Binxet’ten günümüze Rojava

Dosya Haberleri —

Rojava/foto:AFP

Rojava/foto:AFP

Gazeteci Eyüp Burç ile Kürtlerin Suriye'deki tarihi varlığını, sınırlardaki anlaşmaları ve Şengal'e yönelik olası saldırı riskini konuştuk

  • Türkiye-Suriye sınırıyla ilgili en az üç ayrı anlaşma yapıldı. Türkiye ile Fransa arasındaki anlaşma, bir yönüyle Sykes-Picot’un da çizdiği sınırdı. Bin yıldır devam eden o ilişkiler, sınırlardan sonra ‘kaçakçılık’ oldu. Demiryoluyla birlikte serxet ve binxet kavramları hayatımıza girdi. Zamanla bu yaşamlar tel örgülerle, yetmedi mayın tarlalarıyla koparılmaya çalışıldı.
  • DAİŞ soykırımı sonrası Şengal halkının oluşturduğu özyönetim ve özsavunma kurumlarını tasfiye etmek istiyorlar. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Rojava ve Şam arasındaki 30 Ocak Anlaşması’ndan sonra yaptığı açıklamalarda Şengal, Mexmûr ve Kandil’inde değişmesi gerektiğini söylemesi Şengal’in de masada olduğunun bir emaresidir.

AZİZ ORUÇ

Kürtlerin hafızasında ‘binxet' olarak yer alan coğrafi bölgeyi bugün artık Rojava adıyla tüm dünya tanıyor. Rojava’da Kürtler büyük bedellerle tarihi kazanımlar elde etti. Ocak ayında, Halep’te başlayan daha sonra tüm Kuzey ve Doğu Suriye’ye yayılan saldırılarla Rojava’daki Kürtlerin kazanımları hedef alındı. Bölgeyi yakından takip eden gazeteci Eyüp Burç’la Rojava’daki gelişmeleri, tarihi arka planıyla birlikte konuştuk.      

Kürtler arasında “binxet” ve “serxet” olarak ifade edilen “xet” neyi anlatıyor? Ne zaman Kürtlerin literatürüne girdi?

Serxet ve binxet kavramları, Sykes-Picot’tan sonra Kürtler arasında ortaya çıkan bir isimlendirmedir ve bütünüyle Suriye sınırıyla ilgilidir. Suriye sınırı boyunca yaşayan Kürtler, kendilerini “aşağıdakiler” ve “yukarıdakiler”, yani “hattın/sınırın altında kalanlar” ve “sınırın üstünde kalanlar” şeklinde tanımlamıştır. Burada “hat” diye ifade edilen, Berlin-Bağdat Demiryolu Projesi’ne dayanır. Almanların Abdülhamid döneminde başlattığı bu projede söz konusu tren yolu hattı, zamanla siyasal bir sınıra dönüştü. 20 Ekim 1921’de Ankara ile Fransa arasında imzalanan Ankara Anlaşması’yla tren yolu, sınır hattı olarak kabul edildi. Özetle serxet ve binxet, özü itibarıyla tren hattı esas alınarak Kürdistan’ı ikiye bölen bu demiryolu şeridinin altı ve üstü şeklinde tanımlanan bir sürecin ürünüdür.

Peki bu sınır Kürtleri nasıl etkiledi?

Türkiye-Suriye sınırıyla ilgili en az üç ayrı anlaşma yapıldı. Türkiye ile Fransa arasındaki anlaşma, bir yönüyle Sykes-Picot’un da çizdiği sınırdı. Sınırın iki yakasında kalanların geçiş kolaylığını sağlayan anlaşmalar da vardı Ankara anlaşmalarında. Akrabası olanlar, pasaportu bulunmayanlar belirli izinler dahilinde, bölgedeki mülki amirlikler aracılığıyla geçiş yapabiliyor, gidip gelebiliyordu (pasavan geçiş). Söz konusu bölge aynı zamanda bir transhüman alanıdır. Transhüman iki belirli nokta arasında düzenli göç hareketidir. Bu göç hareketlerinin bir noktası serxet tarafında kalan Karacadağ’dı. İkinci göç noktası ise Abdülaziz Dağı’dır. Abdülaziz Dağı, Hesekê’ye yakın bir bölgede yer alır ve Kürtler ile Araplar arasındaki sınırı oluşturur. Nasıl Hemrin Dağı, Güney Kürdistanla Irak’a sınır ise Abdülaziz Dağı da Kürtler ile Araplar arasında sınırdır. Üçüncü nokta ise Şengal Dağı’dır. Bu üç dağ arasında binlerce yıldır düzenli göçler yapılıyor. Göç hikayeleri Huri ve Mitanilere kadar gidiyor.

