Türk Devlet Aklı - II - Rekabet ve çeviri

Dosya Haberleri —

6 Ekim 2021 Çarşamba - 21:00

.

.

  • Türk kimliğinin günümüz krizlerinin de dışa vurumu olarak görülebilecek ‘tamamlanamayan ulus-devletleşme projesi’, artık hangi grubun ya da ekolün üzerinde söz sahibi olacağına dair çatışma temelli bir rekabetin adıdır. 

     RÊNAS CÛDÎ   

     ‘Türk Devlet Aklı – I’ başlıklı giriş yazısında, Türkiye’deki çok yönlü/katmanlı güncel krizlere ışık tutabilmek adına ‘devlet olmak ya da olmamak’ şeklinde tasvir edilebilecek bir rejim sorununa işaret edilmiştir. Mevcut sorunun tahlili için ideolojilerin çıkmazlarını ya da aktörlerin çelişkilerini öne çıkarmak yerine bir yönetim biçimi olarak devlet aklı kavramının önemine vurgu yapılmıştır. Kavrama ilişkin daha açıklayıcı bir analiz sunabilmek için devlet aklı ve hukuk devleti karşılaştırması yapılarak Türk siyasal kültürünün her iki yönetim biçimine dair uzaklık ve yakınlık derecesi sorgulanmıştır. Günümüzün demokratik devlet yapılanmalarında genellikle dış politika kararlarını ve olağanüstü hal dönemlerini izah edebilmek için kullanılan devlet aklının, Türkiye siyaseti için istisnai konular ve anlar üzerinden değil bizatihi tüm tarihsel sürecin değerlendirmesi adına başvurulması gereken anahtar kavramlardan biri olduğu iddia edilmektedir. Öyleyse Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzyıllık siyasal tarihi devlet aklı tartışmaları üzerinden yeni bir dönemselleştirme ile nasıl okunabilir?

   Türk Devlet Aklı – Genel Çerçeve

   İlk yazıda da belirtildiği üzere; devlet aklı, devletin korunması ve genişletilmesi amacıyla her türlü olanağın kullanımını meşru gören bir yönetim mantığıdır. Devletin korunmasına ve genişletilmesine dair yapılan vurgular, sadece olası toprak kayıplarının önüne geçmek ya da yeni topraklar kazanmak gibi fiziksel çağrışımlara işaret etmez. Aynı zamanda devletin toplum karşısında nüfuz alanlarının küçülmesine mani olmak ya da büyümesini sağlamak anlamına da gelmektedir. Öte yandan, devlet aklı görünmez bir el ya da karanlık güçler tarafından icra edilmez. ‘Devlet seçkinleri’ olarak nitelendirilebilecek siyasal, askeri ve bürokratik elitler eliyle devlet aklının fonksiyonları yerine getirilir. Her daim, devlet aklının yürütücüsü olmak adına birbirleriyle rekabet halinde olan dönemsel aktörler ve devlet aklına sirayet etmek isteyen ideolojiler vardır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, herhangi bir grubun çıkarlarının ya da herhangi bir ideolojinin yansımasının devlet aklı olarak formüle edilemeyeceğidir. Bilakis ideolojilerin ya da grupların devlet aklına hizmet etmesi söz konusudur. Peki bir yönetim şekli olarak devlet aklının Türkiye’deki izdüşümleri nasıl ele alınabilir? Türk devlet aklının temel karakteri ve işleyiş mantığı nasıl açıklanabilir?

   Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından bugüne bürokratik, siyasal ve askeri elitler arasında devlet aklının yürütücüsü olmak adına kimi zaman çatışma kimi zaman ortaklaşma temelinde bir rekabet vardır. Altı çizilen rekabet vurgusu, sadece iktidar olma arzusuyla birbiriyle mücadele halinde olan grupların çabalarına ya da devlet-içi oyunlara işaret etmez. Rekabet kavramıyla asıl kast edilen, Türk siyasal kültürüne özgü bir ‘çeviri’ maharetidir. Uluslararası düzende meydana gelen sistematik düzeydeki oluş-bozuluşlar tüm devletler tarafından yeni bir döneme hazırlık ya da uyum sağlama parantezinde ele alınır. Lakin Türk devleti için yapılması gereken görevler sadece sistemsel değişimlere ayak uydurmak ile sınırlı değildir. Aynı zamanda bahse konu olan değişimlerin ‘Türk devlet aklı çevirisi’ yapılarak hem devlet seçkinleri arasındaki rekabetin güncel dinamikleri belirlenir hem de devletin toplum karşında büyümesinin olanakları yaratılır. Bu yüzden, dünya sistemindeki değişimlerin Türk devlet aklı tarafından yeniden yorumlanarak devlet içinde kendine has mücadele alanlarının yaratılabilmesi rekabetin odak noktasıdır. Uluslararası düzendeki dönüşümlerle bağlantılı olarak devletin doğasına özgü yeni rekabet alanlarının oluşturulması/güncellenmesi ve elitler arası rekabetin devletin nüfuz alanlarını genişletmeye dayalı bir kültürel süreklilik içinde gerçekleşmesi, Türk devlet aklını geleceğe taşıyan ana dinamiklerdir.

   Altı çizilen rekabet ve çeviri kavramlarının Türk devlet aklı yönetiminde ne anlama geldiği birbirini tamamlayan üç etken üzerinden daha iyi izah edilebilir. Sırasıyla; ekonomik ve siyasal krizlerle bağlantılı olarak uluslararası düzende yaşanan yapısal değişimler, devletlerin güvenlik kavrayışlarını kapsamlı ya da yüzeysel bir düzeyde yenilemelerine sebep olmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, özellikle jeopolitik konumundan ve tarihsel mirasından* kaynaklı olarak, bu yapısal değişimleri en çok hisseden ve hızla adapte olmaya çalışan ülkelerden biridir. Yeni güvenlik perspektiflerinin herhangi bir devlet sistemine nasıl çevrileceği ise devlet seçkinlerinin alacağı rasyonel kararlar ile alakalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde bu rasyonel kararların hayata geçirilmesi, askeri-siyasal-bürokratik elitlerin kendi çıkarlarından ve devlet aklının yürütücüsü olmak adına birbirleriyle ‘ölümüne’ bir rekabet halinde olmalarından ayrı düşünülemez. Peki devlet seçkinleri arasındaki rekabet sadece kaba bir güç mücadelesi ya da çıkar çatışması olarak ele alınabilir mi? Alınamaz. Zira rekabet, devletin nüfuz alanlarını genişletmeye dayalı bir kültürel süreklilik üzerinden cereyan etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin karakteristik özelliği olan kültürel süreklilik, antropolojik olarak Türk toplumlarının devlet olgusuna atfettiği kutsiyet ile bağlantılıdır ve devlet seçkinleri arasındaki rekabetin dayandığı tarihsel kökenlere işaret etmektedir. Diğer bir deyişle; kültürel süreklilik devlet seçkinleri arasındaki rekabetin devlet aklına zarar vermesinin değil, bizzat ondan beslenerek kendisini güncelleyebilmesinin adresidir.

   Eş zamanlı olarak hem elitler arası ilişkilerde bir yıkım ve hem de devletin güvenlik sisteminde bir inşa çabasının gerçekleşiyor olması çoğu insan için tuhaf karşılanan bir durum olabilir. Bunun temel sebebi, Hunlardan Osmanlılara değin devleti yaşatmak adına babalarını ya da evlatlarını katledebilen bir siyasal kültürün günümüz koşullarında nasıl yaşam bulduğunun ayırdına varılamamasıdır. Sonuç olarak; devlet seçkinleri arasındaki mücadelenin dönemsel olarak kazananları ya da şiddeti değişse de devletin toplum karşısında büyüme eğiliminin değişmiyor olması, tarih içinde şekillenerek günümüze ulaşan Türk devlet aklı yönetiminin rekabetten beslenen politik kültürünün bir yansımasıdır.

