Yerleşikliğe meyleden dil, şiire dönüşmekten uzaktır

Dosya Haberleri —

6 Ağustos 2021 Cuma - 23:00

A.EMRE CENGIZ

A.EMRE CENGIZ

  • Okurun duygularına hitap etmek gibi bir kaygı ne şiirle ne de şairle ilgili. Bir ağrı kesici ya da antidepresan değil aynı zamanda. Ama bir prospektüsü olsa (ki güzel düşünce, yazayım ben bunu) oraya şu uyarı notunu mutlaka eklerdim: Yakın gözlüklerinizi takarak okumanız tavsiye edilir.

MIHEME PORGEBOL

 

Sıkıcı okul masalarından ve tekdüze eğitimlerden bize kalan bir ezber vardır: Ressamın aleti boya, müzisyenin aleti çalgı, şairin aleti dildir. Buradaki dil, belli kuralları olan, insanların anlaşmasını sağlayan, aktarımı gerçekleştiren araç. Bizler bu ezberi bozmaya pek yeltenmeyiz. Dilin sınırları korunur, kuralları sabittir, aktarım için dile hapsoluruz. Okurlar da, şairlerin çoğu da dilin sınırları içinde gezinir, sınırları aşmadan oyunlar oynar. Peki ya dil yetmezse? Sözcüklerin yetmediği yerlerde şairin aracı nedir? Kurallarla belirlenmiş sınırlara sığmayan şeyler yok mudur?

“Yerleşikliğe meyleden dil, şiire dönüşmekten uzaktır” diyor A. Emre Cengiz. Tek bir aracı kabul etmiyor, başka araçlara meylediyor. Bunu yapmakla da yetinmeyip elindeki aracı, dili de dönüştürüyor, “hayır, tek bir aktarım yoktur” dercesine.

Şair A. Emre Cengiz ile deneysel şiir tarzı, şairliği ve şiirle mühendislik ilişkisi üzerine konuştuk.

Biraz kendinden bahseder misin?

Her sabah aynı saatte kalkıyor, ufak esneme hareketleri, kıyafet seçimi ve ardından aynada kendiyle yüzleşme, saç düzeltmeler… Kahvaltı yerine kapsülü atıp ağzına, çantasını toparlayıp evden çıkıyor. Her gün aynı saatte kartını okutup turnikelerden içeri giriyor ve aynı saatte çıkarken bu işlemi tekrar ediyor. (Tekrarlı işlemleri otomatize etmek için bir dizi kod yazılmış olabilir.) Çantasından çıkardığı cihaz elektrik devrelerinden oluşan bir ana kart, ekran kartı, hafıza kartı, işlemci ve sabit sürücüler içeriyor. Yapılan gözlemlerde, kafatasının içerisinde de bu kartlara benzeyen elektriksel devre parçalarına rastlandığı için cihazla simbiyotik bir ilişkisinin olduğu düşünülüyor. Konuşma ve imla hataları da dahil olmak üzere herhangi bir hata yapmıyor. İş planlamaları, imalat kontrolleri ve onaylar, gönderilmesi gereken e-postalar… Her şeyi tam saatinde, saniyesinde gerçekleştiriyor. Bir de insanın dilinin ucuna geliveriyor, sanki gizli bir görevdeymiş gibi gizemli bir tip. Takip ettiği dergiler, okuduğu kitaplar, hatta izlediği videolar, çevresindeki insanlar tarafından pek anlaşılmıyor. Yaptığı telefon görüşmelerinde, kendisine şifreli görevler aktarıldığı düşünülüyor. Zaten son zamanlarda bir olay yaşandı ve soruşturma başlatıldı. Her sabah olduğu gibi çantasından tüm görevler için kullandığı cihazı çıkarırken bir mecmua yere düşüverdi. Kapağında robot Sofia’nın fotoğrafı ve bir slogan: İNSANLIĞI YOK ET!

Bunlar sorunun cevabı değil belki fakat bir yönüyle benimle, dahası hemen herkesle ilişkili. Bu gizemli karakterin en sonunda bir hata yapmasına siz de sevinmez miydiniz? Çünkü Baudrillard’ın dediği gibi, “her şey mükemmel olduğunda dil lüzumsuzdur”. Yani her şey yolundaysa, ortada ciddi bir sorun var demektir.

