Belirleyici İsrail mi, Türkiye mi?
Dosya Haberleri —

Hamit Bozarslan
Prof. Dr. Hamit Bozarslan ile Suriye, Irak ve İran’daki güncel gelişmeler, riskler ve Kürtlerin geleceğini konuştuk
- Bugün Suriye’de yaklaşık 17-18 milis gücüne dayanan bir iktidar söz konusu. Bu milislerin önemli bir bölümü Suriye hükümetinin emrinde değil. Bir kısmı Türkiye’nin emrinde, bir kısmı ise açık biçimde ganimet peşinde olan kuvvetler. İçlerinde Uygur, Özbek ve Çeçen gibi Suriyeli olmayan da bulunuyor. Bunlarla ne bir devlet inşası ne de toplumsal bir inşa söz konusu olabilir.
- Yarın İran’ın zayıflamasıyla ortaya çıkacak bir Ortadoğu denkleminde İsrail mi yoksa Türkiye mi daha belirleyici olacak, bunu bugünden kestirmek mümkün değil. Sonuç olarak, Türkiye’nin Kürt meselesine odaklanan yaklaşımı tabloyu tek başına açıklamıyor. Genel çerçevede İsrail ve ABD faktörünü de hesaba katmak gerekiyor.
- ABD’nin bölgedeki müdahaleleri elbette belirleyici oldu; ancak mesele sadece klasik bir kolonyal müdahale çerçevesinde açıklanamaz. Özellikle Türkiye ve İran’ın bölgesel müdahaleleri 2011 sonrasında Irak ve Suriye’deki kırılganlığı daha da derinleştirdi. Eğer bu iki aktörün doğrudan ve dolaylı müdahaleleri olmasaydı, her iki ülke bugün çok farklı bir siyasal ve toplumsal noktada olabilirdi.
MIHEME PORGEBOL
Ortadoğu, yeniden dizayn edilme tartışmalarıyla gündemde olsa da, sahadaki tablo büyük belirsizlik ve kırılganlık üzerine kurulu. Suriye, Irak ve İran’ın geleceğine dair belirsizlikler, Türkiye’nin tutumu, İsrail’in bölgedeki etkisi, ABD’nin öngörülemez politikaları belirleyici dinamikler olarak öne çıkıyor. Arap ve Türk milliyetçiliğinin yükselişi, Rojava’daki diplomatik hamleler ve çözüm süreci de bölgedeki güç dengeleri için kritik başlıklar. Prof. Dr. Hamit Bozarslan ile Suriye, Irak ve İran’daki güncel gelişmeler ve riskler, Kürtlerin geleceğini konuştuk.
Ortadoğu'nun yeniden dizayn edildiği sıkça söyleniyor ancak bir de belirsizlik hakim. Çatışma ihtimalleri çok yüksek ve gelişmelerin hızına yetişebilmek mümkün değil. Siz Ortadoğu’nun mevcut tablosuna bakınca ne görüyorsunuz?
Ortadoğu bugün son derece karanlık bir dönemden geçiyor ve mevcut göstergeler yakın geleceğin de aydınlık olmayacağını gösteriyor. Bunun çeşitli nedenleri var ancak en belirleyici faktör, ABD’nin tutarlı ve öngörülebilir bir strateji ortaya koyamaması. Öngörülemezlik Ortadoğu siyasetinin kronik bir özelliği; son 40-50 yıldır bu belirsizlikle karşı karşıyayız. Geçmişte, en azından belirli dönemlerde, Washington’un hangi sınırlar içinde hareket edeceğini tahmin etmek mümkündü. Bugün bu asgari öngörülebilirlik dahi ortadan kalkmış durumda. İkinci temel mesele ise Suriye ve Irak. Özellikle ABD’nin Şam yönetimini destekleme yönündeki tutumu, Suriye açısından daha da karanlık bir geleceğe işaret ediyor.
Peki neden?