   Türk devlet aklının işleyiş mantığına ek olarak gözden kaçırılmaması gereken bir nüans daha vardır. Devlet seçkinlerini oluşturan askeri-siyasal-bürokratik elitlerin birbirleri arasındaki rekabet, sistemsel açıdan bir fren-denge mekanizması görevini de yerine getirmektedir. Yani, Türk devlet aklı yönetimi içinde bir aktörün yapıp-edeceklerinin sınırlarını hukuki prensipler değil, rakibi olan elitlerin üretecekleri karşı-hamleler belirler. Elitlerin birbirlerine karşı uyguladıkları toplumsal ve siyasal stratejilere ilaveten; ölüm tehditleri, suikastlar, kumpas davaları, ortam dinlemeleri, kaset şantajları, toplu katliamlar, darbe girişimleri de karşı-hamleler kapsamındadır. Öte yandan, kimi zaman dilimlerinde devlet seçkinleri arasındaki fren-denge sistemin ortadan kalktığı ve rekabetin sonlandığı hissi uyanabilir. Türk devlet aklı içinde orantısız bir güç birikimi olarak değerlendirilebilecek bu durum elitlerden birinin diğer rakiplerini dize getirmesi anlamına gelir. Lakin, özellikle geçiş dönemleri esnasında tatbik edilen tüm gücün bir noktaya toplanması hali oldukça kısa bir zaman dilimi için geçerlidir. Zira dünya sistemindeki ön-görülemez değişimlerin sürekliliği ve devlet-içi örgütlenmelerin çıkar çatışmasından beslenen geleneksel yapısı, Türk devlet aklı rekabetindeki güç dağılımının devlet seçkinlerinden birinin lehine uzun vadeli olarak sonuçlanmasına olanak tanımaz. Bu yüzden rekabetin bir yansıması olarak fren-denge sisteminin varlığı, devlet aklının canlılığı ve devlet seçkinleri arasındaki ilişkilerin sürdürülebilir olması adına merkezi bir konumdadır.

   Öte yandan askeri-siyasal-bürokratik elitlerin hiçbiri kendi içinde homojen bir yapıya sahip değildir, ancak zaman içinde öne çıkan grupların ve ekollerin varlığından bahsedilebilir. Yine elitler arası sınırların oldukça bulanık olduğu ve özelikle rekabetin yükseldiği zaman dilimlerinde ilişkiler ağının oldukça karmaşık bir hale büründüğü akılda kalması gereken bir diğer önemli noktadır. Devlet seçkinlerinin her birinin kendine özgü nitelikleri olmasına rağmen; ordunun sıradan bir departmanında çalışan bir kurmay subay, herhangi bir partinin il başkanlığını yapan bir siyasetçi ya da devlet planlama teşkilatında çalışan orta kademli bir şef kendisini devlet sanmaktadır. İktidar olma arzusundan beslenen bu duygu-durum bozukluğu dışında, Türk devlet aklına sirayet etmek için rekabet halinde olan tüm grupları ortaklaştıran tek yol ayakta kalabilmek uğruna değişen dünya sisteminin iyi etüt edilmesidir. Bunun dışında devlet seçkinlerinin riayet etmeleri gereken objektif kurallar yoktur, zira koşullar değiştikçe kurallar da değişmektedir. Sürekli değişim olgusu karşısında, ilkelerden ziyade dönemsel olarak isimleri kahraman olarak anılan fakat kısa bir süre sonra unutulmaya yüz tutan karakterler söz konudur. Bu yüzden Türkiye tarihi, devlet aklının yürütücüsü olmak adına yola çıkıp öğütülen aktörlerin mezarlığıdır. Musalla taşı üzerinde anlatılan Türk devlet aklı hikayesinde cenazenin başına toplanan cemaati ve namazı kıldıran imamı değil, gassalı ve levazımatçıyı iyi tanımak lazım gelir.

Abdullah Öcalan’ın ‘Menderes Sendromu’ yaşıyor tespitinde bulunduğu Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP iktidarının, Türk devlet aklının ulus-devletleşme temalı rekabet alanında tedbiri elden bırakmadan nasıl adım-adım ilerlediği dikkate değer bir araştırma konusudur.