Ben de insanlardan bir insan, robotlardan bir robot olarak düştüğüm bu dünyada bir yaşam, bu ülkede bir yaşamsızlık deneyimliyorum. Sözcüklerle ve sayılarla aram iyidir. Yakın çevremin bildiği üzere mühendislik öğrenimi gördüm (2005-2009) ve 2013 yılından beridir yapı sektöründe inşaat mühendisi olarak görev yapıyorum. Diğer yandan 2009 yılında başladığım lisansüstü öğrenimimi 2017 yılında doktora programından mezun olarak tamamladım. İki senedir bir üniversitenin mimarlık bölümünde misafir öğretim görevlisi olarak ders veriyorum. -Sanırım tarihlerle de aram iyi.- Elbette bu, toplum arayüzünde görünen fonksiyonum. Kişisel tarihimde bu bahsettiklerimden daha eski olan, kendimi tanımlarken beni kökene, ilk an’a döndüren, tamtamlara yaklaştıran şairlik olgusuna değinme ihtiyacı hissediyorum. Lise yıllarımdan beridir kendimi bir şair olarak niteliyorum. Şiirlerim, 2007 yılından beridir günümüz şiir-edebiyat dergilerinde görünür oldu. Fakat dergilerde çok sık şiir yayımlatmadığım bir gerçek. Bunun başlıca nedenleri, her şeyde olduğu gibi şiirimde de nicelikten çok niteliğe önem vermem, kendi şiirime bir dış gözle bakabilmem ve vasat bir şiir yazmaktansa hiç yazmamayı yeğliyor olmamdır. 2009-2014 yılları arasında yazdığım şiirlerden oluşan Akışkan Deney, 2018’de Heterotopya Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Kopuşlar ve bir araya gelişlerle ilerleyen şiir sergüzeştimin beni endişelendirecek raddede uzayan kopuş evresinde bulunuyor ve peşinde olduğum “yeni şiir”i aramaya devam ediyorum.

 

Şiirinde biçime çok önem veriyorsun. Şiirde biçimin sınırları sence nedir veya var mıdır? Kitabında pek çok dipnot, alıntı, görsel, kaynakça kullanıyorsun. Bunlar genelde düz yazı teknikleridir. Sence şiir bu tekniklerle genişliyor mu yoksa daha da mı daraltmak istiyorsun?

Şiirde biçime önem vermekten ziyade onu içeriğin, kurmayı ve dışına çıkmayı hedeflediğim dizgenin bir yardımcı elemanı olarak kullanmaya çalışıyorum. Akışkan Deney özelinde konuşursak, İyonlar bölüm başlığının moleküler bir gösterimde sunulmuş olması, Kümeler Kuramı şiirinde Windows işletim sisteminden aşina olduğumuz bir hata penceresinin belirmesi, siyah/beyaz bir duvarı andıran fakat sözcüklerin uzunluğu ile kalınlık ölçüsü belirlenen tuğlaların oluşturduğu, yer yer boş bırakılmış aralıklardan belki de gökyüzünü görebileceğiniz kaybolmaz anlam, dönüşür ya da buradan yırtınız şiiri… Birçoklarının “şekilli şiir” deyip geçtiği bu biçimsel öğeler, bahsedilen şiirler özelinde kurmaya çalıştığım yapıyı destekleyen birer yapıtaşı aslında. Düzyazı teknikleri olarak nitelediğin öğeler için de bu geçerli. Bir defter/kitap sayfası, word/pages ya da telefondaki notlar uygulamasının arayüzü, kod yazım ekranı, herhangi bir kumaş, belki bir duvar, sonuçta sınırları belirli bir düzlemde ve verili bir dil kullanılarak yazılıyor, dizeli şiir. Şiiri bu sınırlanmışlıktan kurtarmak için, içerikle ilişkiselliğini de gözeterek farklı biçim öğelerini sayfa düzlemine çağırıyorum şiiri kurarken. Dolayısıyla bir görsel, bir ekran görüntüsü, bir uyarı/hata penceresi, bir dipnot ya da APA standartlarında bir kaynakça gösterimi, arayüze ait kaynak kodlarının sunumu vb. benim için şiir dışı ve şiirden bağımsız öğeler değil. Salt orada olsun diye kullanılmadılarsa, içeriğin önüne geçmediği ve onu desteklediği müddetçe bütün bu öğelerin şiirin olanaklarını ve olasılıklar evrenini genişlettiğini düşünüyorum.

 

Şiir ve dokuyu nasıl buluşturuyorsun?

