AKP doğa soykırımı yapıyor

Dosya Haberleri —

12 Eylül 2021 Pazar - 21:09

  • Kürdistan coğrafyasında güvenlik konsepti adına insana ve doğaya soykırım uygulamalarıyla yaşam ve yaşam alanlarını bitirme amaçlanıyor. Türkiye sahasında ise sermayenin çıkarları ve savaş nedeniyle yaşanan ekonomik krizi aşmak için yeraltı ve yerüstü varlıklarının tamamının endüstriyalist temelde işletilmesi politikası yürütülmektedir.
  • AKP-MHP faşist iktidarının rant, talan ve sermaye çıkarları doğrultusunda doğal alanları bozarak alabildiğine betonlaştırması, endüstriyel tarımın teşvik edilmesi, RES, HES, JES, Taş ocakları, karbon salınımı, maden sahaları ve kentleşmenin artması sonucu yaşanan ekolojik kırımlar, iklim değişiklerine neden olmakta ve kuraklığı artırmaktadır.

NİHAT ALTAN / DENİZ BABİR

AKP’nin Kürdistan coğrafyasında “güvenlik” konsepti ile doğa ­soykırımı yaptığını belirten Tarım Orkam-Sen Genel Başkanı Ahmet Keleş, Türkiye sahasında ise sermayenin çıkarları ve savaş nedeniyle yaşadığı ekonomik krizi aşmak için yeraltı ve yerüstü varlıklarının tamamının endüstriyalist temelde katlettiğini söyledi. 

Yaşam ve insan odaklı olmayan bir sistem olarak Kapitalist Modernite'nin doğaya karşı açtığı savaş, insanlığı adım adım sona doğru yaklaştırıyor. Kapitalist Modernite’nin Türkiye'deki ayaklarından olan AKP iktidarı da Türkiye’yi adeta betona emanet etmiş durumda. Ülkenin Karadeniz bölgesinde rant uğruna kesilen ağaçlar, yok edilen meralar “sel” olup yaşam alanlarını vururken, Kürdistan’da ise başarısız çıktığı savaşın faturasını doğayı katlederek kapatmaya çalışıyor. 

Tarım ve Ormancılık Hizmet Kolu Kamu Emekçileri (Tarım Orkam-Sen) Genel Başkanı ekolojik yıkım ve iktidar politikalarını gazetemize değerlendirdi. 

Hava kirliliği, betonlaşma, yangınlar, hayvancılığın birçok ülkede durma noktasına gelmesi sürekli gündemde, öncelikle sormak istiyoruz, dünyamız nereye gidiyor ve bu felaketin nedenleri neler?    
 Ekolojik dengenin bozulduğu tanımı, ifadesi net olarak doğanın kırımdan geçirildiği anlamını taşır. İnsan faaliyetlerinin bugüne dek ekosfer üzerinde bıraktığı etkilerin belirleyiciliği şüpheye yer bırakmaz iken bunun ne zaman belirleyici hale geldiği tartışma konusudur. Genel kanı şu ki ilk ekolojik kriz, insanlığın yerleşik yaşama geçişinden 400 bin yıl önce ateşin insanlık (modern insanın ortaya çıkması MÖ 200 bin yıl) tarafından kullanılması ile başlandığıdır. Yaklaşık olarak 12 bin yıl önce ortaya çıkmış kalıcı yerleşimler, tarım ve hayvancılık çevremizi dönüştürmede bir sıçrama noktası olmuştur. Tahakküm ve hiyerarşinin sonucunda oluşan iktidarcı erkek egemen sistemin kurumsallaşması ile Dünya genelinde Kapitalist Modernite kaynaklı genel bir toplumsal ve ekolojik kırım, evreni yaşanmaz ve geri dönüşü imkansız durumlara iten nedenlerin başında gelmektedir. Yine insan faaliyetlerinden kaynaklı yıkımlar, fosil yakıt tüketimi ve sera gazlarının yayılımı iklim değişiklilerini artırmaktadır. Tüm bu olumsuzlukların yanında savaş politikalarının etkileri ve neoliberal politikalar ve doğanın bir bütün olarak azami kar hırsıyla talan edilmesi sonucu her geçen gün yaşanmaz bir evrene doğru giderek, tüm canlıların temel yaşam ihtiyacı olan gıda ve suya erişim haklarının yok edildiği krizlerin başladığını söyleyebiliriz. Tabi ki hem iklim değişikliklerinden hem de özellikle Kürdistan’da yürütülen savaş politikalarından kaynaklı doğanın yıkıma uğratılması, insansızlaştırılması, göç ve mülteciliğin artması ve egemenlerin yaşatmış olduğu olgular da kullanarak milliyetçilik ve ırkçılık üzerinden halkları birbirine kırdırarak iç savaşlara neden olmaya başladılar.
Bir yanda iklim değişiklikleri diğer yanda savaş politikalarından kaynaklı olarak tarım ve hayvancılık faaliyetleri durma noktasına gelmiştir. Çünkü güvenlik bölgeleri ilanı, mera ve yayların yasaklanması, güvenlik barajları ile tarım arazilerinin sular atında bırakılması ve ekonomiye aktarılması gereken maddi kaynakların savaşa aktarılması sonucu destekleme programlarının yeterli düzeyde uygulanmamasından kaynaklı artan maliyetler ile birlikte dışa bağımlı üretim, tarım ve hayvancılık faaliyetlerini her geçen gün azalmaktadır.

