekti. Savaş teknolojilerindeki hızlı artış nükleer silahlanma yarışını tetikledi. Ahlak ve siyaset kurallarının hâlâ ayakta olduğu bir toplumda nükleer silahlar bir yana, basit bir tabancayı bile icat etmeye gerek kalmazdı; icat edilse de topluma karşı kullanılmazdı. Savaşın asıl nedeni ahlakın çöküşüdür. Bilim ile ahlak bağının kopması, her türlü yıkıcı aracın icadının zeminini hazırladı.”(²)

Silvia Ribeiro / foto: Brasildefato.com

Sistem karşıtı güçlerin mutlaka ele alması gereken en güncel tartışmalara, Prof. Silvia Ribeiro’nun aşağıdaki söyleşide sunduğu bakış açısıyla girebiliriz. Önümüzdeki zorluklar bizi sadece direnmeye değil, aynı zamanda toplumsallığı koruyacak alternatifler kurmaya, yeni yaşam biçimleri yaratmaya zorluyor. Özgür bir hayat için varoluşun her alanında hayal kurup inşa etmek zorundayız. Bugün sanal dünya üzerine düşünmek de tam bu yüzden çok kritik. Öcalan’ın dediği gibi: “Sanal dünya, kapitalizmin entelektüel hegemonyasını -çoğunlukla medya aracılığıyla- dayatan önemli bir tahakküm aracıdır. Yaşamın sanallaşması, analitik zekânın sınırına dayanmasıdır. Savaş gibi korkunç bir şeyi sanal ortamda sunmak bile ahlakı tek başına çökertebilir. İnsan bedeni ve zihni tarafından yaşanmamış her hayat zaten sahte, ‘yapay’ bir hayattır. ‘Sanal’ demek hiçbir şeyi değiştirmez: hâlâ sahtedir. Sanal hayatı mümkün kılan teknik yenilikleri değil, onun kötüye kullanımını ve bireyin zihnini felç etmesini eleştiriyorum.

Teknolojinin başıboş kullanımı çok tehlikeli bir silahtır. Sanal yaşamı dayatan asıl güç, kapitalizmin teknolojiyi ele geçirmesi ve milyarları kontrol etme hırsıdır. Artık hayat eskisi gibi yaşanmıyor; adım adım sanallaşıyor - ayakta ölü gibi dolaşmak gibi bir şey. Sanal hayatın en net biçimi simülakrdır. Geçmişi, ilişkileri, anıtları taklit etmek insanı bilgili yapmaz; aksine uyuşturur. Uygarlığın anıtlarını kopyalayarak hiçbir ilerleme kaydedilemez. Hayatın özü farklılaşmadır, tekrar üzerine kurulmaz. (Tarih bile kendini tekrar etmez!) Taklit, gelişimin tam tersidir. Ama ne yazık ki taklit kültürü artık egemen. Herkes birbirini taklit ediyor, birbirine benziyor ve sürüler kolayca oluşturuluyor.”(³)

Demokratik Modernite Akademisi’nin Prof. Silvia Ribeiro ile yapılan söyleşiyi iki bölüm halinde yayınlıyoruz. Silvia Ribeiro 30 yılı aşkın süredir yeni teknolojilerin toplumsal etkilerini izliyor; aynı zamanda biyoçeşitlilik, gıda egemenliği ve patentler üzerine çalışıyor. Şu anda Biyoçeşitlilik İttifakı ve “Don’t Mess with Mother Earth Alliance” (Doğa Anaya Dokunma İttifakı) gibi oluşumlarla jeomühendislik konularında işbirliği yapıyor.

Yapay Zeka / foto:AFP

Tahakküm sisteminin temel özelliklerinden biri güç tekelleri yaratmasıdır. Yeni teknolojilerde bu tekel, çoğunluğu ABD’li dev teknoloji şirketlerinin bilimsel bilgiyi, iletişim ağlarını ve -hizmetlerinden yararlanan ya da onlar için çalışan- insanlardan topladıkları verileri elinde biriktirmesinde çok net görülüyor. Teknoloji şirketleriyle güç tekelleri arasındaki ilişkiyi nasıl tarif edersiniz?