    

   Türk Devlet Aklı – 1. Sürüm / Kimlik

   1923-1950 arasında tek parti rejimi ile anılan cumhuriyetin ilk dönemi aynı zamanda modern Türk devlet aklının ilk sürümü olarak değerlendirilebilir. İlk sürümde, savaştan yeni çıkmış bir ülkenin ‘kurtarıcısı’ olmanın verdiği karizmatik otorite ile Mustafa Kemal Atatürk kişiliğinin öne çıktığı görülmektedir. Devlet seçkinleri arasındaki rekabetin gelecek yıllara kıyasla daha düşük olduğu bu dönemin devlet aklının rol dağılımında Atatürk’ün görevlendirdiği ve yetiştirdiği bürokratik elitler öncülük, askeri ve siyasi elitler ise destekleyici konumundadır. Tek-parti yönetimi altında; gayri-Müslimlerin sermayelerine el koyularak ekonominin Türkleştirilmesi, Kuzey Kürdistan merkezli direniş hareketlerinin büyük katliamlarla bastırılması, Hatay’ın ilhak edilmesi ve yeni ulus-devletin sınırlarının çizilmesi devlet aklının birinci sürümünün tamamladığı görevlerdir. Batılılaşma ya da ‘muasır medeniyet seviyesine ulaşma’ ekseninde yeni bir Türk yurttaşlığı yaratmak ise bu dönemin ana sorunsalı olmasına rağmen devlet aklının tamamlayamadığı görevin adıdır.

   Öncelikle, bu görevin tarihsel kökenlerinin Osmanlı modernleşmesinden beri süregelen dünya sistemine uyum sağlama ve devletin restorasyonu tartışmalarıyla bağlantılı olduğu akılda tutulmalıdır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük opsiyonları üzerinden imparatorluk-içi çözüm arayışları tartışılsa da, savaş sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile bu tartışma bağlamında üretilen nihai cevap ulus-devletleşmedir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki nasıl bir ulus-devlet ve nasıl bir toplumsal kültür tartışmalarına ilişkin ilk girişim olan Kemalizm, Türklüğü merkeze alan İslam dinine mesafeli Batılı insan tipini yaratmayı amaçlamıştır. Kemalizm girişiminin tüm yumuşak ve sert güç uygulamalarına rağmen Kürtlüğü ortadan kaldıramaması ve Kürtler dışında kalan toplumsal yapılara da bir bütün olarak sirayet edememesi açık bir başarısızlık olarak düşünülebilir. Kemalizm üzerinden ele alınan bu sorunsalın çözümlenememesinin, yani modern Türk kimliğinin yaratılamamasının, sürekli bir toplumsal şizofreni hissiyatına neden olduğu ve tamamlanamamış bir proje durumuna düştüğü de söylenebilir. Lakin ulus-devletleşme projesinin asıl sonucu, bu tamamlanamamışlık halinin Türk devlet aklının ana rekabet alanlarından ilkinin oluşumuna sebep olmasıdır.

   Türk kimliğinin günümüz krizlerinin de dışa vurumu olarak görülebilecek ‘tamamlanamayan ulus-devletleşme projesi’, artık hangi grubun ya da ekolün üzerinde söz sahibi olacağına dair çatışma temelli bir rekabetin adıdır. Tamamlanamayan ulus-devletleşme projesinin elitler tarafından kullanılma biçimleri hem rekabetin sürekliliğini sağlayacak hem de rekabetin nasıl sonuçlanacağına ilişkin ipuçlarını verecektir. Bu yüzden devlet seçkinlerinin ilerici-gerici, batıcı-doğucu, seküler-müslüman gibi sembolik karşıtlıklar üzerinden rıza ve zor arayışları birbirleri üzerinde hakimiyet kurabilmek kadar toplumun yönlendirilmesi noktasında da hayati öneme sahiptir. Dikkat edilirse, birbiri ile iç-içe geçmiş kimlik ve devlet sorunları için ‘sağlıklı’ alternatiflerin ne olabileceği mevzubahis edilmemektedir. Bunun yerine, Osmanlı modernleşmesinden bugüne Batı dünyası ile senkronize olma kararını uygulama/uygulamama stratejisi ile toplumsal ve siyasal alanın sürekli olarak manipülasyona maruz bırakılması söz konusudur. Nihayetinde; Türk devlet aklının birinci sürümünün daha sonraki sürümlere hediyesi olan tamamlanamayan ulus-devletleşme projesi, bir mirasın vesayet haklarının kimde kalacağına dair süregelen tarihsel bir rekabet alanına dönüşecektir. Bu rekabet alanı üzerindeki ilk uygulamaları inceleyebilmek için İkinci Dünya Savaşı sonrası koşullara, Türk devlet aklının birinci sürümünden ikinci sürümüne geçiş sürecine odaklanmak gerekir.