Kuraklığın temel nedenleri arasında, doğayı vahşice sömürme aracı olarak geliştirilen endüstriyalizm gösteriliyor.  Endüstriyalizm kuraklığa nasıl etki ediyor?
Kuraklığın temel olarak 2 nedenden kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi iklim değişikliklerinden kaynaklı afetler (kuraklık, sel, vb.) diğer bir neden de endüstriyalizmin azami kar hırsıyla doğayı kırıma uğratmasıdır. Doğadaki canlı cansız tüm varlıkların metalaştırılarak doğanın talan edilmesi iklim değişikliğine neden olmaktadır. Bir yanda güvenlik barajları, HES, RES, JES, maden ocakları, güvenlik yolları, doğal yaşam alanlarının yakılması ve metalaştırılması, tarım ve hayvancılıkta kullanılan fosil yakıtlar başta olmak üzere kimyevi gübreler, ilaçlar, monokültür, endüstriyel temelli üretim, ekosisteme tamamen zarar vermektedir. Bunun en görünen yansıması da kuraklık olarak gündemimize gelmektedir. 
Kuraklık denince akla hemen içme suyu gelmektedir. Oysaki su kullanımında en büyük pay tarıma aittir. Türkiye’deki su varlıklarının yüzde 70’inden fazlası tarımda kullanılmaktadır. Türkiye’deki 19 milyon hektar tarım arazisinin yüzde 80’inden fazlasında kuru tarım ve yağışa bağlı ekim yapılmaktadır. Halen tarımsal sulamaların yüzde 70-80’ni vahşi sulama ile gerçekleşmektedir. Kuraklık artışı ile su ve toprak kalitesi bozulacak, biyoçeşitlilik azalacaktır. Bu azalış sonucunda dünya genelinde tarımsal üretimin azalması ve gıda fiyatlarında yüzde 85’e varan artışların meydana gelmesi beklenmektedir. 
Elde olmayan nedenlerin yanında bir de AKP-MHP faşist iktidarının rant, talan ve emperyalist yerli/yabancı sermaye çıkarları doğrultusunda doğal alanların bozularak alabildiğine betonlaştırılması, endüstriyel tarımın teşvik edilmesi, RES, HES, JES, Taş ocakları, karbon salınımı, maden sahaları ve kentleşmenin artması sonucu yaşanan ekolojik kırımlar iklim değişiklerine neden olmakta ve kuraklığı artırmaktadır.
Tarihsel olarak bakıldığında eski çağlardaki kuraklık, su baskınları vs. doğanın evrimleşmesi ile ilgili olduğundan her doğal olay sonrası doğa kendini yenileyerek yeni ekosferi yaratmıştır. Ancak bugün yaşadığımız iklim değişikliklerinin en büyük nedeni doğayı nesneleştirerek her türlü tahakküm ve sömürüye tabi tutmasından kaynaklı iklim değişiklikleri olmasıdır. Tarih tekerrür etmeyecek çünkü insan eliyle yapılan her müdahale yıkımı süreklileştirerek dönüşü olamayan sonuçlar doğuracaktır. 