Şu anda kapitalist şirketlerin son yüzyıldaki yapısını kökten değiştiren bir dönüşüme tanık oluyoruz. Eskiden en büyük şirketler (gelir ve piyasa değeri açısından) petrol devleriydi; yanlarında finans kurumları, otomobil üreticileri, biraz da ilaç ve tarım-gıda şirketleri vardı. Son yirmi yılda dünyanın en çok gelir yapan şirketi Walmart’tı.  Şimdi ise yeni bir teknolojik oligarşi doğdu: birkaç dev teknoloji şirketi hem gelir hem piyasa değeri açısından inanılmaz büyüdü. Bugün gelir sıralamasında Amazon ikinci, Apple üçüncü, Alphabet (Google ve YouTube’un ana şirketi) 17’nci, Microsoft 26’ncı, Meta 66’ncı. Bu çarpıcı, çünkü daha birkaç yıl önce bu isimler listenin üst sıralarında bile değildi. Şimdi en yüksek piyasa değerine sahip yedi şirket şunlar: Apple, Microsoft, Amazon, Alphabet, Meta, Nvidia (yapay zekâ çipleri, yazılım ve donanım devi) ve Tesla. Hepsi teknoloji şirketi ve finansal spekülasyon yapacak kadar devasa nakitleri var. Her biri trilyon dolar barajını aşmış durumda; toplamda yaklaşık 17 trilyon dolar ediyorlar - bu da küresel GSYH’nin %15’ine denk geliyor.

“Teknoloji titanları” denen en büyüklerin (Amazon, Apple, Microsoft, Google, Meta) tamamı ABD kökenli ve her birinin geliri bir sürü ülkenin toplam gelirini aşıyor. Sahipleri ve kurucuları da neredeyse tamamen erkek: Dünyanın en zengin 10 kişisinden 8’i teknoloji patronu - Elon Musk (Tesla, X, SpaceX vb.), Jeff Bezos (Amazon), Mark Zuckerberg (Meta), Bill Gates (Microsoft), Larry Ellison (Oracle), Steve Ballmer (Microsoft), Larry Page ve Sergey Brin (Google).

Peki bu devasa servet ve güce nasıl ulaştılar? Temeli ne? Ve bu gücü ne için kullanıyorlar? Aslında yaptıkları şey, küresel endüstrinin teknolojik altyapısındaki dönüşümü kullanarak muazzam bir güç birikimi yaratmak. Dijitalleşme sayesinde artık sanayi sahibi olmadan da sanayiyi kontrol edebiliyorlar. Dijital entegrasyon ilerledikçe pek çok alanda tekel konumuna yerleştiler: bilgisayar, telefon gibi cihaz üretiminin büyük bölümü ellerinde; internetin belkemiği olan denizaltı kablolarının çoğunu kontrol ediyorlar; kamu kaynaklarıyla yapılmış telekom altyapısından bedavaya yararlanıyorlar. En kritik noktalardan biri şu: Amazon, Microsoft ve Google, birlikte, bulut bilişim pazarının %66’sını ellerinde tutuyor. Bu, dev bir darboğaz yaratıyor. Dijital kullanım, sağlık, eğitim, iletişim - her şeyin verileştirilmesiyle ortaya çıkan muazzam veri, bu şirketlerin veri merkezlerinde toplanıyor. On binlerce hiper-büyüklükte veri merkezi var; bilgileri biriktiriyor, çaprazlıyor ve toplumdan çekilen bu veriyi satın almak isteyen şirketlere satıyor. Yani sadece iletişimden değil, veri biriktirip satmaktan da devasa kâr elde ediyorlar. Bu üç şirket dünya veri bulutlarının üçte ikisinden fazlasına sahip; sadece özel sektör değil, birçok hükümetin verisi de bu bulutlarda saklanıyor.

Bağlantı tarafında Meta’nın denizaltı kablolarının %70’ine sahip olması çok çarpıcı - yani internetin fiziksel altyapısında en büyük oyuncu konumunda. Apple’ı da katınca dijital platformların %70-80’ini kontrol ediyorlar. Tüm bu zincirdeki kontroller sayesinde, verileri işleyerek elde ettikleri çıkarımları kime isterlerse satıyor ve olağanüstü kârlar elde ediyorlar. Üstelik ulusötesi oldukları için çoğu ülkede neredeyse hiç vergi ödemiyorlar. Bu arada not düşeyim: 2023 öncesi küresel çapta (tam uzlaşı olmasa da) teknoloji ve ulusötesi şirketlerin en az %15 vergi ödemesi yönünde bir anlaşma yapılmıştı. Ama hayata geçmedi, şimdi ise tamamen rafa kaldırılmış durumda. ABD’nin %3’lük ek vergi girişimi bile engellendi. Sonuçta çoğu yerde devasa vergi kaçakçılığı sürüyor. Kısacası: Hem ellerindeki muazzam sermaye, hem bilgi akışını ve iletişimi yönetmeleri sayesinde hâkim konumdalar. Bir de ekleyeyim: IBM, Microsoft, Amazon ve özellikle Elon Musk’ın şirketi Starlink gibi oluşumlar alçak yörüngeyi (LEO: Low Earth Orbit, yaklaşık 300-2000 km arası) neredeyse trafik sıkışıklığına benzer şekilde dolduracak kadar çok sayıda uyduyu gökyüzüne fırlatmak için dev yatırımlar yapıyor. Bu, küresel iletişim kanallarının büyük bölümünü özel ellerde toplamaya yönelik açık bir hamle.