Şiiri çoğunlukla müzik, felsefe ve görsel sanatlarla ilişkilendiriyorum. Sentaks ve ritim üzerine çokça kafa yorduğumu söyleyebilirim. Dokuyu ise, somut’a işaret eden bir kavram olarak, açıkçası içerikte değil fakat dizeleme tekniğinde dikkate alıyorum. Dize kırımları, esler, girintili pasajlar… Ritmi oluştururken sayfa düzleminde bir görsel inşa etmek için kullanıyorum onları. Mallarmé’nin Bir Zar Atımı geliyor aklıma. Sayfayı özgürce kullanan, birleşen-dağılan sözcüklerin birer görsel öğeye dönüşmesi… Sözcükler göstergelere evrildiğinde, şiirin görsel niteliği de ön plana çıkıyor bana kalırsa. Verili dilin olanaklarının yetmediği yerde ‘görsel şiir’e varıyoruz. Taşmalarla, patlamalarla şekillenen, her kavramın birer göstergeye dönüşerek dizgeyi oluşturduğu o geniş deltaya…

Soruya farklı bir bakış açısı getirebilmek için bu defa ben soruyorum: Saten alçı sıvalı bir duvarı okşadınız mı hiç? Kaya yününden mamul bir ısı yalıtım levhasına dokundunuz mu, mineral sıvalı bir dış cepheye ya da? Gündelik hayatlarımızda temas ettiğimiz somut öğeler değiştikçe doku ve o dokunun verdiği his nasıl değişiklik gösteriyorsa, şiir evreninde de simgeler, kavramlar birer dokuyla geliyor ve yerleşiyor şiire.

 

Senin şiirinde teknik ve bilimsel bir üslup çok belirgin bir şekilde görünüyor. Nasıl ifade edilir bilemiyorum ama anlaşılır olacağını umarak soruyorum: Böyle bir üslup ve sözcük tercihleriyle okuyucunun duygularına hitap edebilmek zor mu?

Yorumun için teşekkür ederim öncelikle. Şiirime dair pek dönüş almadığımı belirtmeliyim. Şiirin okur ve izler kitlesinin önemli bir kısmını yine şairlerin oluşturduğu hepimizin malumu fakat tekinsiz bir suskunluğun hâkim olduğu bir şiir camiası var bu ülkede. Bir hırs, bir hınç büyütülüyor sanki bir başkası için. Yarının büyük şairi (!), hınçla yazıyor şiirlerini! Ayrıca her ne kadar yeniliğe, deneye açık gibi görünse de birçok şairin geleneksel şiirin bayrağını taşıdığını, kafaca yeniliğe kapalı olduğunu düşünüyorum – yaşça genç dinozorlar diyorum onlara. Birçoğunun dili eril ve şiddet içerikli aynı zamanda. Bu türden insanların çoğunlukta olduğu bir ortamda da haliyle şiiri için sahici yorumlar, besleyici eleştiriler alamıyor, ben de dâhil birçok şair.

Son dönem şiirlerimde teknik anlatımlar, proje detay görselleri, arayüzler, kodlar daha çok yer bulsa da şiirde yapmaya çalıştığım şeyin dili sistematikleştirmek, onu kalıplara oturtmak değil, aksine sözcüklerin yetmediği yerde, dil’e başka alanlardan öğeler getirerek olanakları çeşitlendirmek olduğunu görüyorum. “Görüyorum” diyorum, çünkü yazma anında bunların hiçbiri yürürlükte olmuyor. Yani bahsettiğin üslup, bilinçli bir tercih olarak değil bilinçdışının eseri olarak beliriyor. Sözcük tercihleri ise çok ince çalıştığım bir süreç diyebilirim. Uzunca bir zaman dinlendiriyorum metni, eksikler/fazlalıklar, vurgulanmış gibi görünür hale geliyor. Ritmi, akışı kuran ve destekleyen her şey eleştiriye açılıyor. Dizgeyi kuran öğeler sabotaj altında!

Yazdığım şiirin gündem şiiri olmaması, çoğunluğun sesine katkı yapmaması, ana yollarda seyir halinde olmaması nedeniyle okur dediğimiz topluluğun çok daha ufak bir bölümüne ulaşabildiğini düşünüyorum. Okurun duygularına hitap etmek gibi bir kaygı, ne şiirle ne de şairle ilgili. Bir ağrı kesici ya da antidepresan değil aynı zamanda. Ama bir prospektüsü olsa (ki güzel düşünce, yazayım ben bunu) oraya şu uyarı notunu mutlaka eklerdim: Yakın gözlüklerinizi takarak okumanız tavsiye edilir.

 

Yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak: Şiir yalnızca duyguya mı hitap eder?

Bilakis, şiirin böyle bir işlevi bulunmuyor. “Şiir” tanımı çok çeşitli. Neredeyse herkesin şiiri algılayışı bir diğerinden farklı. Fakat “Şiir, duygulara hitap eder” diye düşünen biriyle aynı fikirde olmam mümkün değil. Orada bahsedilen şey, genelde benim şiir olarak algıladığım bir metin olmuyor çünkü. Kurallı, güzelce ifade edilmiş bir iç dökme, şarkı sözü ya da kurmaca bir metin olabilir belki.