2019 yılında UNESCO tarafından açıklanan bir rapora göre Dünya nüfusunun yüzde 38 gibi bir kesimi içilebilir su kaynaklarından yoksun durumda ve 4.3 milyar kişi de sıhhi tesisat imkânından yoksun. Öte yandan bu yoksunluğun en fazla olduğu yerler ise savaş bölgeleri. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da karşımıza savaşlar çıkıyor; savaş bir halk sağlığı sorunu mudur?
Savaş bir halk sağlığı sorunudur çünkü savaş, doğada ve insanda kalıcı tahribatlar yaratan, toplumsal yaşamı tehdit eden, insan eliyle yaratılan bir halk sağlığı sorunudur. Her savaş, savaş ortamlarında yaşayan başta kadın ve çocuklar olmak üzere tüm insanlar üzerinde; fiziksel, ruhsal, sosyal ve çevresel açıdan onarılamaz tahribatlara yol açarak travmaları beraberinde getirir. Savaşlar hem ekolojik kırımlara neden olmakta hem de savaş bölgelerinde yaşayan insanların üretimlerinden ve yaşam alanlarından göçertilerek toplumsal sorunlar yaşamalarına neden olmaktadır. Bunu en yakından Suriye’de ve şimdilerde ise Afganistan gerçekliğinde, halk sağlığı ve yaşam hakkının nasıl engellendiğini ve ne tür sorunlara evirildiğini görüyoruz. Aslında yaşananların Kapitalist Modernitenin çözüm adına sunduğu ve asıl çözümsüzlüğün adı olan ulus devlet yapılanmasının tüm zor aygıtlarını devreye sokarak toplumları ve doğayı yok ettiği dinci, milliyetçi, ırkçı ve faşist sistemi yaşatmak adına savaşlara başvurması en büyük sorun olup, alternatif olarak demokratik modernitenin inşa edilememesi de çözümsüzlüğün sürmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye devletinin-sermaye gruplarının tarım-hayvancılık politikaları kaynağını nereden alıyor; özellikle 12 Eylül sonrası uygulanan neoliberal politikaların, tarım ve hayvancılığı bitirme noktasına getirdiği ifade ediliyor. tarım ve hayvancılıkta neoliberal politikalar derken, neyi anlamamız gerekiyor ve nasıl uygulanıyor?
Türkiye’nin tarımsal yapısında eskisi kadar olmasa da halen küçük üreticilik yoğundur. Bu açıdan tarımda neoliberalleşme küçük üreticiliği tamamen tasfiye etmese de, güçsüzleştirmiş ve üreticiyi neredeyse üretemez duruma getirmiştir. Neoliberal dönem, küçük çiftçilerin büyük bir bölümünün gelirlerini azaltırken, güvencesizlik ve borçlanmayı arttırmış ve önemli bir bölümünün de tarımı bırakmasına neden olmuştur. Tarımda neoliberal dönüşümün ekonomik ve toplumsal etkileri kadar ekolojik etkileri de yıkıcı olmuştur. Endüstriyel tarımın bu dönemde daha da yaygınlaşması, yani tarımda dışarıdan girdi ve enerji kullanımının yoğunlaşması, tarımın çevreye olumsuz etkilerini giderek arttırmış ve tarımsal ekosistemi tahrip etmiştir. Neoliberalleşmeyle birlikte yoğunlaşan endüstriyel tarım pratikleri de tarım topraklarına zarar vermiştir. 
Türkiye’deki tarım alanlarının toprak kalitesine yönelik bir analiz yapıldığında ortaya çıkan sonuç; toprakların büyük bir oranda organik madde anlamında yetersiz olduğu ve bu durumun başta kimyasal gübre ve tarım ilaçları kullanımı ve anız yakımı gibi olumsuz tarım pratikleri nedeniyle bozulmakta olduğudur. Ayrıca, aşırı sulama ve yüksek sıcaklıklar nedeniyle başta Harran ovası olmak üzere tarım topraklarının bir kısmında tuzluluğun arttığı ve bu durumun beraberinde çölleşmeyi getirdiği ve toprak erozyonunun da artmakta olduğu görülmektedir.