Yapay Zeka karşıt eylem / foto:AFP

Çevremizde toplumsal ilişkilerin giderek milyarderlerin kontrolündeki dijital ağlar üzerinden şekillendiğini, hatta teknolojilerin gerçek hayattaki etkileşimlerin yerini aldığını görüyoruz. Arkadaşlarımızla, ailemizle yaptığımız pek çok şey artık insan zekâsını ve davranışını taklit eden bu araçlar tarafından yutuluyor. Mark Zuckerberg bile artık açıkça yapay zekâ “arkadaşları” normalleştirmekten bahsediyor; toplumdaki artan yalnızlığa çare olarak sunuyor bunu -oysa o yalnızlığı başta bu teknolojiler körükledi. Toplumsal dokuya ve toplumsallığa yönelik bu saldırıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence bu mesele, toplumsal dokuya ve toplumsallığa doğrudan saldırı olmanın ötesinde, pek çok boyutuyla kritik bir konu. Öncelikle, insanlar arası doğrudan iletişimi ya da yüz yüze etkileşimi bir araçla değiştirdiğimizde, hemen “avantajları” öne sürülüyor. Evet, dijital iletişim bazı pratik faydalar sağlayabilir; ama tüm bu teknolojinin ne anlama geldiğini, neye mal olduğunu bütüncül bir çerçevede derinlemesine sorgulamak şart. En büyük bedellerden biri, insanların ağır bir parçalanma yaşaması. İlişkiler teknoloji üzerinden yorumlanır hale geliyor ve bu özellikle pazarlama dünyasında çok ciddi sonuçlar doğuruyor: Sürekli doğrudan ya da dolaylı reklam bombardımanına maruz kalıyoruz, üstüne bir de yığınla sahte haber, çarpıtılmış bilgi, yarı gerçeklerle karşılaşıyoruz.

İnsan ilişkilerinin bu şekilde dolaylılaşması/araçlar üzerinden yapılır hale gelmesi, teknoloji devlerinin en büyük kâr kaynaklarından biri. Etkileşimlerimiz sayesinde kim olduğumuzu, ne istediğimizi çok net tespit edebiliyorlar. Bu sadece paylaştıklarımızla sınırlı değil; nereden konuştuğumuz, hangi coğrafyada olduğumuz, neye değer verdiğimiz, kimlerle iletişimde olduğumuz... Bütün bunlar, bugün en kazançlı sektörlerden biri olan “hypernudging” (hiperdürtme: büyük veri ve makine öğrenimiyle bireyin kararlarını gizlice ve kişiye özel şekilde manipüle etme) endüstrisi için veri ağı oluşturuyor. Bu sektör insanları belirli şeyleri yapmaya ikna etmek üzere tasarlanmış; artık klasik propaganda ya da yüz yüze ikna değil, kullandığımız tüm dijital mecralar üzerinden sürekli bir bombardıman söz konusu.

Her konuşma, her internet araması, her alışveriş, her beğeni kaydediliyor. Sonra bu veriler öyle işleniyor ki bize doğrudan “şunu al, şuraya git” diye reklamlar ya da yönlendirmeler geliyor. Hatırlayın, Pokémon GO oyunu tam da bunun bir deneyiydi: İnsanları evden çıkarıp sokaklarda dolaştırmak, fiziksel davranışlarını değiştirmek mümkün mü diye test ettiler -ve başardılar.

Tüm bu endüstri, iletişimimizin büyük ölçüde aracılar üzerinde gerçekleşiyor hale gelmesine dayanıyor ve inanılmaz kârlı. Cambridge Analytica skandalı bunun en çarpıcı örneği: Seçim sonuçlarını etkilemek için kullanılan manipülasyon araçlarıydı. Şirket kapandı ama o zamana kadar 33 ülkeye hizmet satmıştı, 32’sinde seçimleri etkiledi. Trump’ın ilk başkanlık kampanyasında da kullanıldı; kritik üç eyalette seçmenlerin hoşnutsuzluklarını tespit edip, botlar ve hedefli propaganda ile “duymak istedikleri” mesajları bombardıman ettiler. Doğruluk artık önemli değildi; önemli olan insanların inanmak istediklerine inanmalarıydı.

Bu sadece siyasetle sınırlı değil; tüm tercihlerimiz bu manipülasyon endüstrisinin hedefinde. Sesimizden, yazımızdan, en vahimi biyometrik verilerden besleniyor. Artık kameralar ve yüz tanıma sistemleri üzerinden mikro-ifade analizi diye paralel bir sektör var: Kameraya bakarken önüne bir kedi koyuyorlar, ifadenizi okuyorlar ve bu veri ne alacağımızı, ne yapacağımızı belirlemede altın değerinde oluyor.