Bunun nedeni daha önce de tartıştığımız temel meseleye dayanıyor: Suriye’de hukuki-rasyonel bir devlet inşa edilecekse, bunun için belirli yapısal adımların atılması gerekir. Milis güçlerine yaslanan bir iktidar modeliyle böyle bir devletin kurulması mümkün değildir. Bu yaklaşım ya geçmişteki otoriter Arap milliyetçiliğinin yeniden üretimine ya da ülkeyi fiilen bir tür İslam emirliğine dönüştürme projesine çıkar. Her iki seçenek de sürdürülebilir değildir. Burada demokrasiyi ya da Kürtlerin haklarını tartışmıyorum bile. En temel düzeyde devlet kapasitesinden söz ediyorum. Bugün Suriye’de yaklaşık 17-18 milis gücüne dayanan bir iktidar söz konusu. Bu iktidarın sosyal tabanı yok. Dahası, bu milislerin önemli bir bölümü Suriye hükümetinin emrinde değil. Bir kısmı Türkiye’nin emrinde, bir kısmı ise açık biçimde ganimet peşinde olan kuvvetler. İçlerinde Uygur, Özbek ve Çeçen gibi Suriyeli olmayan unsurlar da bulunuyor. Bunlarla ne bir devlet inşası ne de toplumsal bir inşa söz konusu olabilir.
Daha da riskli olan, bu milis unsurların Irak’taki Şii milislere karşı kullanılması stratejisi gelişmekte. Bu son derece tehlikeli bir eğilim. Mesele Irak’taki milis hâkimiyetini meşrulaştırmak değil fakat Ortadoğu son 20-30 yılda sistematik biçimde mezhepleştirildi ve ABD de bu stratejiye katıldı. 2003 sonrası Irak’ta, ABD eliyle Sünnilerin tasfiyesi ve Şii milislerin güçlendirilmesi bunun açık örneğidir. Üstelik zaman içinde bu Şii milislerin aynı zamanda ABD karşıtı bir pozisyon aldığını gördük. Bugün ise bunun tersine bir mezhepsel dengeleme stratejisi devreye sokuluyor. Bu yaklaşım hem Suriye hem Irak hem de bölgenin bütünü açısından ciddi bir istikrarsızlık üretme potansiyeline sahip. Bölgenin hem mezhepçi mantıktan hem de milis siyasetinden çıkması gerekiyor. Milis yapılar üzerinden devlet inşa edilemez. Bu milis olgusu aynı zamanda İran faktörüyle de bağlantılı. İran’ın geleceği belirsiz; olası bir savaş senaryosu konuşuluyor. Böyle bir savaş rejimi zayıflatır mı, yoksa daha sert ve öngörülemez bir biçimde yeniden mi üretir, kestirmek zor. Savaştan ayakta kalan fakat ağır biçimde yaralanmış bir rejimin nasıl davranacağını tahmin etmek son derece güçtür. Dolayısıyla çok katmanlı ve derin bir belirsizlik döneminden geçiyoruz.
Sizin de belirttiğiniz gibi İran’a savaş ihtimali konuşuluyor. Ortadoğu’da İran'dan boşalan yerin Türkiye tarafından doldurulmak istendiğine dair tartışmalar da var. Siz ne düşünüyorsunuz?
Bunu öngörebilmek çok zor. Türkiye’nin bir fikri sabiti var: Kürt meselesi. Kürtlerin hak sahibi olmaması ve mümkün olduğunca güçlü bir temsile kavuşmaması Ankara’nın temel önceliği gibi görünüyor. Ancak mesele sadece Türkiye’den ibaret değil; İsrail faktörü de denklemin önemli bir parçası. Türkiye çoğu zaman Kürt meselesi dışında başka bir başlık görmek istemiyor. Oysa Suriye sahasında İsrail’in ciddi bir etkisi söz konusu. Ayrıca İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs arasında artık gizlenmeyen bir stratejik ittifak bulunuyor. Bu yalnızca diplomatik bir yakınlaşma değil, aynı zamanda askeri sonuçlar doğurabilecek bir işbirliği.
Türkiye’nin bu fikri sabiti, aslında manevra alanının daraldığını da gösteriyor. Ancak Ankara’daki karar alıcıların bunu ne ölçüde gördüğü belirsiz. Yarın İran’ın zayıflamasıyla ortaya çıkacak bir Ortadoğu denkleminde İsrail mi yoksa Türkiye mi daha belirleyici olacak, bunu bugünden kestirmek mümkün değil. Sonuç olarak, Türkiye’nin Kürt meselesine odaklanan yaklaşımı tabloyu tek başına açıklamıyor. Genel çerçevede İsrail ve ABD faktörünü de hesaba katmak gerekiyor.