Ege ve Akdeniz’de çıkan yangınlar, yine Karadeniz de yaşanan sel felaketi, gerçekten bir “doğa felaketi” midir, yoksa ranta dayalı neoliberal politikaların sonucu mudur? 
Aslında şu ayrımı yapmak gerekir; Kürdistan coğrafyasında güvenlik konsepti yaklaşımından kaynaklı insana ve doğaya soykırım uygulamalarıyla yaşamı ve yaşam alanlarını bitirme amaçlanırken, Türkiye sahasında ise yerel/uluslararası sermayenin çıkarları ve savaş nedeniyle yaşadığı ekonomik krizi aşmak için yeraltı ve yerüstü varlıkların tamamının endüstriyalist temelde işletilmesi politikası yürütülmektedir. Kıyı kesimindeki ormanlar bilinçli şekilde yakılarak, sonrasında imara açılarak yeni rant alanları oluşturulurken diğer yandan maden arama alanları için ormanlar kesilmekte, mera ve yaylalar kiralanarak şirketlere devredilmektedir. Tüm canlıların sağlıklı suya erişimi engellenerek su varlıkları metalaştırılarak piyasaya sunulmaktadır. Su varlıklarını bulunduğu alanlarının doğal akışı ile ekosistemini yok eden projeler ve imara açma kırımlara neden olurken, doğanın insan kırımına karşı gösterdiği öz savunması sonucu oluşan heyelanlar ve sellerde de insani dramlar yaşanmaktadır. 19 yıllık iktidar döneminde gerek güvenlik konsepti politikası ile gerekse de rant, talan ve emperyalist sermaye çıkarları doğrultusunda yüzlerce ekolojik yıkım yaşatan faşist iktidar gün geçmiyor ki yeni düzenlemeler ile yıkıma devam etmesin. 19 yıldır tek başına iktidarda bulunan ve Türkiye’yi yönetemeyen AKP, ormancılık alanında da önemli yıkımlara neden olmuş, AKP-MHP ittifakının doğaya ve orman varlığımıza en küçük bir sevgi ve saygısı olmadığı da yaptıkları icraatlar ile tescillenmiştir. 

Bu politikaların Kürdistan özgülünde uygulanma biçimleri nasıl oluyor?
Uluslararası sözleşmelerde; çatışma ve savaş durumunda bile yaşamın ve yaşam alanlarının Cenevre Sözleşmesi ve ekleri uyarınca güvence altına alınması korunması gerekiyor. Buna rağmen bölgede çıkan yangınlara müdahale edilmeyerek, yanması hızlandırılarak ve yakılarak uluslararası hukuk normları çiğnenmektedir. Yangına müdahale etmeyenler, söndürmek isteyenleri engelleyenler yetki ve sorumluluklarını aşmış, insanlık suçu işlemişlerdir. 

Kürdistan’da, normal koşullarda kendi kendine yeterli olan tarım ve hayvancılığın bugünkü durumu nedir?
Hayvancılık açısından Kürdistan coğrafyası barındırdığı su, mera, yayla ve orman varlıklarından kaynaklı doğal hayvancılığa en elverişli bölgelerdendir.  Yine hayvancılık üretiminin en büyük maliyeti olan yem ihtiyacının yüzde 70'i doğal alanlardan sağlandığı için ekonomik ve ekolojik olarak sürdürülebilir bir üretime sahiptir. Ancak Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümünü istemeyenlerin Kürdistan’ın 4 parça coğrafyasında sürdürdükleri imha, inkar ve asimilasyon politikalarından en çok etkilenen kesim de hayvancılıktır. Bir yandan hayvancılık ile geçimini sağlayan kırsal kesimlerde yaşayan insanların 1925 ve Şark Islahat Kanunu’yla bugünlere kadar uygulanan göçertme ve bölgenin insansızlaştırılması sonucu üretimin yapılamaması diğer yandan yürütülen savaş politikaları sonucu mera/yaylaların yasaklanması, doğal yaşam alanlarının yakılması ya da kesilerek yok edilmesi ve güvenlik bölgeleri ilan edilerek giriş yasaklarının konulması hayvancılık faaliyetlerini bitirme noktasına getirmiştir. Doğal varlıklardan yararlanamayan üreticiler mevcut savaş koşullarında üretim yaptıklarında da artan yem, ilaç, küspe vs. fiyatlarından dolayı zarar etmekte ve zamanla elindeki hayvan varlığını satarak üretimden vazgeçmeye zorlanmaktadır. Yine neoliberal politikalar sonucunda KİT’lerin özelleştirilmesi sonucu piyasayı regüle edecek ve üreticiyi destekleyecek kurumsal yapılar kalmadığından yerli/uluslararası sermayenin sömürüsüne mahkum edilmektedir.  Diğer yandan yıllardır yaşamış oldukları ekosisteme uyum sağlamış yerli ırkların yerine ikame edilen ve edilmeye halen çalışılan ithal ırkların da hayvancılığı olumsuz etkilediği görülmektedir. Asıl amaçları doğal hayvancılık faaliyetlerini savaş konsepti ile bitirerek endüstriyalist hayvancılık faaliyetlerini oluşturmaktır.
Tarımsal üretim anlamında da özellikle yaşanan kuraklık ve beraberinde getirdiği sulama sorunları nedeniyle zorluk yaşanmaktadır. Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre; Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin su/tarım yılı yağışı 303.3 mm, normali 418.7 mm ve 2020 su/tarım yılı aynı dönem yağışı 507.5 mm. Bu yıl yağışlarda normaline göre yüzde 28, 2020 su/tarım yılı yağışlarına göre yüzde 40 azalma gerçekleşti. 3 milyon dekar tarım alanı kuraklıktan etkilendi ve binlerce çiftçi bu yıl hasat yapamayacak durumda.
Son yıllarda yaşanan ve bu yıl daha da artan kuraklık nedeniyle Diyarbakır, Mardin, Urfa, Şırnak, Siirt ve Batman illerinde buğday ve arpa rekoltesinde yüzde 80, mercimekte ise yüzde 60 kayıp yaşandığı belirtiliyor. Kürdistan’da yaşanılan kuraklık nedeniyle Türkiye geneli buğday rekoltesinde yaklaşık yüzde 20’lik düşüş bekleniyor. Diyarbakır’da 7 milyon dekar tarım arazisinin yaklaşık yüzde 25’inde sulu tarım yapılıyor. Geri kalanı ise kuru tarım yapılan arazilerden oluşuyor. Yıllık 2 milyon ton buğday üretiminin sadece 500 bin tona ulaşacağı, 1.5 milyon ton rekolte kaybı yaşanacağı tahmin ediliyor. Mercimek üretiminin yüzde 70’i Kürdistan’da yapılıyor. Sadece Urfa’da Türkiye toplamının yüzde 32’si üretiliyor. Sulama yapılan arazilerde yeterli verim elde edileceği düşünülüyor. Aksi takdirde yüzde 60 oranında verim kaybı gerçekleşecek. Yine arpada yüzde 70 ve buğdayda yüzde 60 kayıp tahmin ediliyor. 