Bu üç dağ aynı zamanda yarı göçebe (Koçer) Kürt aşiretlerinin transhümanik yaşam alanlarıdır. Karacadağ’dan Abdülaziz Dağı’na gidilir, bir süre kalındıktan sonra yeniden Karacadağ’a dönülürdü. Ya da Abdülaziz Dağı’ndan Şengal Dağı’na geçilir, bir müddet sonra tekrar Abdülaziz Dağı’na geri gelinirdi. Bu üç dağa dördüncü bir dağ daha eklenebilir: Bagok Dağı. Şengal ile Bagok arasındaki alan da bir transhüman bölgedir. Dolayısıyla bu dört dağ arasında kalan hat, binlerce yıldır koçerlerin habitatı diyebileceğimiz alan olmuştur.

Sınırla çizilinceye kadar binlerce yıl devam eden bu süreç anlaşmalara da yansıdı. Anlaşmalarda koçerlere izin verilmesi kararlaştırıldı. Ancak Türkiye’nin bölgeyi mayınlaması ve sınırı tel örgüler ve askeri yollarla keskin biçimde ayırmasıyla bu durum değişti. 300-700 metreye kadar derinliği olan ve 870 kilometreye tekabül eden mayınlı alan yaratıldı. 1950’lerde oldu bu. Özel izin dönemi bitti. Bunun yerini sınır boylarında, kaçakçı Şahan öykülerinde ve filmlerde izlediğimiz sahneler aldı.

Ahmet Arif’in “33 Kurşun” şiirinde dediği gibi:

“Pasaporta ısınmamış içimiz

Budur katlimize sebep suçumuz,

Gayrı eşkiyaya çıkar adımız

Kaçakçıya

Soyguncuya

Hayına…”

İşte o sınırlar arası yüz yıldır, bin yıldır devam eden o ilişki, sınırlardan sonra kaçakçılık oldu. Demiryolu hattının çizilmesiyle birlikte serxet ve binxet kavramları hayatımıza girdi. Zamanla bu yaşamlar tel örgülerle, yetmedi mayın tarlalarıyla koparılmaya çalışıldı. Böyle bir gerçeğimiz var.

Aslında tarih şimdilerde çokça dile getirilen “orası zaten Kürt değil, sonradan oraya geldiler” yönündeki iddiayı da çürütüyor…

Oranın aslında Kürtlerin değil Arapların yeri olduğunu belirtiyorlar. Oysa Kürtler oranın en eski kadim halkıdır. Bu transhüman hareketin 5 bin yıllık tarihini biliyoruz. Bahsettiğimiz dört dağ arasında ve her birinde iki nokta arasında düzenli göçler Hurilerden bugünlere kadar devam ediyor. Hurilerin tarihi de milattan önce 3 binli yıllara tekabül ediyor. Hurilerin başkenti Urkeş’tir. Urkeş, bugün Amûdê ile Qamişlo arasında bulunan ve Grê Mozan olarak bilinen bir köydeki höyüktür. Eski adı Urkeş olan bu yerleşim, Hurilerin başkentidir. Huri-Mitani Kürt devleti yapılanmasına rağmen nasıl oluyor da sonradan oraya gelmiş oluyorlar.

Huriler de Mitaniler de bu coğrafyada ortaya çıkmış yapılardır. Mitanilerin başkenti ise Serêkaniyê’deki Til Xelef Höyüğünün kazılarıyla ortaya çıkan Waşukani’dır. Mitani Devleti milattan önce yaklaşık bin 500 yıllarına tarihlenir. Yani Hurilerden Mitanilere uzanan süreçte, bu bölgede binlerce yıl boyunca süren bir siyasal ve toplumsal yapılanma var.