Diğer yandan İsrail ile Türkiye arasındaki güç rekabetinin yayıldığını da söylemek mümkün. Rekabet Aden Körfezi’nden Kafkasya’ya uzanan bir hatta yayılmış durumda. Ortadoğu haritasının savaşla şişirilip genişletildiğini düşündüren bir tablo bu. Bu yayılmacı rekabet ne söylüyor bize?
Bu rekabetler devam edecek. Ancak tekrar vurgulamak gerekir ki bu rekabetlerde güçlü görünen aktörler her zaman gerçekten güçlü olanlar değildir. Bunu özellikle Türkiye bağlamında söylüyorum. Örneğin, yarın İran’da bir rejim değişikliği yaşanırsa Türkiye bundan gerçekten kazançlı mı çıkar, yoksa yeni risklerle mi karşılaşır? Bunu bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil. Kafkasya bugün on yıl öncesine kıyasla çok daha önemli bir jeopolitik alan haline geldi. Aden Körfezi ve Körfez ülkeleri de denklemin parçası. Körfez ülkeleri şu an mutlak bir güç pozisyonunda görünmüyor; ancak İsrail’le açık bir çatışmaya girmekten özellikle kaçındıkları görülüyor. Hatta belirginleşen bir İsrail ekseninden söz etmek mümkün.
Ancak tüm bu başlıkları değerlendirirken temel mesele öngörülemezliktir. Bugünün dengeleri yarının gerçekliğini garanti etmiyor. Ortadoğu’da bu belirsizlik her zaman vardı; fakat bugün çok daha derin bir kırılganlık söz konusu. Neredeyse 24 saat sonrasını bile net biçimde öngörmek zor. Bunu Irak örneğinde gördük. 2013 sonrasında yapılan stratejik hatalar, Şii radikalizminin güçlenebileceğinin ve yıkılmış görünen BAAS artığının belli bir direnç kapasitesine sahip olduğunun öngörülememesi, 20 yıla yayılan bir trajedi üretti. Benzer bir senaryoyu İran için düşünelim: Eğer bir saldırı olur ve rejim yıkılmazsa, sonuçları ne olur? Yaralı ama ayakta kalmış bir rejimin çok daha saldırgan bir hatta savrulması ihtimal dahilindedir. 2024 öncesinde Lübnan merkezi bir başlıktı; bugün Hizbullah ciddi ölçüde zayıflamış durumda. Ancak şu an belirginleşen temel mesele Irak’tır ve Irak’ın geleceği bölgesel dengeleri doğrudan belirleyecektir.
Ortadoğu, dış müdahalelere hep açık oldu. Örneğin bugün İngiltere’nin Ortadoğu’da etkinleşmeye başladığını görüyoruz. Ortadoğu'yu bu kadar müdahale edilebilir kılan şey ne? Ortadoğu kendi dinamikleri ve imkanları bağlamında örgütlenemez mi?
En temel sorun da bu zaten. Ortadoğu toplumlarında gerçek bir toparlanma ve yeni bir toplumsal dinamik oluşturabilecek bir senaryodan şu an için söz edemiyoruz. Bunun nedenleri çok katmanlı ve tarihsel bir arka plana dayanıyor.
Irak ve Suriye toplumları acı bir biçimde yok edildi. Bu yok edilişte Arap milliyetçiliğinin ve belirli iktidar biçimlerinin rolü son derece belirleyiciydi. Irak ve Suriye’de uzun süre hüküm süren yönetimler mezhepsel dinamikleri ya doğrudan benimsedi ya da bilinçli biçimde besledi. Bu iktidarlar, toplumun geniş kesimlerini ya görmezden geldi ya da meşru bir parça olarak kabul etmedi. Dahası, her iki ülkede de siyasal zihniyetin arka planında neredeyse “biyolojik” bir düşmanlık anlayışı gelişti: Kürtlerin, Alevilerin, Şiilerin ya da Sünnilerin varlığı kimi dönemlerde doğrudan bir tehdit olarak kodlandı. Sonuçta elimizde parçalanmış ve iç bütünlüğü zayıflamış toplumlar kaldı.