Kürdistan’da 40 yılı aşkın süredir devlet eliyle yürütülen savaşın Kürt köylüsüne, tarım ve hayvancılığa etkileri neler oldu-oluyor?
Kürdistan’da 40 yılı aşkındır yürütülen savaş en çok Kürt köylüsünü etkilemiş ve halen de etkilemeye devam etmektedir. AKP-MHP faşizmi daha önce devraldığı İttihat Terakki zihniyetini zirveye taşımıştır. Kürt halkının bugününü, geleceğini yok ederken diğer taraftan tarihinden yani özünden koparmaya çalışmakta. Yürütülen savaş politikaları sonucu önce köylerin yakılarak boşaltılması ve zorunlu göçe maruz bırakılması sonucu kırsal alanda tarım faaliyetleri bitirilmeye çalışılırken diğer taraftan güvenlik barajları ile verimli araziler sular altında bırakılarak göçe zorlanmıştır. Bir de üstüne neoliberal politikalar eklenince Türkiye sahasına göre 2 hatta 3 kat zorluk yaşanması sonucu tarımsal üretim durma noktasına gelmiştir. 1990 yılındaki çiftçi sayısı 4 milyonun üzerinde iken yaşanan savaş nedeniyle 2000’lerde sayının 3 milyona düşmesi bunu açıkça göstermektedir. Tabi bunun yanında Kürt toplumuna ait tarihsel bağları ve birikimleri de yok etmektedir. Güvenlik barajları ile insanlığın ilk yerleşim yerleri olan topluma ait binlerce yıldır oluşmuş tarihsel, kültürel ve sosyolojik değerleri de sular altında bırakarak toplumu tarihsiz, kimliksiz ve kültürsüz bırakarak yok etmeyi hızlandırmak istemektedirler.