   1945 yılında sonlanan İkinci Dünya Savaşının liberal demokrasi ölçütlerini esas alan devletler tarafından kazanılmış olması, dünya genelinde tek-parti rejimlerinin değer kaybetmesine ve böylelikle Türk devlet aklının ilk sürümünün kullanım süresinin dolduğuna işaret eder. Yine savaş sonrası bazı gelişmeler – Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi tehdit ederek toprak ve boğazlardan üs talep etmesi, Türk devletinin askeri ve ekonomik yardım arayışları – devlet aklını dünya sistemi ile daha fazla angaje olmaya zorlayan konulardır. NATO’ya sığınmak ve Amerikan yardım paketlerine bağımlı hale gelmek bu bağlamda öne çıkan devlet pratikleridir. Cumhuriyetin pratikte çok partili sisteme geçiş tarihi olan 14 Mayıs 1950 seçimleri ile 27 Mayıs 1960 darbesi arasındaki zaman dilimi ise devlet aklı açısından ilk sürümden ikinci sürüme geçiş dönemidir. Bu ara dönemde demokrasi kültürünü içselleştiremeyen devlet aklının siyasal ve bürokratik elitleri arasında amansız bir çatışmanın olduğu görülmektedir. Askeri elitler de, geçiş dönemi boyunca tek başına iktidar olan siyasal elitlerin merkez gücü Demokrat Parti’nin giderek otoriterleşmesini gerekçe göstererek çatışmadaki pozisyonlarını belirlemişlerdir. Peki, 27 Mayıs 1960 darbesi ile askeri elitlerin devlet aklının yürütücüsü olmak adına mevcut rekabeti kendi lehlerine sonuçlandırmış olması bu ‘masum gerekçe’ ile açıklanabilir mi?

   Türk Devlet Aklı – 1. Sürüm / Darbe

    Otoriterleşme Türk devlet aklının rekabete dayalı mantığında referans alınan bir ölçüt değildir. Zira otoriterleşme bir ölçüt olsa idi, son 60 yıl içinde devletin toplum karşısında her geçen gün daha fazla nüfuz alanına sahip olmasından bahsedilemezdi. Menderes’in toprak ağalarına alan açıp sanayi burjuvazisini göz ardı ettiği için darbenin arkasındaki gizli gücün sermaye sınıfı olduğu öne sürebilir. Lakin bu önermede de sermaye sınıfına atfedilen büyük rolün son 60 yıl içindeki izdüşümlerine bakıldığında, devlet-içi dengelere göre pozisyon alan sinik bir baskı grubuyla karşılaşılacaktır. Darbenin sebeplerini anlayabilmek adına öne çıkarılan her iki değerlendirmenin de önemi göz ardı edilemez, ama bütünlüklü bir yaklaşım için siyasal elitlerin dönemin devlet aklının ana rekabet alanlarında yaşadığı yetersizliklere odaklanmak gerekir.

    Demokrat Parti iktidarının Türk devlet aklının birinci sürümünden gelecek yıllara miras olarak kalan tamamlanamayan ulus-devletleşme projesi konusunda başarısız olması, elitler arası rekabet alanlarının ilkini kaybetmesine sebep olacaktır. Mirasın varisi olarak görülen Kemalizme alternatif bir kimlik yaratımı için donanımlı bir entelektüel altyapıya ya da değişim iddiası için yeterli kapasiteye sahip olup-olmamak hassas bir dengeye işaret eder. Elbette devlet aklı rekabetinde hiçbir kişi ya da ideoloji ölümsüz olduğunu iddia edemez. Dönemsel ihtiyaçlar ölçeğinde oyuna dahil olan yeni aktörlerin eliyle değişim-dengesi yakalanabilir. Bu yüzden temel mesele, Kemalizmin makul bir deli gömleği olup-olmadığı değil ona meydan okuyabilecek yumuşak gücü zamanın koşullarına uygun olarak devlet aklı rekabetinde kullanabilmektir. Değişimi arzulayan fakat dengesini tutturamayan elitler, yani miras rekabet alanında rakiplerini alt edemeyen aktörler ise gelecek nesillere ders olacak şekilde terbiye edileceklerdir. Bu noktada Demokrat Parti iktidarının, Türk devlet aklının ana rekabet alanlarından biri olan tamamlanamayan ulus-devletleşme projesinin kullanımı hususunda adeta kendi eliyle kendi sonunu hazırladığı söylenebilir. Zira; Kemalizmin öne çıkardığı kurumların ve söylemlerin altını boşaltılıp elitler arası rekabette güç kazandıktan sonra yerine yenilerini koyamayan aktör, günün sonunda açtığı yolun bir çıkmaz sokağa dönüştüğünün farkına varacaktır. Bu bağlamda, Abdullah Öcalan’ın ‘Menderes Sendromu’ yaşıyor tespitinde bulunduğu Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP iktidarının, Türk devlet aklının ulus-devletleşme temalı rekabet alanında tedbiri elden bırakmadan nasıl adım-adım ilerlediği dikkate değer bir araştırma konusudur.