Bugün Ortadoğu’yu en tehlikeli noktaya taşıyan unsurun yalnızca dış müdahaleler olduğunu düşünmüyorum. ABD’nin bölgedeki müdahaleleri elbette belirleyici oldu; ancak mesele sadece klasik bir kolonyal müdahale çerçevesinde açıklanamaz. Özellikle Türkiye ve İran’ın bölgesel müdahaleleri 2011 sonrasında Irak ve Suriye’deki kırılganlığı daha da derinleştirdi. Eğer bu iki aktörün doğrudan ve dolaylı müdahaleleri olmasaydı, her iki ülke bugün çok farklı bir siyasal ve toplumsal noktada olabilirdi.
Nasıl bir noktada olurdu?
En azından Irak örneğinde şunu söylemek gerekir: Devlet, kendi toplumsal çoğunluğunu kapsayıcı bir siyasal çerçevede tanımlayamadı. Türkiye ve İran’ın müdahalelerine karşı kurumsal bir direnç üretemedi. Bunun yerine, Haşdi Şabi gibi milis yapılanmalarına yaslanan bir güvenlik mimarisi inşa edildi. Bu ise ulusal bir ordunun güçlendirilmesi yerine, milisleşmenin kurumsallaşması anlamına geldi.
Suriye’de de benzer bir tablo var. Bu noktaya gelinmesinde Rusya belirleyici bir rol oynadı; ancak Türkiye ve İran’ın müdahaleleri de süreci derinleştirdi. ABD ise 2014’e kadar doğrudan sahada değildi. Kobanê direnişi olmasaydı, büyük olasılıkla Washington Suriye’ye askeri olarak dahil olmayacaktı. Dolayısıyla “dış müdahale” derken yalnızca küresel aktörleri değil, İran ve Türkiye’yi de dışsal müdahale kategorisinde değerlendirmek gerekir. Bu iki ülkenin müdahaleleri de devlet çözülmesini, milisleşmeyi ve toplumsal yıkımı hızlandırdı.
Eğer yarın Suriye gerçekten “Suriyelileşebilirse”, yani milis mantığından çıkıp egemenliğini parçalı silahlı yapılara dayandırmaktan vazgeçerse, Kürt meselesinin çözümü çok daha mümkün hale gelebilir. Suriyelileşme; Türkiye’nin milis desteklerinden geri çekilmesi, mezhepsel ve vekâlet savaşına dayalı mevcut güvenlik paradigmasının terk edilmesi ve Suriye toplumunun kendi iç meselelerini müzakere edebilmesi anlamına gelir. Bu meseleler yalnızca Kürt sorunundan ibaret değil; mezhepsel gerilimler, sekülerlik tartışmaları, Hristiyan toplulukların statüsü ve savaş sonrası toplumsal yeniden inşa gibi çok katmanlı başlıkları içeriyor.
Az önce Arap milliyetçiliğine vurgu yaptınız. 2026’ya girerken Rojava’ya dönük başlatılan saldırılarla beraber yükselen bir Türk ve Arap milliyetçiliği gördük. Bu milliyetçilik neden hortladı veya hortlatıldı? Yeni bir devlet inşa etme niyetiyle üretilen bir motivasyon mu yoksa çökmüş bir toplumun refleksi mi?
Hayır, bu çökmüş bir toplumun refleksi değil. Daha yapısal bir sorun var: Mevcut Şam yönetimi Arap milliyetçiliği çerçevesinin dışına çıkamıyor; hatta bu çizgiyi fiilen devlet ideolojisi haline getirmeye çalışıyor. Buna eşlik eden söylem ise çelişkili: Bir yandan İsrail karşısında ciddi bir zayıflık görüntüsü sergilenirken, diğer yandan “Suriye her şeye rağmen Arap kalacak” iddiasıyla ülkeyi bu dar kimlik ekseninde yeniden tanımlama çabası sürdürülüyor.