Ben “Bınxet” belgeselinde Grê Mozan’a özel bir bölüm ayırdım. Bir bölümde de tandırın hikayesini ele aldım. Grê Mozan Höyüğü kazılarında, M.Ö. 3000’lere tarihlenen tandırlar ortaya çıkarıldı. Bugün ise aynı Grê Mozan, hala bir Kürt köyüdür ve köylüler bana göre bütün zamanların formuna kavuşmuş aynı tandırı kullanmaya devam ediyorlar.

Huriler ve Mitaniler kimdir sorusuna gelince: Bunlar, Kürt aşiretlerin oluşturduğu siyasal yapılardır. Buna rağmen bugün “Kürtler bu bölgeye sonradan gelmiştir” deniliyor. “Suriye’de Kürtlerin yeri sadece Efrîn’dir. Gerisi Arapların ülkesidir” gibi iddialar öne sürülmektedir. Bu yaklaşım, tarihsel verilerle, arkeolojiyle ve bölgenin kültürel sürekliliğiyle örtüşmemektedir. Bu nasıl bir zihniyet, nasıl bir ırkçılık, nasıl bir tarihsel okumadır anlamak mümkün değil.

Arapların bölgedeki durumu neydi?

Arapların bu bölgeye gelişi, yani Kürdistan’a ve Yukarı Mezopotamya’ya gelişi, milattan sonra ikinci yüzyıla tekabül eder. Bu geliş; Mardin, Urfa, Harran Ovası, Mardin ve Viranşehir ovaları üzerinden gerçekleşmiştir. Bu dönemde Arap Yarımadası’ndan, özellikle Yemen taraflarından Tayyî aşireti bölgeye gelir. Kürtler, tarih boyunca Araplara genel olarak “Tayyî” demiştir. Bu aşiretin en büyük kollarından biri olan Şemr (Şammar) Aşireti, bugün hala Kürdistan coğrafyasında yaşamaktadır. Şemrler, Arap Yarımadası kökenli bir Arap aşiretidir. Günümüzde Rojava’da Til Koçer, Şengal, Rabia hattında; yani bugünkü sınır kapısının iki yakasında yaşamaktadırlar. Bu bölge tarihsel olarak Şemr aşiretinin yerleşim alanıdır.

İkinci yüzyılda Şemrlerin gelişinden sonra, irili ufaklı birçok Arap aşireti bu bölgeye gelmiştir. Nehemi aşiretleri gelir, ardından Begari aşiretleri bölgeye yerleşir. Bugün Begari aşiretleri Reqa’da, Nehemi aşiretleri Girê Spî çevresinde Kürtlerle birlikte yaşamaktadır.

Bölgedeki transhümans hareketine bu aşiretler de dahil oldular ve Kürtlerle bin yıllardır ortak bir yaşam kurdular. Belirtmekte yarar var bu aşiretler, Kürtlerin çoğu gibi yarı göçebe değil, tam bedevi, yani tam göçebe topluluklardır.

Dolayısıyla Arap aşiretleri, Kürdistan’a -özellikle bugün Rojava olarak adlandırılan, Kürdistan’ın batı kısmına- belirli bir tarihsel süreç içinde gelmiş ve burada Kürtlerle birlikte yaşamaya başlamıştır. Bu durum, Kürtlerin bölgeye sonradan geldiği iddiasını değil; aksine Arap aşiretlerinin tarihsel olarak daha geç bir dönemde bu coğrafyaya dahil olduğunu göstermektedir.

Arap Kemeri olarak adlandırılan ve Kürt yerleşim alanlarını birbirinden ayırmayı hedefleyen politika nasıl oluşturuldu? Bu hatta yerleştirilen Arap nüfus yerleşik miydi?