    Demokrat Parti iktidarının Türk devlet aklının yürütücüsü olmak adına diğer devlet seçkinleri ile rekabet halinde olduğu ikinci alan, soğuk savaş koşullarının devlet-içi dengelere göre yorumlanması konusudur. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarıyla bağlantılı olarak Türk devletinin çok partili sisteme geçişi, Demokratik Parti’nin siyasal arenaya çıkışına zemin hazırlayan esas etmenlerden biridir. Fakat Demokrat Parti iktidarı kendisini var-eden uluslararası düzenin kapsamlı bir analizini yapamamıştır. Savaş sonrasında kısa süre içinde yeniden şekillenerek iki kutuplu bir formasyona bürünen dünya sisteminde orduların siyaseten öne çıkan gücünü ihmal etmiştir. Örneğin; Demokrat Parti iktidarının son yıllarında Türkiye’nin ekonomik olarak darboğazda olduğu görülmektedir. İlk yıllarda Amerika’dan alınan yardımların yenilenmemesinden dolayı, darboğazı aşabilmek adına Sovyetler ile yakınlaşılması askeri elitleri darbeye teşvik eden dinamiklerden biridir. Bu çıkarım ile kastedilen, sol-sosyalist kültürden nefret eden Menderes’ten bir Rus sevdalısı yaratmak ya da Amerika’nın Türk devleti içinde operasyon çektiğini iddia etmek değildir. Çıkarımın odak noktası; soğuk savaşın kutupları arasındaki çıkar dengelerini kendi lehine iyi kuramayan ve bu süre zarfında ordu ile işbirliği yapmak yerine çatışmayı seçen siyasal elitlerin yaptığı hatadır. Zira; Türkiye’nin jeopolitik konumunun getirdiği avantajları dünya siyasetinde bir koz olarak kullanabilmek için öncelikle dünya siyasetinin Türkiye içine nasıl yansıdığını iyi kavramak gerekir. Başka bir deyişle, dünya sistemindeki değişimlerin ‘Türk devlet aklı çevirisini’ yapamayan siyasal elitler, darbeye kalkışma ihtimali olduğu bilinen askeri elitlere gerekçe üretimi noktasında imkan sağlamış ve uluslararası anlamda da ellerini güçlendirmiştir.

    Peki?

    Peki, Demokrat Parti iktidarının devlet aklı rekabetinde yaptığı hatalar sadece siyasal elitlerin darbelenmesi anlamına mı gelmektedir? Hayır. 27 Mayıs 1960 tarihli askeri darbe ile yeni bir dönemin, Türk devlet aklının ikinci sürümünün kapısı aralanarak elitler arası rekabet pekiştirilmiş ve devletin toplum karşında büyümesinin olanakları yaratılmıştır. Öyleyse, 27 Mayıs Darbesi’nin ardından Türk devlet aklı kendisini nasıl güncellemiştir?

    * Türk Devlet Aklı – VII başlıklı genel değerlendirme yazısında, bir mekanizma olarak devlet aklının oluşum süreçlerindeki tarihsel ve kültürel kökenlere yönelik fikir yürütülecektir.

   Sonraki bölüm: 
   Türk Devlet Aklı -III- Soğuk Savaş ve geçiş

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.