Başkent, batakhaneler ve ülkücülük

Ava Neşe KALP yazdı —

29 Eylül 2020 Salı - 23:42

  • 'Pezevenk', kadın pazarlayan erkeklerin halk arasındaki en eski tanımıdır. 'Pezevenklik' ise işin kurumsal yanına işaret eder. En eski 'meslek' ve sektör olarak, niteliği açısından mafyanın alanıdır. Mafya ise Türkiye’de Ülkücülerin denetimindedir. Alaattin Çakıcı’nın hapishanede Bahçeli tarafından ziyareti, özel çabalarla hapisten çıkarılması bunun en açık kanıtıdır.

MHP’nin yan kuruluşu olan Ülkü Ocakları, yoksul Türk ve Türkleştirilmiş gençlerin devletin gözetiminde çete üyesi yapılarak ve dolayısıyla suça bulaştırılarak, kullanışlı bir kitle halinde her türlü yasadışı işlerde kullanılmasını sağlayan yapıdır. Aleyna Çakır davasındaki katil ve ailesi, işte bu çarktan geçenlerden…

Sosyal medyadaki şiddet görüntülerinin ardından televizyon ekranında ölümü tartışılan Aleyna Çakır’ın davası, sadece bir kadın cinayeti konusu değil, bu anlamıyla mafya-devlet ilişkisinin başka açıdan çekilmiş bir fotoğrafıdır. Kürdistan’da Kürt kadınlarına saldıran bozkurt işaretli, silahlı devlet görevlilerini milliyetçilik üzerinden pazarlayanlar, öte yandan da ellerine geçirdikleri, yoksul Türk kadınlarını pavyonlarda, genelevlerde, otellerde pazarlayarak para kazanıyor. Burada da yine üç hilalli, bozkurt işaretli, reisli ve Türk bayraklı pozlar veriyorlar.

Bu işaretler aslında bu karanlık sektörün sembolik dilidir, markasıdır. Türkiye’de (Avrupa’da da) sıfır sermaye ile ne kadar karanlık ve yasa dışı iş varsa işte bu marka ile yapılıyor. Kilit noktalarına yuvalanarak, mevcut faşizan devlet karakterini süreklileştiren bu karanlık ideolojik yapı, organize ettikleri ve yönettikleri yasal parti görünümlü suç örgütleri üzerinden bu rantı yönetiyor.

Ankara’daki batakhanelere yoksul genç kadınların pazarlanmasında adı geçenler, Ülkü Ocakları üzerinden iç içe geçmiş devlet ve mafya ilişkisinin tam ortasında yer alıyor. Örneğin Melih Gökçek adamı olup, halen Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde üst düzey görevli olanından tutun da Ağır Ceza Mahkemesi Başkanları, İstanbul Bölge Adliyesi Ceza Daireleri başkanları, hakim, savcı, bürokrat, siyasetçi, polis, Osmanlı Ocakları üye ve yöneticileri, AKP yöneticilerinin de içinde olduğu bir erkekler ordusuna, yurtlarda yetişen, kimsesiz ya da güçsüz ailelerin çocuklarının rüşvet kıvamında eskort olarak pazarlandığı, inanılmaz kirli ve karlı bir sektörden bahsediyoruz. Türk devletinin başkentinde, sıfır sermaye ile karın tokluğuna, zorla çalıştırılan yoksul genç kadınların bedenleri üzerinden  işletilen bu devasa sektör, Ülkücü mafyanın en karlı ekonomik faaliyetidir.

Yine unutmamak lazım ki burada kendisine eskort yollananların şantajı ile başka sektörler de dönüyor. Örneğin hukuki dosyaların istendiği gibi sonuçlanması, hatta yasal düzenlemeler, haraç, işverenlerin mallarına çökme, ihalelerin kontrolü, uyuşturucu, para aklama, silah, kadın, çocuk pazarlama, tarihi eser kaçakçılığı vs. Keza insan ticareti, kamu kurumlarında hakimiyet, kamu kaynaklarını yağmalama vs. Daha da uzatılacak dudak uçuklatan başka rant alanları da var aynı gücün denetiminde. İşte Aleyna Çakır davası buradan dışarı taşan minik bir çıkıntıdır.

Katil zanlısı ve ailesinin ısrarla Ülkücü oldukları vurgusu, işledikleri suç -cinayet ve kadın pazarlama- düşünüldüğünde, halk arasındaki tabiriyle “katil zanlısı bir pezevengin,” alenen bir içişleri bakanına, cumhurbaşkanına bu kadar rahat seslenebilmesi devlet-mafya ilişkisinin en açık kanıtıdır. Ortaya saçılan bu kadar suça rağmen aylardır sanık olarak ifadesi bile alınmayan bu kişilerin arkasında hangi gücün olduğu açık. Arkadaki güçlerin çatışması durumunda, yurtlarda öğretmen olarak konumlandırılan, buralardaki kimsesiz çocukları 18 yaşına gelince sektöre “kazandıran” anneyi dahi alelacele imha edecek kadar “işlerinde ciddi”…

Ülkücü mafyanın göbeğinde bulunduğu bu kirli çarkın deşifresini, kendisi de bir ülkücü olan Müge Anlı’nın programında kendi başına yapması bu anlamıyla elbette düşünülemez. Ne ideolojik olarak bunu yapar ne de buna gücü yeter. ATV gibi bir kanalda bunun yayınlanması, kanalın sahibi Berat’ın (Türk Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak) kardeşi, Erdoğan’ın dünürü olunca, ülkücü SS’in çaresizliği konusunda insan bir fikir sahibi oluyor haliyle.

Ekranda bütün bunların tartışılması ve halk arasında adı pezevenklik olan işi yapan ailenin ülkücülük vurgusu ile Soylu (SS) ve Erdoğan’a seslenmeleri aslında kavganın niteliği ve tarafları hakkında da epey bilgi veriyor. Dolayısıyla bu dosya üzerinden iki esas olay yürüyor: İlki Saray’ın ve de damadın SS’in geleceğine atmaya çalıştığı çizik, ikincisi AKP mafyasının iştah kabartan bu sektörü ele geçirme niyeti… En kötü ihtimalle de rantı paylaşma ve Ülkü Ocakları yerine Osmanlı Ocakları’nın ikamesi ya da ortak edilmesi…

Şimdiye kadar göstermelik dahi olsa hiçbir işlemin yapılmamış olması, taraflar arasındaki restleşmelere dair güçlü bir veri olarak okunabilir.

İşte AKP-MHP-Ergenekon koalisyonunun, HDP, Kürt, Alevi, Hristiyan ve sol düşmanlığının arkasındaki esas motivasyon, bu karlı sektörleri tehdit edecek bir demokratikleşmeyi zorunlu kılma korkusudur. Demokratik çevrelere yöneltilen şiddet, bu mafyatik yapılanmanın 90 küsur yıldır beslendiği mevcut devlet genetiğini muhafaza etmekle ilgilidir. Demokratikleşmeyle değişecek olan bu genetik, bu nedenle bütün devlet gücü kullanılarak korunmaya çalışılmakta ve dolayısıyla demokratikleşmeye ayak direnmektedir. Saldırganlıkları suç ortaklıklarındandır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.