Rojava Kürtler için tarihsel bir eşik
Dosya Haberleri —

Bülent Küçük
- Kürtlerin Rojava’da geçen 15 yılda inşa ettikleri de facto yapısını kısmen koruyacağına dair gösterdikleri inisiyatifin bir ölçüde karşılık bulacağına dikkat çeken Sosyolog Doç. Dr. Bülent Küçük, "Ortadoğu için bir şey söylemek zor ama Kürtler açısından bunun tarihsel bir eşik, kurucu bir moment olduğu aşikar" ifadelerini kullandı.
- Rojava’daki dönüşüm, Kürt siyaseti açısından da yeni bir eşik olduğuna işaret eden Küçük, "Yokluktan böylesi bir siyasi ve simgesel mevcudiyete ulaşmanın mevcut şartlarda göz ardı edilmesi mümkün değil. Bu durumun nasıl evrileceğini, Kürt kamusalının nasıl çoğul ve demokratik bir yapıya kavuşacağını görmek için zamana ihtiyaç var" dedi.
ERDOĞAN ALAYUMAT
Suriye Demokratik Güçleri (QSD) ile geçici Şam yönetimi arasında 29 Ocak’ta imzalanan ateşkes ve kademeli entegrasyonu öngören yeni mutabakat, Rojava’nın geleceğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi. Dünyanın dört bir yanında Kürtlerin, Rojava için seferber olduğu bu dönemde Kürt siyasal öznesinin inşa sürecinde Rojava’nın şimdiye kadar ve bundan sonrası için neyi temsil ettiğini Boğaziçi Üniversitesi’nden Sosyolog Doç. Dr. Bülent Küçük ile konuştuk.
Rojava, on yılı aşkın süre boyunca Ortadoğu’da hem devlet dışı bir yönetim pratiği hem de demokratik özerklik açısından "istisnai" bir deneyim olarak tartışıldı. Son dönemde yaşanan çatışmalar ve Şam yönetimiyle varılan mutabakat sonrası, sizce bu istisna hali sona mı erdi? Yoksa Rojava deneyimi farklı bir biçimde mi devam ediyor?
Rojava deneyimi, bütün tarihsel örnekler gibi, bu dünyada toplumsal ve siyasal düzenin başka türlü mümkün olduğunu gösterdi. Paris Komünü'nden bu yana beliren tarihsel epizotlara, "küresel güney" denilen kolonize edilmiş bir coğrafyada belki de ilk örnek olarak eklemlendi. Bu yerel kolektif deneyime içkin evrensellik vaadi üç noktada belirdi;
* Toplumsal ve etno-politik farklılıkları silmeden onları eşitleyerek siyasette temsiliyeti sağlaması;
* Toplumsal cinsiyet eşitliği sayesinde küresel hareketlere eklemlenmesi
* Zayıf da olsa topluluk ekonomilerine dayanan icraatlarının anti-kapitalist hareketlerle ilişkilenerek evrensel bir rezonans yaratmasını mümkün kılması.
Bütün bu üç dinamik onu güçlü bir alternatif kıldığı gibi, otoriter-patrimonyal şirket devletlerin baskın olduğu bir konjonktürde kırılgan hale getirdi. Başka bir deyişle, bu özgün deneyimi güçlü kılan özellikler ona simgesel-büyülü ve moral bir kalkan sunarken, uluslararası hukukta tanınma eksikliği ve yasal statü yokluğu onun en büyük dezavantajı oldu; onu moral üstünlük ve itibar ile siyasal asimetri ve hukuk dışılığın getirdiği yapısal bir paradoksla karşı karşıya bıraktı ama yok olmadı.
QSD ile Şam yönetimi arasında varılan zorunlu mutabakat, kimi çevrelerce bir demokratik entegrasyon, kimilerince ise özerk yapının siyasal tasfiyesi olarak yorumlanıyor. Bu anlaşmayı, güç ilişkileri ve bölgesel konjonktür açısından nasıl okumak gerekir? Bu mutabakat Rojava’nın siyasal ufkunu daraltıyor mu, yoksa başka bir düzleme mi taşıyor?