Kısacası, sinyalleri, mikro-ifadeleri çözme üzerine kurulu bu ikna endüstrisi, dijital aracılı ilişkilerin ayrılmaz parçası.

Buna sıkı sıkıya bağlı -belki de en ağır- sonuç ise yarattığı toplumsal izolasyon. Kendi kuşağım yüzünden özellikle gençlerdeki bu yalnızlaşma beni çok kaygılandırıyor. “Dijital yerliler” artık aracılı iletişimi, yüz yüze olandan daha doğal ve baskın görüyor.

Bu hem duygusal hem de beyinsel bir yıkım. Kullanılmayan beyin bölgelerinde körelme başlıyor; çünkü ekran başındaki iletişim, gerçek bir insanla yüz yüze olmanın yarattığı zengin ve derinlikli çözümlemeden çok daha sınırlı ve farklı. Çevrim içi toplantıların neden bu kadar yorduğunu düşünün: Beynimiz üç boyutlu, beden dili, ses tonu, kokular gibi sinyalleri okumaya alışkın. Ekranda bunlar yok; beyin eksik parçaları tamamlamak için deli gibi çalışıyor ama başaramıyor, sonuç, aşırı yorgunluk oluyor.

MIT Media Lab’in Haziran 2025’te yayımladığı çalışma bunu net ortaya koyuyor. Katılımcıları üç gruba ayırmışlar: Biri ChatGPT (4) kullanarak kompozisyon yazıyor, diğeri Google gibi geleneksel arama motorlarıyla, üçüncüsü ise tamamen dijital araçsız -kitap, telefon, danışma gibi klasik yöntemlerle. Yazarken herkesin kafasına EEG elektrotları takılmış, beyin aktiviteleri izlenmiş. Sonuç: ChatGPT kullanan grupta beyin performansı çok daha düşük; aktif olan bölgeler sınırlı, nöral bağlantılar zayıf. Beyni bir kas gibi düşünürsek, sanki sadece bir eli kullanıp geri kalanını ihmal etmek gibi, kullanılmayan kaslar zamanla köreliyor. Üstelik bu gruptakiler yazdıklarını anlatırken hafızaları zayıf, konuyu gerçekten anlamamışlar, dil kaliteleri düşük, hayal güçleri kısıtlı. Davranışsal olarak da toplumsal etkileşimde yetersizlik var. Dijital ortam sadece şirketlere devasa kâr sağlayan veri üretmiyor; aynı zamanda insan kapasitemizi eritiyor.  Son olarak şunu vurgulamak isterim: Sosyal medyayı ana iletişim aracımız yaptığımızda sahte haber yağmuruna maruz kalıyoruz; gördüklerimizin çoğu gerçek bile değil. ChatGPT gibi araçlar uydurma bilgiler, var olmayan kaynaklar üretiyor -alıntıların dörtte birinin sahte olduğu tahmin ediliyor. Hatta kendisine “kaynakları uydurdun mu?” diye sorulduğunda “evet” dediği örnekler var. Bilgi kirliliği artıyor, karşılaştırma azalıyor, toplum bunları gerçek sanıyor. Sonuç: Bilişsel kapasite, etkileşim ve eleştirel düşünme ciddi darbe alıyor.

Unutmayalım: Tüm yapay zekâ geçmişe dayalı. Onu besleyen veriler zaten olmuş bitmiş olaylar, ana akım medya, Wikipedia, Reddit gibi kaynaklar. Bu ekosistemde yazarların çoğu beyaz, erkek, heteroseksüel, İngilizce konuşan, belli bir yaştaki kişiler -dolayısıyla cinsiyetçi, ırkçı, ayrımcı önyargılar yapay zekâya da sirayet ediyor. Farklı bir dünya hayal edemiyor; çünkü beslendiği gerçeklik egemen sistemin gerçekliği. Özünde muhafazakâr bir araç.

Dipnotlar

1- Abdullah Öcalan, Sociology of Freedom, s. 87.

2- Abdullah Öcalan, Sociology of Freedom, s. 323-324.

3- Abdullah Öcalan, Capitalism: The Age of Unmasked Gods and Naked Kings, s. 56-57.

4- Burada kastedilen, verilerden (ses, metin, görüntü, müzik) yeni içerikler “üretebilen” üretken yapay zekâdır (generative artificial intelligence). Geleneksel arama motorlarından farkı, yalnızca sonuç listesi sunmak yerine içerik üretmesidir.

Kaynak: Academy of Democratic Modernity: www.democraticmodernity.com

YARIN: Toplumun bilişsel egemenliğine yönelik saldırılar

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.