Değişen durum, yeni analiz ve yeni taktik plan

Veysi SARISÖZEN yazdı —

  • Önerim; öncelikle Kürt ulusal birliğinin bir ortak kongreyle bağlayıcı bir hukuka kavuşturulması ve en geniş muhalefet cephesiyle ittifak sağlanmasıdır.

VEYSİ SARISÖZEN

Amed-Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi'nin (SAMER) son araştırmasıyla ilgili Yüksel Genç’in açıklamalarını okudum. Araştırmanın ortaya çıkardığı sonuçlar, Kürt Özgürlük Hareketi'nin geleceği bakımından alarm veriyor. İlgili bütün kurumların okuduğunu, Kürt halkının ise kendi sosyal-psikolojik durumunu doğal olarak bildiğini düşündüğüm için kendi payıma çıkardığım sonuçları okurlarımızla paylaşacağım.

En sonda söylenmesi gerekeni en başta söyleyeyim. Araştırma, Bakur halkının “PKK gibi öncü bir partiden yoksun oluşunun” dramatik sonuçlarını yansıtıyor. DEM Parti'nin, PKK’nin yerini dolduracak bir örgütsel yapı olmadığı ve İmralı’nın  devlet izin verdiği ölçüde halka yol göstermesinin de bu boşluğu doldurmaya yetmediği için Bakur, şu anda “örgütsüzleşmenin” eşiğindedir.

'Çözüm süreci'yle ilgili İmralı’nın öngörüleri, yani sağlanmasından sonra barışı kalıcı kılacak ve Başkan Apo'nun ancak demokratik bir ortamda geçerli olan paradigmalarının hayata geçeceğine dair demokratikleşme beklentisi, İmralı’nın iradesi dışında Rojava’nın durumuyla ilgili olumsuz gelişmeler nedeniyle gerçekleşmedi. Eğer 'çözüm süreci' bir yıl boyunca oyalanarak tıkanmanın eşiğine gelmeseydi hem PKK hem de QSD ile barış, demokratikleşmeyle kalıcı hale getirilseydi, İmralı’nın formüle ettiği paradigmaları demokrasi koşullarında hayata geçirmenin yolları açılmış olacaktı. Bugün ortaya çıkan gerçeklik şudur; bu paradigmaların hayata geçmesi için koşullar, bir yıl önce İmralı’nın başlattığı koşullardan köklü biçimde farklılaştı. Beklenmedik şu iki gelişme oldu:

* Saray rejiminin CHP’ye karşı darbe yaparak, diktatörlük yolunda yeni bir aşamaya geçmesi,

* BAAS rejiminin devrilmesi ve Rusya ile İran’ın gerilemesi, buna karşılık ABD-İsrail’in üstün gelmesi ve Türk devletinin bundan yararlanarak Rojava’ya saldırıya geçmesi; aynı zamanda ABD’nin bu saldırıda Türk devletini desteklemesi karşılığında Erdoğan’ın İran’a karşı ABD ve İsrail’in savaş planlarına boyun eğmesidir.

Çözüm süreci işte bu “beklenmedik” gelişmeleri, yani diktatörlük rejiminin muhalefeti yıkarak daha öteye tırmanışını, Türk devletinin çok yönlü krizlerle çöküşünü ve Türkiye’nin dünya savaşının yeni aşamasında savaşa sürüklenmesini önlemek amacıyla Kürt Özgürlük Hareketi tarafından desteklendi. Türk devleti ve Saray rejimi, bu “son şansı” ayaklarıyla tepti.

Saray, Şam rejiminin “zaferini” kutlarken, sınırlarında ABD ve İsrail’in desteğinde bir “DAİŞ’çi” devletle komşu oldu. Yalnız komşu olsa yine de Türkiye halkını bu DAİŞ’çi potansiyel tehlikeden korumak mümkün olabilecekken, kendi sınırları içinde 5-6 milyonluk Sünni Arap nüfusunun bağrındaki binlerce DAİŞ'in uyuyan hücresiyle baş başa kaldı. Hatay, Adana ve Mersin illerinde Lazkiyeli soydaşlarıyla dayanışma içinde olan Alevi Araplar ile  bu illerdeki DAİŞ’çi unsurlar karşı karşıya geldi. Böylece Türkiye sınırları içinde, giderek Türkmen ve Kürt Alevi toplumunu da içine çekecek mezhep savaşlarının ortamı yaratıldı.

Türkiye’de iktidar “İslamcı-faşizan” güçlerin elindedir. İran’a karşı savaşa sürüklendiği gün bu iktidar, AKP nasıl MHP’lileştiyse bu defa DAİŞ’leşme yoluna koyulacaktır. Şiiliğe karşı Irak’ta ve İran’da “cihad” bayrağını açacaktır. Bunun sonucu dış savaşla içiçe geçen iç savaşlardır. Kaostur.

III. Dünya Savaşı şartlarında, iktidardaki Kürt düşmanlarının varlığına rağmen Türk halkı ile Kürt halkının geleceği, aynı tehlikelerle yüzyüzedir. Milliyetçi, şoven etkiler altındaki Türk halk çoğunluğu bilincine varmamış olsa bile iki halkın çıkarları ortaktır. Bu ortak çıkarlar temelinde Türk-Kürt ittifakı gerçekleşmediği takdirde, demokratikleşme yolunda adım atılmadığı ve Türkiye, Saray rejiminin ABD’yle imzaladığı gizli anlaşmaların sonucunda Irak’a ve İran’a karşı savaşa sürüklendiği durumda, muhtemel mezhep savaşlarına, etnik savaşların eklenmesiyle Türkiye de Kürdistan’ın dört parçası da  yıkıma sürüklenecektir.

Böyle bir ortamda İmralı’da formüle edilen ne “demokratik ulus, ne demokratik ulus temelinde ortak vatan, ne konfederal komünalizm, ne de kadın özgürlükçü, ekolojik ahlaki politik toplum paradigmalarının hayata geçmesi mümkündür. Bunların mümkün olabilmesi için Türk devletinin demokratik cumhuriyete dönüşmesi ve 60 milyonluk Kürdistan’la “entegre” olarak dünya savaşının dışında kalması şarttır.

O halde Kürt Özgürlük Hareketi'nin, sosyalist ve demokratik güçlerin, bu krizli ve kaotik durumdan çıkmak için yeni bir analiz yapması ve bu analiz temelinde yeni bir “eylem programı"yla 'çözüm süreci'nin iflasını önlemek üzere harekete geçmesi acil meseledir. Geçen yıl ilan edilen çizginin yeni ülke, bölge ve dünya şartlarına uydurulması şarttır.

Aksi durumda, yazımın başında işaret ettiğim araştırmanın gösterdiği gibi, çözüm sürecinden umut kesen yüzde 80'lik Kürt halkı saflarında Başkan Öcalan’ın saygınlığına karşı açılan psikolojik savaş, çok tehlikeli sonuçlar doğuracaktır.

Benim sınırlı bilgilerim ışığında önerim; bir çok kere yazdığım gibi, öncelikle Kürt ulusal birliğinin bir ortak kongreyle bağlayıcı bir hukuka kavuşturulması, ikinci olarak mevcut 'çözüm süreci'nde “müzakere ile mücadele” birliğinin, en geniş muhalefet cephesiyle Kürt-Türk ittifakı temelinde sağlanmasıdır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.