Mısır ile Suriye 1958’de birleşerek ortak bir devlet haline getirildi. O dönem Gazze de Mısır’ın bir parçasıydı. Cemal Abdünnâsır’ın Mısır’da yaptığı darbeyle birlikte Arap milliyetçiliği modeli getirildi ve adına Birleşik Arap Cumhuriyeti denildi. 1971’e kadar Mısır da bu adı kullandı. Ancak Suriye, 28 Eylül 1961’de bu birlikten ayrıldı. Bu birleşmeyle birlikte Suriye’de ırkçılığın tohumları atıldı. Daha sonra Suriye Baası da bu ırkçı zemin üzerinde gelişti. Bugün Rojava için dile getirilen “Kürtler dışarıdan gelmiştir, orası Kürtlerin yeri değildir” söylemi, ilk kez o dönemde sistemli biçimde işlenmeye başlandı. Suriye’nin bir Arap ülkesi olduğu, Kürtlerin ise dışarıdan gelen yabancılar olduğu algısı oluşturuldu. Tıpkı Türkiye’de Cumhuriyet’le birlikte başlayan Şark Islahat Planı gibi, Suriye’de de benzer bir “ıslahat” anlayışı devreye konuldu. Bu politikalar Toprak ve Tarım Reformu adı altında yürütüldü.

Şark Islahat Planı, bütünüyle bir toplumsal mühendislik projesiydi. Kürtleri kendi coğrafyasından koparmayı, demografik yapıyı değiştirmeyi hedefleyen bir Kürtsüzleştirme planıydı. Suriye Arap Cumhuriyeti de bu planı önüne koydu. Cizre bölgesi olarak bilinen, onların El-Cezire, bizim ise bu gün Cizîrê Kantonu dediğimiz alan ile Fırat Kantonu’nun bir bölümünü kapsayan bölgede “Arap Kemeri oluşturalım” denildi. Peki bu Arap Kemeri nasıl oluşacak? Kürtler yerinden edilecek, Araplar getirilecek, köyler ve çiftlikler kurulacaktı. Arap Kemeri’nin temel amacı, Rojava bölgesinden Kürtleri çıkarmak yerine Arap nüfusu yerleştirmekti. Bu kapsamda Suriye Arap Cumhuriyeti, “köy-kent” ya da toplu köy projeleri gerçekleştirdi. Arapça’da bunlara “mücemea” deniliyordu. Aynı yöntemi daha sonra Saddam Hüseyin de Şengal’de uyguladı. Hatta Bülent Ecevit, Arap Kemeri ve toplu köy uygulamalarından etkilenerek, Türkiye’de bir türlü hayata tam geçirilemeyen Şark Islahat Planı yerine bu ‘Köy-Kent’ projesini hayata geçirmek istedi ancak ömrü vefa etmedi.

1962’de Hesekê’de bir nüfus sayımı yapıldı. Amaç, Rojava’daki Kürtlerin aslında Suriyeli olmadığını ispatlamaktı. O dönemde yaklaşık 120 bin kişi ecnebi, yani yabancı sayıldı. Bu insanlar bölgenin en verimli topraklarında köyleri ve arazileri olan Kürtlerdi. Vatandaş sayılmadılar, yabancı kimliği verildi ve tüm haklardan mahrum bırakıldılar. Ardından topraklarına, arazilerine ve köylerine el konuldu ve Araplara verildi. Qamişlo’dan Serêkaniyê’ye kadar onlarca toplu köy inşa edildi ve buralara Araplar yerleştirildi. Arap Kemeri’nin en somut biçimde hayat bulduğu alanlardan biri orası oldu. Köyleri Tabka Barajı gölü altında kalan Araplara yanı sıra Dêrazor ve Reqa çöllerinde yaşayan Bedevilere araziler verildi, iskan projeleriyle yerleşik hayata geçirildiler. Kürtlerin çoğu vatandaş sayılmayarak tüm haklardan mahrum edildi. Vatandaş sayılanlara ise Dêrazor çöllerinde toprak verildi. Çöllere gitmeyen Kürtlerin bir kısmı Qamişlo’ya, bir kısmı Halep’e, bir kısmı da Şam’a göç etti. Qamişlo’nun nüfusu kısa sürede hızla arttı. Qamişlo’dan Serêkaniyê’ye uzanan hattın tamamına Arap nüfus yerleştirildi.