Yerel ve evrensel dönüşümü içinde barındıran ufuk boşlukta ve kağıt üzerinde şekillenmiyor. Mevcut küresel ve yerel güç dağılımı, Rojava ufkunun hayatta kalmasının mümkünat koşullarını oluşturuyor. Demokrasi ve entegrasyon kavramlarının çoğul ve hegemonik çağrışımları var. Özellikle entegrasyon kavramı ana akım için pozitif bir anlam taşırken, eleştirel-dekolonyal bir perspektiften bakıldığında, entegrasyon mağdur toplulukları governmental bir idari yapının içine soğurmak anlamına geliyor. Azınlıkta ve siyasi olarak zayıflatılmış olanları çoğunlukta ve güçlü olan ana akıma entegre edip idare edilebilir kılmak. Kolektif-komünal olanı bireysel tercihe indirgemek ve böylece depolitize etmek. Öte yandan, bunun pek çok ara formu da mümkün olabilir; mağdur topluluklar bu süreci güçlenmek ve meşruiyet alanını genişletmek için bir basamak olarak kullanabilir. Daha uzun, meşakkatli ve riskli bir yol söz konusu. Bu şartlarda dekolonyal dönüşümün sürdürülebilmesi oldukça güç, ama başka bir seçenek pek ufukta görünmüyor. Başarı ve başarısızlık, diğer bütün makro dengeleri göz ardı edersek, Kürtlerin tamamının ve onlarla dayanışan diğer kesimlerin toplumsal ve siyasal düzeydeki mücadele ve diplomasi kabiliyetine bağlı olacak.
Demokrasi kavramı ise malum, çok daha zengin ve çoğul anlamları ve deneyimleri işaret ediyor, liberal demokrasiden radikal demokratik yerel demokrasilere. Burada mesele, bu entegrasyonun bu yerelliği kolonize etmemesi, idari, kültürel ve askeri öz yönetim kurumlarını tanıyıp tanımama meselesidir. Asıl çatışkı düğümü de burası: Birbiriyle ideolojik olarak uzlaşmaz iki dünyanın bir ulus-devlet formasyonu içinde nasıl uyumlu hale gelebileceği sorusudur. Gördüğüm kadarıyla, Kürtlerin geçen 15 yılda inşa ettikleri de facto yapısını - yerleşik formların dışında olsa da - kısmen koruyacağına dair gösterdikleri inisiyatif, bir ölçüde karşılık bulacak gibi duruyor. Münih diplomasisi bunun küçük bir işareti.
2013 yılında kaleme aldığınız "Yerellik ve Evrensellik Arasında Rojava Deneyimi" başlıklı yazınızda demokratik özerkliği, ulus-devlet modelinin krizine karşı hem yerel hem evrensel bir alternatif olarak tarif ediyordunuz. Bugün ise Kuzey ve Doğu Suriye’de Şam yönetimiyle "entegrasyon" ve merkezi yapıya eklemlenme tartışmaları yürütülüyor. Sizce demokratik özerklik, merkezi devletle kurumsal temas arttıkça kendi toplumsal dönüşüm iddiasını koruyabilir mi?
Demokratik özerklik, başından beri bir devletin yerine yeni bir devlet inşa etmek olmadığı için, var olan yapılara rağmen, onların varlığında hayata geçirilmesi beklenen bir gelecek önerisiydi. Demokrasi, biraz önce bahsettiğim eşitliği (herkesin siyasete katılımını sağlayacak bir toplumsal dönüşüm); özerklik de eşitliğin otoriter eğilimini dizginleyebilecek bireysel veya topluluk ve mekansal farklılığı, yani farklı olanların özgürlüğünü kapsıyor. Eşitlik evrenselleştiriyor veya herkesleştiriyor; özerklik yerelleştiriyordu ve özgünleştiriyor.
İşte egemen idari aklın entegrasyon adını verdiği süreç, bu iki ilke üzerinden şekillenen gelecek vaadini aşındıracak ya da ortadan kaldıracak bir risk olarak beliriyor. Bu iki ilkenin artikülasyonundan oluşan yapıyı tasfiye edip etmemesi, başka toplulukların da bu projeye iştirak etmesine bağlıydı (seküler veya demokratik dindar Araplar ve diğer topluluklar). Bunun olamadığını görmek biraz trajik ve Rojava'yı kırılgan yapan da bir ölçüde buydu. Burada kimin ne kadar mesuliyeti vardı, dışarıdan okumak zor.