Daha temel bir gerçeklik ise şu: Bugün Suriye’de işlevsel bir devletten söz etmek güç. “Suriye devleti” ya da “Suriye ordusu” kavramları kullanılıyor; fakat sahada merkezi, hiyerarşik ve bütünlüklü bir devlet yok. Milis olgusu belirleyici hale gelmiş durumda. Üstelik bu milislerin önemli bir bölümü ideolojik olarak tutarlı bir Arap milliyetçiliği çizgisinde değil. Bir kısmı ganimet ekonomisiyle hareket eden silahlı gruplar, bir kısmı cihatçı ajandaya sahip yapılar, bir kısmı ise Türkiye’nin paralı askerleri. Bu parçalı, dışa bağımlı ve ideolojik olarak heterojen silahlı yapı üzerinden sürdürülebilir bir devlet inşası mümkün değil. Dolayısıyla bugün yekpare ve egemen bir “Suriye”den söz etmek analitik açıdan oldukça sorunlu.
Rojava heyetinin Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı, güçlü bir ulusal birlik duygusu yarattı. Bu ortak duygulanımı da bahsettiğimiz imkanlar kapsamında okuyabilir miyiz?
Tabii ki okuyabiliriz. Suriye delegasyonu içinde Mazlum Ebdî ve Îlham Ehmed’in yer alması son derece önemliydi. Sembolik açıdan güçlüydü; diplomatik düzlemde Kürtlerin görünürlüğünü ciddi biçimde artırdı. Bu, uluslararası meşruiyet açısından kayda değer bir eşikti. Ancak daha önce de vurguladığım gibi, Kürtlerin ne Şam’a ne de Ankara’ya koşulsuz güvenmesi mümkündür. Yapısal bir güvensizlik zemini var ve Kürt siyasetinin bu gerçeği içselleştirmesi gerekiyor. Bu güvensizliğin içselleştirilmesi, müzakere süreçlerinden çekilmek anlamına gelmez; entegrasyon arayışlarının sonlandırılması anlamına da gelmez. Mevcut koşullarda silahlı bir kopuş ya da yeni bir çatışma hattına geçiş için zorunlu bir neden görünmüyor. Sürecin devamı, mevcut kazanımların korunması ve genişletilmesi daha rasyonel bir çerçeve sunuyor. Burada kritik olan, fiili özerkliğin zamana yayılması ve kurumsal temellerinin güçlendirilmesidir. Ancak eşzamanlı olarak bu güvensizlik duygusu da Kürt hareketinin stratejik kodlarından biri olarak korunmalıdır. Çünkü bölgedeki dengeler son derece kırılgan; yarın şartların değişmeyeceğinin hiçbir garantisi yok.
Son olarak Türkiye’ye gelmek istiyorum. Türkiye’de yürüyen bir süreç var ve bu çerçevede bir Meclis komisyon raporu yayımlandı. Bu raporu inceleme fırsatınız oldu mu? İçeriğini ve ortaya koyduğu perspektifi nasıl değerlendiriyorsunuz?
O raporu bu haliyle kabul etmek mümkün değil. Metinde “kardeşlik” vurgusu var; ancak yüz yıllık Kürt meselesine dair tarihsel ve yapısal bir yüzleşme yok. Oysa mesele yalnızca güncel bir güvenlik başlığı değil; Türkiye Cumhuriyeti'nin sorgulanması, yargılanmasını ve mahkum edilmesi gerekli. Eğer bugün Türkiye’de bir Kürt sorunu varsa, bunun kaynağı farklı dönemlerdeki Kürt aktörler değil; inkâr politikaları, sistematik zor kullanımı ve meselenin sürekli “terör” ya da “güvenlik” çerçevesine indirgenmesidir. Raporda bu tarihsel arka planla gerçek bir hesaplaşma görülmüyor. Bununla birlikte süreç tamamen reddedilmemeli. Kürt hareketinin masadan kalkması rasyonel olmaz; müzakere zemini korunmalıdır. Ancak bu, koşulsuz bir güven anlamına gelmez. Tersine, tarihsel deneyimin ürettiği güvensizlik duygusu stratejik bir bilinç olarak içselleştirilmeli; dengelerin her an değişebileceği hesaba katılmalıdır.