Suriye’ye bakıldığında en verimli coğrafyanın, Dicle, Xabur ve Fırat nehirlerinin, petrol bölgelerinin Rojava bölgesinde olduğu görülür. Rojava olmadan Suriye aç kalır. Araplaştırma ve Kürtsüzleştirme politikasının temel nedeni de budur: Verimli alanları Kürtlerden arındırmak ve Arap nüfusu yerleştirmek. Bu anlayış bugüne kadar değişmedi. Irkçılık damarı devam ediyor ve bu anlayış değişmeden Kürdistan’a rahat vermeyecekler. “Suriye Arap Ordusu”, “Suriye Arap Cumhuriyeti” gibi ısrarlı ifadeler masum değildir. Bu dil, Araplaştırma sürecinin devam ettiğini gösteriyor. Arap Kemeri’ni yeniden hayata geçirme ısrarını gösteriyor. Kürt’ü bitirme, hak tanımama, inkar etme anlamına geliyor. Suriye’de 80 yıldır dayatılan Araplaştırma politikası, Türkiye’de 100 yıldır dayatılan Türkleştirme politikasının birebir aynısıdır.

Hannover

Peki Rojava’nın ortaya çıkışı?

Rojava’nın ortaya çıkışı ve “Rojava” ismi, Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesiyle doğrudan bağlantılıdır. “Rojava” dediğimiz şey, aslında “Rojavayê Kurdistanê”nin kısaltılmış halidir. Zamanla Kürtler, “Rojavayê Kurdistan”, “Bakurê Kurdistan”, “Başûrê Kurdistan”, “Rojhilatê Kurdistan” demek yerine, kısaca Rojava, Bakur, Başûr ve Rojhilat demeye başlamışlardır. Bu nedenle bugün “Rojava” denildiğinde, doğrudan Suriye Kürdistanı anlaşılmaktadır. Tam da bu nokta, bazı milliyetçi Arap ve Türk çevrelerinin, “Orada Kürdistan diye bir yer yoktur” dediği yerdir. Oysa tartışılan bölge, Kürdistan’ın batı parçasıdır. Rojava ismi de tam olarak buradan doğmuştur.

Suriye Kürtleri 1950’lerden itibaren siyasal olarak örgütlenmeye başladıklarında, kurulan parti ve örgütler “Kürdistan” adını kullanmamıştır. Bunun temel nedeni, özellikle BAAS rejimi döneminde, “Kürdistan” ifadesinin ağır bir baskı ve yasak konusu olmasıdır. Bu nedenle “Kürdistan Demokrat Partisi” yerine “Suriye Kürt Demokrat Partisi” gibi adlar tercih edilmiştir.

Hafız Esad döneminde Kürt örgütleri yasal değildi ama kimi zaman göz yumuluyordu. Ancak “Kürdistan” kelimesi onların kırmızı çizgisiydi. Kürt siyasal aktörleri de bu baskıyı gözeterek, örgüt adlarında “Kürdistan” yerine “Kürt” kelimesini kullanmak zorunda kaldılar. Bu nedenle Suriye Kürtlerinin siyasal tarihinde, uzun süre “Kürdistan” ismi bilinçli olarak dışarıda bırakıldı.

Kuzey Kürt hareketinin literatüründe ise Suriye Kürdistanı uzun süre “Başûrê Biçûk” (Küçük Güney) olarak adlandırıldı. Hatta bir dönem “Başûrê Rojava” veya “Başûrê Biçûk” gibi ifadeler kullanılmıştır. Bunun nedeni, “Suriye Kürdistanı”, “Türkiye Kürdistanı” gibi tanımların, sömürgeci sınırları yeniden ürettiği düşüncesiydi. Bu nedenle Kürt siyasal hareketleri ve aydınları, bu adlandırmaları uzun süre tercih etmediler. Zamanla, “Rojavayê Kurdistanê” ifadesi özellikle Kuzey Kürt hareketine yakın çevrelerde, Suriye’deki Kürt aydınlar ve halk örgütleri içinde yerleşmeye başladı. Ardından bu ifade kısalarak “Rojava” biçimini aldı. Bu adlandırma daha sonra diğer parçalar için de yaygınlaştı: Bakur, Başûr, Rojhilat ve Rojava. Sonuç olarak Rojava ismi tarihsel olarak çok eski değildir; politik bir adlandırma olarak özellikle son 30 yıl içinde öne çıkmıştır. Ancak kısa sürede Kürtler arasında genel kabul görmüş ve yerleşmiştir.