Öte yandan, toplumsal ve zihinsel yapıları (aşiret yapıları, patriyarka, kapitalist ekonomi vb.) dönüştürmek de bugünden yarına olmuyor. Rojava'daki siyasi Kürt öznelliğinin bu iki ilkeye tamamen sadık kaldığını söyleyemeyiz; bir ölçüde katalog düzeyinde kaldı, mış gibi yapıldı ya da aksi uygulamalara gidildi. Mesela, mücadelenin başlarında diğer Kürt yapılarıyla çoğul demokratik bir Kürt kamusu oluşturulmadı. Nihayet, elbette devletle temasın, özellikle amorf bir yapıya benzeyen, henüz oluşmamış bir devlet ise söz konusu olan, bunu öngörmek daha zor. Diğer yandan, Suriye devletinin oluşum sürecinde aktif müdahil olmak, henüz katılaşmamış bir devleti içeriden ve aktif olarak etkilemeyi de mümkün kılabilir. Başta Türkiye olmak üzere bölgesel ve küresel güçleri saymıyorum bile. Onlar zaten odadaki fil. Günceli değerlendirmek zor, geleceği öngörmek ise şimdilik imkansız.
Aynı yazınızda Kobanê direnişini milliyetçileşmeye karşı evrenselleşme potansiyeli üzerinden okuyor ve özellikle kadınların öncülüğünü bu evrenselliğin kurucu unsuru olarak vurguluyordunuz. Kadınlara yönelik ağır saldırılarla anılan aktörlerle masaya oturulmasını, kadın özgürlükçü paradigma açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biraz önce yanıtını verdim. Verilen Kürtlerin mücadelesi mi, kadınların mücadelesi mi/zaferi mi? Nasıl çerçevelediğinize bağlı. Sadece Kürtlerin mücadelesi olsa, bundan kime ne? Ama söz konusu kadın mücadelesi olunca, onu bütün kadınların mücadelesi haline getiriyor, ilkesel olarak herkesin mücadelesi kılıyor. Bu simgesel eylemin küresel ölçekte yankı bulması da bundan: Herkesin diline dolaysız tercüme edilebilme kapasitesi. Bir meseleyi kamusal kılan, birilerinin veya bir topluluğun özel çıkarı değil, bir meselenin herkesin çıkarına ne ölçüde konuştuğu, ona ne kadar temas ettiğidir. Bu evrensel moment olma hali, birilerinin vicdani olarak başkasına destek vermesinin ötesine taşıyor; söz konusu kadın düşmanlığı sırf Kürt kadınlarına yönelik olmadığından, onu herkesin meselesi kılıyor.
Aimé Césaire’in nefis ifadesi, partiküler çıkar ile evrensel arasındaki paradoksal dengeyi çok güzel ifade ettiğini düşünüyorum. Şöyle diyor Césaire: "Ne dar bir partikülarizmde kendimi gömmüyorum. Ne de zayıflatılmış bir evrenselcilik içinde kendimi yitirmek istiyorum. İnsanın kendini kaybetmesinin iki yolu var: tikelde duvarlı bir tecrit ya da evrenselde bir seyrelme." Rojava deneyimi bu paradoksun dengesini - gerilimli de olsa - görece iyi sağladı.
Rojava’daki dönüşüm, sadece Suriye bağlamında değil, bölgesel Kürt siyaseti açısından da yeni bir eşik mi oluşturuyor? Bu sürecin Türkiye, Başûrê Kürdistan’ı ve genel olarak Kürt hareketinin stratejik tahayyülü üzerindeki etkilerini nasıl görüyorsunuz?
Kürtler açısından kurucu bir deneyim olmasıydı. Parçalı ve çoğul olan Kürt kamusalını daha geniş bir çerçeve içinde yeniden yapılandırmak, Kürtleri mekansal, sınıfsal ve ideolojik farklılıkları içerecek şekilde simgesel ve duygulanımsal düzeyde bir topluluk haline getirme sürecine soktu. Yokluktan böylesi bir siyasi ve simgesel mevcudiyete ulaşmanın mevcut şartlarda göz ardı edilmesi mümkün değil. Bu durumun nasıl evrileceğini, Kürt kamusalının nasıl çoğul ve demokratik bir yapıya kavuşacağını görmek için zamana ihtiyaç var. Bu alanda Kürtler henüz yolun başında.
Son olarak Rojava’yı bir "başarısızlık", bir "yarım kalmış deneyim" ya da bir "zorunlu geri çekilme" olarak mı düşünmeliyiz? Yoksa bütün bu yaşananlara rağmen Rojava, Ortadoğu’da demokrasi, birlikte yaşam ve siyasal özneleşme açısından kalıcı bir miras mı bıraktı?
Biten şey yok. Toplumsal hareketler sürekli akan nehirler gibi; kurumazsa, kendilerine akacak kanalları hep bulurlar. Ortadoğu için bir şey söylemek zor ama Kürtler açısından bunun tarihsel bir eşik, kurucu bir moment olduğu aşikar.