 

 

Dil konuşlanmak istiyor

 

Sence günümüzdeki sosyal medya şiiri/dili/ifade tarzımızı nasıl etkiliyor? Aralarında bir ilişki olduğunu düşünüyor musun? Yani gerçekten dil, 140 karakterin maharetiyle mi konuşlanmak ister?

Sosyal medya, öncelikle algılarımızı derinden etkiliyor bence. Hızlı bir akış, yüklü miktarda uyaran ve her şeyin gelip geçiciliği, tüm kavramların yüzer-gezerliği... Akışkan modernitenin algoritma maharetiyle somutlaşmış hali, dil’e ve son tahlilde karakter özelliklerine de çarpıyor ve onu dönüştürüyor. Özellikle Twitter’ın dilimize kattığı ifadelerin yaygın şekilde kullanıldığına şahit oluyorum. Ben de dilimize yeni giren bu ifadeleri şiir diline katarak bozumlamayı deniyorum. Alışılagelmiş anlamlarından soyunduklarında neye dönüştükleri merakımı celbediyor çünkü. Günümüzde şiirin sosyal medya platformları üzerinden bakılan, izlenen bir şeye, bir içeriğe, hatta bir story’ye dönüştüğü örnekler mevcut. Tüm bunlar bizi McLuhan’ın o ünlü sözüne getirip mıhlıyor: “The medium is the message”. Ortam, iletişim ögesinin kendisine dönüştüğünde şiir nerede nefes alır? Şiir, iletişmek için bir araç olabilir mi ya da?

Atıfta bulunduğun şiirde, “fark ediyorum dil konuşlanmak istiyor / maharetiyle (140) karakterin” dediğimde hem her kullanıcı için, “haydi, dünyaya bir mesaj ver” neonlarıyla donatılmış gibi cezbedici olan mesaj/ileti alanının büyüsüne kapılma ihtimalimize hem de ortamın, biçimin içeriği sınırlama, sabitleme tehlikesine dikkat çekmek istemiştim. Karakter sınırının 280’e çıkmış olması 1-2 şiirimin güncelliğine gölge düşürüyor belki ama şiirin sınırların olduğu bir düzlemden mutlaka taşacağı, duvarları yıkacağı gerçeğini değiştirmiyor. Yersiz yurtsuzdur şiir. Bu nedenle konuşlanan, yerleşikliğe meyleden dil, şiire dönüşmekten uzaktır.

 

 

‘Mühendisten şair mi olur?’

 

Şiir ile mühendislik deneyimlerini nerede birleştiriyorsun?

Az önce dediklerime paralel olarak, her şeyden şiir yapılabileceği ve her şeyin şiirin konusu olabileceği kanısındayım. Bilinçdışımız, gündelik yaşantımızdan parçalar, mesleki deneyimlerimizde, şiirde kendilerine yer bulabilir. Tabii bu, şiirin bir iç dökme alanı olduğu ya da gündelik zırvaların, güncel durum ve olayların dizeler şeklinde sayfalara dökülmesiyle şiir yapılabileceği anlamına gelmiyor. Bir şiirimde şöyle demiştim: “şiire girince olmuyor demişlerdi/ sektörde kayıtsız veri gibi mühendislik falan”. Toplumsal görüş ve o görüşü topluma aşılayan zihniyet, “şiir yazan mühendis mi olurmuş” diye sesleniyor. Bu defalarca kez duyduğum bir önyargı cümlesi. Bense bu köhnemiş görüşe her fırsatta nanik yapmayı kendime görev addediyorum.

Birbirinden çok ayrı gibi görünse de şiir dili de mühendislik de bir matematik barındırıyor bünyesinde. Her ikisinde de teknikler kullanmak gerekiyor. Ayrıca ikisinin de yoğun bir çalışma gerektirdiğini söylemeliyim. Velhasıl şiir dili ile teknik bilgi önce imgelemimde, sonra da sayfa düzleminde bütünleştirdiğim bir yapıya dönüşüyor. Şiiri bir mühendislikten, herhangi bir meslekten daha çok bir öğrencilik olarak niteliyorum. Her öğrenme sürecinde olduğu gibi düzenli emek ve bolca vakit isteyen, biraz boşlasanız gerisine düştüğünüz, en önemlisi yaşam boyu süren bir öğrencilik. Sanırım bu yönüyle şiir, akademiye daha yakın bir noktada duruyor. Tabii belirlenmişliklerden uzak olması sayesinde de tüm araştırma ve uygulama alanlarından ayrışıyor.

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.