90’lı yıllarda 4 bin köyün boşaltılması, ormanların yakılması, kırsal alanlara ambargo ve daha onlarca politikanın uygulandığı herkesin malumu. Şu an AKP tarafından uygulanan politikaların 90’lı yıllardan bir farkı var mıdır?
Aslında baktığımızda 90’lı yılları aşan daha kapsamlı ve özel/psikolojik savaş yöntemlerini de dahil ederek devam etmektedir. 90’lı yıllarda 4000’den fazla köy yakılarak boşaltılırken, doğal yaşam alanları kırımlara uğrarken ayrım yapmaksızın tüm Kürt halkına karşı bütünsel bir savaş politikası uygulanıyordu. Tüm uygulamalara rağmen sonuç alamadığını gören ırkçı, milliyetçi, şovenist ve faşist iktidar bugünkü konseptini özel savaşa, düşürmeye, ajanlaştırmaya ve toplumsallık adına ne varsa parçalamaya dönük politikalara dönüştürmüştür. 90’lı yıllarda saflar daha netti; ya ezilenden, sömürülenden ve özgürlük arayışçılarından taraf ya da  ezen, sömüren ve faşist anlayışların tarafında olurdunuz. Tabi saflar netleşince mücadele ve amaçlar da netleşiyordu. Bugün yürütülen özel savaş politikaları ile safların bulanıklığı sonucu amaca ulaşmak daha zorlu oluyor. Artık Kürt halkının düşkün kesimlerini ajanlaştırarak, koruculaştırarak tüm yaptıkları suçlara ortak etmektedirler. Böylelikle sizin düşmanla olan mücadele azminizi, kendi halkınızdan olan düşkünlere karşı oluşturamayacağını hesaplayarak dağıtmak istemektedir. 
Bugün Güney Kürdistan’da yaşandığı gibi AKP-MHP faşizminin ilerleyemediği, işgal ve ilhak yapamadığı onca teknolojiye rağmen başarı elde edemediği noktada KDP’nin düşmanla işbirliği yapması bunun en açık göstergesidir. Siz kendinizden olanla düşmanla olduğu gibi savaşamaz ve mücadele edemezsiniz. Düşünün CPT raporlarında açıklandı. Güney Kürdistan’da 500’e yakın köy boşaltılmış, binlerce dönüm tarım arazisi yakılmış, bağ ve bahçeler yokedilmiş, ormanlar yakılmış ve binlerce insan göçertilmiştir. Yine raporda onlarca sivilin Türk savaş uçaklarınca yapılan bombardıman sonucu öldüğü açıklanmıştır. Peki tüm bu saldırılar Kürtlere dönük yapılınca kendine Kürt diyen KDP ne yapıyor, tüm kırımları yapanlara bekçilik ve işbirliği yapıyor. Aynı konsept kuzey Kürdistan’da uygulanmak isteniyor. Bir yandan koruculaştırma, muhbirleştirme, ajanlaştırma ve sosyal yardımlar adı altında AKP’ye bağlayarak toplumsal yapıyı dağıtmak ve yaptığı suçlara ortak ederek ileride sağlanacak olan köy, kent, toplumsal ve ulusal birliktelikleri engelleyecek çözümsüzlüğü dayatmaktadır.

Kürdistan’da son dönemlerde yaşanan “orman yangınları” için, “Kürt coğrafyasını insansızlaştırmaya dönük bir savaş politikasıdır” diyebilir miyiz?
Kesinlikle diyebiliriz hatta bunu da aşan bir noktadadır. Dikkat edilirse yakılan doğal yaşam alanlarının büyük bir kısmı zaten daha önceki savaş politikaları ile insansızlaştırılmıştı. Şimdiki amaç geri dönüşlerin önüne geçmek, topluma ait tarihsel ve inançsal değerleri yok etmek ve yaşam alanlarını yok ederek tamamen imhayı hedeflemektedir. Diğer taraftan yaşam alanlarıyla birlikte başta barajlar ve maden sahaları ile doğadaki tüm varlıkların metalaştırılması hedeflenmektedir. Bugün Mercan dağları ve yaylalarının tamamının maden arama ve işletme sahası olarak ruhsatlandırılması bunun göstergesidir. Tüm bu olumsuz koşullarda tabi ki tarımsal üretim de yapılamaz duruma gelecektir.
Sonuç olarak sistemin bu halinin sürdürülemez olduğu açığa çıkmıştır. Ülkenin en can yakıcı sorunu olan Kürt sorunu, demokratik barışçıl yöntemlerle çözülmediği, neoliberal politikalardan vazgeçilmediği ve yolsuzluğun/hırsızlığın engellenmediği durumda tarım alanında yaşanan krizler artarak devam edecektir. Ortadoğu’da inşa edilen ulus-devletler aşılarak demokratik yönetimlerin inşa edilmemesi Anadolu coğrafyasını, kültürünü, ekosistemini ve tarımını da yıkıma sürükleyecektir. Sonuç olarak; artan nüfus, iklim değişiklikleri, salgınlar ve ekolojik yıkımların yanında meselenin politik olduğunu unutmayan bir yerden, alternatif olarak demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir sistemin inşası zorunludur.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.