Türk devlet aklının kodları

Sara AKTAŞ yazdı —

27 Aralık 2021 Pazartesi - 23:30

  • Bir yönetim şekli olarak devlet aklının Türkiye’deki izdüşümleri hep katliam, kan ve zulüm olmuştur. 1923-1950 arasındaki cumhuriyetin ilk dönemi bu aklın esas biçim ve form kazandığı bir dönem olmuş ve günümüze kadar güçlenerek gelmiştir.

Türk devletleşme aklını utanç kaynağı olabilecek katliamlar, soykırımlar, savaşlar tarihi üzerinden de okuyabiliriz. Öyle ki sistematik olarak gelişen bu katliamcı, inkar ve imhaya dayalı devletleşme aklı sayısız trajedinin kaynağı olmuştur.

Örneğin sadece ironik bir biçimde insan hakları haftasını da kapsayan aralık ayı içinde onlarca katliam yaşanmıştır. 19-26 Aralık 1978 Maraş katliamı, 20 Aralık 2000 "Hayata Dönüş" adı altındaki cezaevi katliamı, 28 Aralık 2011 Roboskî katliamı aralık ayının karanlık dehlizlerinde planlanan ve pratiğe geçirilen en kanlı örneklerdir.

Dolayısıyla aralık ayında olmamız vesileyle söz konusu devlet aklının işleyiş kodlarına ilişkin bir kaç hatırlatma yapmakta fayda var.

Öncelikle Türk devlet aklı, devletin korunması ve genişletilmesi amacıyla sadece olası toprak kayıplarını engellemeyi amaçlamayan, süreklileşen bir devlet otoritesini ve her türlü olanağın kullanımını meşru gören bir yönetim mantığıdır.

Türk devlet aklı sadece karanlık güçler tarafından icra edilmez, aynı zamanda siyasal, askeri ve bürokratik elitler eliyle de fonksiyonları yerine getirilir.

Dolayısıyla bir yönetim şekli olarak devlet aklının Türkiye’deki izdüşümleri hep katliam, kan ve zülüm olmuştur. 1923-1950 arasındaki cumhuriyetin ilk dönemi bu aklın esas biçim ve form kazandığı bir dönem olmuş ve günümüze kadar güçlenerek gelmiştir.

Tek-parti yönetimi altında gayri-Müslimlerin sermayelerine el koyularak ekonominin Türkleştirilmesi, Kuzey Kürdistan merkezli direniş hareketlerinin büyük katliamlarla bastırılması ve yeni ulus-devletin sınırlarının çizilmesi esas karekterini teklik üzerinden şekillendirmiştir.

Bu bakımdan Türk devlet aklının işleyiş kodlarını üç temel boyut üzerinden temellendirmek mümkündür.

Birincisi, söz konusu devlet aklı her bakımdan çoğulluğa düşmandır. Kendinden olmayanın üzerine basarak, onların kanı ve etiyle beslenen bir mekanizmadır. Bu mekanizma içinde yaşayabilmek ancak ve ancak Türklüğü kabul şartına bağlanmıştır. Bu anlamda homojen bir ulus yaratmaya kilitlenmiş bir akıldır. Nitekim Kürtlük, Ermenilik, Süryanilik, Rum ve Alevi olmak bu mekanizmanın çarklarında katliam ve sürgün gerekçesidir.

Örneğin Kürt halkına karşı neredeyse sistematik olarak Koçgirî ile belirginleşen, Şêx Seîd, Ağrı ve Dersim katliamları ile devam eden, Maraş’ın ardından Roboskî, Sur, Cizre ile doruğa çıkartılan sistematik bir katliam bilançosu bunun en somut verileridir.

Dahası bu akıl sadece bir uluslaşma süreci meselesi de değildir. Çok daha uzun bir geçmişe dayanan, İslam ve İslamlaştırma bağlamında süren "Eşiktekini eşikte beşiktekini beşikte katletme" zihniyeti ile yakından bağlantılı olan, geldiğimiz evrede ise günlük olarak katliamla beslenecek kadar köklü bir barbarlık iştahının ve geleneğinin devamıdır.

İkincisi, söz konusu devlet aklı; homojen ulus projesinin dışında kalan, direnen, muhalefet yapan herkesi ve her şeyi ortadan kaldırmayı meşru ve mubah görerek işlevselleşmektedir.

Yeri geldiğinde tehcir, katliam, soykırım, gasp, ırkçılık, ayrımcılık ve provakatif politikalar devletin resmi politikası haline gelmiş, yeri geldiğinde manipülasyon, çarpıtma ve Arendt’in deyimiyle "örgütlü yalan"la bu süreç meşrulaştırılarak işletilmiştir.

Örneğin 20 Aralık 2000 cezaevi katliamı "Hayata Dönüş" operasyonu adı altında, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in sözleriyle, "teröristleri kendi terörlerinden kurtarma" biçiminde kamuoyuna lanse edilerek meşrulaştırılmıştır.

Maraş katliamında "kızılbaşlar ve dinsizler" propogandası ile manipüle ve provakasyon süreci geliştirilirken, Roboskî katliamı ise "içlerinde teröristler vardı" yalanı ile meşrulaştırılıp teknik bir kaza seviyesine düşürülmüştür.

Tıpkı Faşist ideolojinin İtalya ve Almanya’da kitleleri düzen, otorite, üstünlük gibi kavramları çarpıtarak etkiye açık hale getirmesi örneklerinde olduğu gibi.

Yani Türk devlet aklı tüm faşist ideolojilerde olduğu gibi gerçeği yalana, yalanı gerçeğe dönüştüren ve kitlelerin aklına değil, duygularına, beklentilerine, inançlarına hitap ederek varlığını sürdürmektedir.

Üçüncüsü, söz konusu devlet aklı İslamcılık ve Sünnilik kimliğini, ötekilerin inkarı ve ideolojik yalanlar üzerine kurarken, farklı olanların bir arada, eşit koşullarda yaşamasına engel olabilecek her yolu mubah sayar.

Bu bakımdan devlet her şeyden önce Sünni kimliğini, Aleviliğin ve diğer inanç guruplarının reddi üzerine kurmuştur. Yeri geldiğinde itirazı olanlara direk yada dolaylı katliam yapmaktan da çekinmemiştir.

Örneğin Maraş, Çorum, Sivas-Madımak katliamları bunların sadece en çok bilineneleridir. Üzerlerinden geçen onlarca yıla rağmen karanlık dumanı halen tüten bu katliamlar, ardından derin travmalar ve bitmeyen bir yas ve acı bırakmıştır.

Sonuç olarak; günümüzde günlük olarak süren katliam saldırılarını besleyenin faşist Türk devlet aklı olduğundan kuşku yoktur.

Nitekim karşımızda yüz binlerce insanı açlığa mahkûm eden, intiharı bir kurtuluş seçeneğine dönüştüren, eğitimi iktidarın ideolojik silahı olarak kullanan, hapishanelerde ağır hastaları ölüme terkeden, kadın katliamlarını resmi bir devlet politikasına dönüştüren ve sıradanlaştıran bir akıl var.

Karşımızda yoksulları havadan borçlandıran, iş cinayetlerini bir sınıf katliamına dönüştüren, siyasi darbeleri yönetme sanatına dönüştüren, yoksulluğu kitleselleştiren, emeği olabildiğince değersizleştiren bir akıl var.

Dolayısıyla bu gün Türkiye’de söz konusu faşist akla karşı mücadele sadece Kürtlerin değil, tüm halkların ortak paydada bir araya gelip, en geniş cepheyi örmesi ve kesintisiz direnişiyle mümkündür.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.