Türk devleti için son şans
Veysi SARISÖZEN yazdı —
- Şu kısa dönem içinde, barış ve demokratikleşme süreci köklü biçimde sonuç vermediği takdirde Türk devleti için son şans, belki sonsuza kadar kaçırılmış olacaktır.
Türkiye’nin yaşadığı kriz, kapitalizme has birkaç yıllık akut bir kriz değil. 2015’te başlayan, 2018’de görünür hale gelen ve tam 11 yıldır süren kronik bir kriz. Çözüm masası devrildikten ve savaş başladıktan sonra politik-askeri bir kriz olarak başladı, ekonomik krize dönüştü ve öyle uzun bir dönem boyunca devam etti ki, toplum ahlaki krizle çürüdü.
Kapitalizm, devresel krizlerle büyüyen bir üretim biçimi. Kriz esnasında bir politik devrimle sonuçlanmadıkça, kapitalizm kaldığı yerden hayatını sürdürmeye devam eder. Dünya kapitalizmini temellerinden sarsan 1929 buhranı, ABD ve Avrupa’da 1933'te, etkileri II. Dünya Savaşı'na kadar sürmekle birlikte dört yıl içinde aşıldı.
Türkiye’de yaşanan krizden çıkış artık çok zor. 11. yılına giren krizin ne zaman sona ereceğine dair hiç kimse kesin bir tahmin yapamıyor. Kriz derinleşerek devam ediyor. Elbette emeğe karşı vahşi yöntemlerle Türk kapitalist ekonomisi şu ya da bu tarihte, şu ya da bu ölçüde ekonomik bakımdan krizden çıkacaktır. Krizin yarattığı toplumsal tahribat öylesine derindir ki; bu enkazı kaldırmak sıradan bir iktidar değişikliğiyle mümkün olmayacaktır. Devrimci-demokratik bir değişim ve dönüşüm olmadıkça toplumsal-ahlaki çöküşten çıkış imkanı neredeyse sıfırdır. Kısır döngü şuradadır ki; toplumsal ahlaki çöküş, devrimci-demokratik bir değişim ve dönüşümün de sosyal temelini ciddi biçimde zayıflattı. Şu kısa dönem içinde, barış ve demokratikleşme süreci köklü biçimde sonuç vermediği takdirde Türk devleti için “son şans” belki sonsuza kadar kaçırılmış olacaktır. Bir devlet, kendi “ulusal ya da sosyal temelini” yok ettiği zaman yaşayamaz.
Daha önce Av. Çalıkuşu’ndan alıntılayarak Türkiye’de uyuşturucu bağımlılarının bir yıl içinde 5 milyon artarak 15 milyona çıktığını yazmıştım. Krizin en yıkıcı sonucunu bu rakam açıklıyor. Artık “yasa dışı bahis” çetelerinin yılda neredeyse 100 milyar dolarlara hükmeden bir ahtapota dönüştüğü, milyonlarca yurttaşı “kumar bağımlısı” haline getirdiği medya kanallarında açıkça konuşuluyor. Uyuşturucu ve kumar bağımlılığıyla, siyasetin “mafyalaşması”, birbirini tetikleyen sonuçlar. “Sıcak para” denilen dış ülkelerden Türkiye'ye akan para sermayesinin, birçok nedenle kesilmesi sonrasında Erdoğan’ın peş peşe “kara parayı” Türk ekonomisine çekmek amaçlı attığı adımlar, gördüğünüz gibi uyuşturucu kartellerini de ülkeye çekti, sonuçta devletin en tepesiyle mafya baronları içiçe geçti. Milyarlık rüşvetler ile devlet bürokrasisi çürüdü.
Uyuşturucu ve kumar bağımlılığı ile devletin mafyayla iç içe girmesi, kadınlara karşı erkek egemen sistemin görülmemiş derecede saldırısına yol açtı. Bu çürümüşlük sürecinde mafyanın tuzaklarına düşürülen kadınlar “sosyal medya fenomenleri” adı altında mafyanın her yere sızmasının “seksüel” aletleri haline getirildi.
Kronik işsizlik yanında reel sosyalizmin dağılması ve sosyalist düşüncenin “çekici gücünün” gerilemesi; aynı zamanda dini cemaatlerin holdingleşmesiyle İslam’ın ahlaki ideallerinin neredeyse yok olması; gençliğin manevi değerlerden uzaklaşmasını, geleceğini dejenere rol modellerin, mafyatik unsurların “zengin ve pırıltılı” hayatında aramasına yol açtı.