Şengal’e yönelik bir tehdit olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet düşünüyorum. Şengal aslında Sykes-Picot’ dan bu yana stratejik önemini koruyan bölgesel ve küresel güçler için hep sorunlu bir alan olmuştur. Manda yönetimleri döneminde de İngiliz ve Fransızlar arasında da bir sorun olmuştur. Şengal teritoryal olarak Rojava’nın bir devamıdır. İngilizler Şengal’i Irak’a dahil ederek bu teritoryal devamlılığın önünü kesti. Şengal halkının Rojava ile yani Fransız tarafında kalmak istemesi üzerine İngilizler kraliyet hava gücü uçaklarıyla Şengal’i bombaladı. Bu mesele Fransızlar ve İngilizler arasında yanılmıyorsam 1929’da San Remo Konferansı’nda Şengal’in Irak tarafına bırakılması anlaşması ile sonuçlandı. Şengal’deki Êzîdî Kürtler yıllar boyunca İngilizlere karşı değişik zamanlarda başkaldırılarla itiraz etti. Şengal, hatı-zatında Güney ve Batı Kürdistan’ın kilidi gibidir. Bugün de Irak ile Güney Kürdistan arasında devam eden ihtilaflı bölgenin içinde yer alır. O bölgenin, Güney ve Batı Kürdistan’ın geçiş noktası olması, Zumer Petrol yatakları, Musul Barajı’nın Şengal sahasında bulunması ve Türkiye’nin geliştirmek istediği “kalkınma yolu” projesinin geçiş güzergahlarından biri olması gibi birçok jeostratejik önemi var.

Türkiye yıllardır Şengal’i ikinci Kandil olarak isimlendirip, değişik zamanlarda ve aralıklarda hava saldırıları yaptı. Yine bir Êzîdî bölgesi olan Başika’da bir garnizonu bulunuyor. DAİŞ soykırımı sonrası Şengal halkının oluşturduğu özyönetim ve özsavunma kurumlarını tasfiye etmek istiyorlar. 10 Ekim 2020’de Bağdat ve Hewlêr arasında yapılan Şengal Anlaşması’nın (ki bu anlaşmada Êzîdî temsilcileri yer almamış aynı zamanda görüşleri alınmamıştır)  görünmez taraflarından birinin de Türkiye olduğunu düşünüyorum.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Rojava ve Şam arasındaki 30 Ocak Anlaşması’ndan sonra yaptığı açıklamalarda Şengal, Mexmûr ve Kandil’inde değişmesi gerektiğini söylemesi Şengal’in de masada olduğunun bir emaresidir.

Umarım, Şengal’e bir silahlı müdahale yerine Êzîdîlerin özgün konumları gözetilerek müzakere yolu açılır. Yeryüzünde kendilerini yönetmeyi ve korumayı Êzîdîler kadar hak eden başka bir halk olmadığını düşünüyorum. Çünkü bugüne kadar “Sizi yöneteceğiz”, “Sizi koruyacağız” diyenler ne yönetebildi ne de koruyabildi. Her defasında soykırımla karşı karşıya kaldılar. Bu nedenle oluşturdukları özyönetim ve özsavunma yapıları Irak Anayasası’na uygun bir şekilde korunup bir statüye kavuşmalı. Onlarca katliamdan geçmiş ve son olarak da bir soykırım yaşamış bu kadim halkın özgünlükleri müzakere ile korunmalıdır. Ancak, Şengal’e yönelik bir tehdidin kapıda olduğu ortada. Kürt halkı ve insanlık ailesinin Rojava için gösterdiği duyarlılığı Şengal için de göstereceğine inanıyorum.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.