Bütün bunların sonucunda Türk metropol sokakları uyuşturucu ve kara para çetelerinin savaş alanları haline geldi, bu çetelerin saflarındaki erkekler “ultra erkeklere” dönüşerek kadınların kanını görülmemiş boyutlarda dökmeye başladı.
Şu sıralar özellikle Batılı devletlerin uyuşturucu ve kara para kaynağı haline gelen Türk devletine yaptıkları baskıların sonucu, iktidarın kendi “suçlarından arınmakta” olduğunu göstermek üzere, uyuşturucu ve kara para baronlarına karşı değil, onların “işe aldığı” ya da tuzağa düşürdüğü kadın ve erkeklere karşı aylardır sürdürdüğü operasyonlar, toplumsal çürümeyi gözler önüne seriyor. Bu geri dönüşü neredeyse imkansız yozlaşmanın etkisinde olmayan milyonlar ise ne yazık ki birleşik bir örgütlü toplum olmaktan uzak oldukları için hızla yayılan hastalığın tehdidi altındadır.
Ekonomi bir takım önlemlerle yıkımdan kurtarılabilir; kuvvetler ayrılığı bir takım hukuki reformlarla sağlanabilir; Kürt sorunu şu ya da bu anayasal adımlarla şu ya da bu düzlemde çözülebilir. İnsan toplumunun tüm kılcal damarlarına kadar sızan ahlaki dejenerasyon ise hiçbir yukarıdan alınacak devlet önlemiyle ortadan kaldırılamaz.
İşte burada işin içine Abdullah Öcalan’ın “ahlaki politik toplum” programı giriyor. İnsan toplumunu aşağıdan yukarıya doğru yeniden inşa etmek, bu süreç içinde erkek egemenliğini adım adım yıkarak kadınla erkeğin komünal entegrasyonunu sağlamak; toplumu ekolojik hayatla barıştırmak; dini ya da laik manevi ahlaki hayatı canlandırmak, “ölü canlara ruh kazandırmak” dışında çözüm yoktur. Bu çözüm yolu, ütopik bir yol değildir. Onu gerçekleştirecek objektif ve sübjektif faktör gözler önündedir. Ahlaki politik toplumun nüvesi, devrimci süreçte maddi bir güce dönüştü.
Bu programın hayata geçeceği ve oradan henüz bu çürümeye direnen milyonların yaşadığı tüm Türkiye’ye ve bölgeye yayılacağı coğrafya Kürdistan’dır. Türk ulus devletinin çürümesi, elbette Kürdistan toplumunda da çürüme süreçlerini tetikledi. Hastalık saridir, ancak Kürdistan toplumunun “politik bakımdan örgütlü” kesimi bu hastalığa karşı çok güçlü bağışıklık sistemine sahiptir. Politik bakımdan örgütlü Kürt toplumunun öncü gücü gerilla “dağlarda”; onunla bütünleşmiş sivil öncü güç “yer altında”; tülbentli kadınlar ve gençler "serhildanlarda" yalnız devletin terörüne karşı değil, onun yaydığı çürüme hastalığına karşı da kendini elli yıldır koruyacak önlemleri, en başta erkek egemenliğini aşmakta olan kadın devrimini örgütleyerek, her savaşçıda yeni insan kişiliğini yarata yarata aldı. “Ahlaki politik toplumu” aşağıdan yukarıya doğru inşa edecek olan, işte bu öncü insanlardır. Hiçbir kişisel çıkarı olmadan insan özgürlüğü için ölümü göze almak, ahlaki arınmanın en yüksek mertebesidir. Denizlerin, Mahirlerin, İboların, Mustafa Suphilerin devrimci-ahlaki mirası bu öncü güçte yaşıyor. Bugün rejimin yarattığı toplumsal çöküşe karşı alanları dolduran Türk toplumu, Türk kadınları ve gençleri, Kürt toplumunun öncüleriyle birleştiği zaman ülkenin kaderi değişecektir. Türkiye’nin insani geleceği işte bu “ahlaki politik” kollektif öncü güç sayesinde kurtulacaktır.
