Bir tarafı TC, üç tarafı DAİŞ

Dosya Haberleri —

1 Şubat 2022 Salı - 20:00

  • Kobanê Direnişi'nde gelişen sürece ilişkin en kilit noktalardan biri Önder Apo’nun seferberlik çağrısıydı. O süreçte Önder Apo’nun, Kobanê’nin mutlak surette savunulması gerektiğine dönük perspektifleri vardı. Zaten bizim elimizi güçlendiren ve doğru yolda olduğumuzu pekiştiren Önder Apo’nun bu seferberlik çağrısı ve çeşitli açılardan verdiği Kobanê’nin DAİŞ’e karşı savunmasına ilişkin perspektifleridir. 
  • İki olasılık vardı: Ya herkes gibi Kobanê’nin düşmesi hazmedilecekti ya da bir şekilde müdahale edilerek Kobanê’nin düşmesinin engellenmesinin yolları bulunacaktı. Bu da ancak ağır bedeller göze almak ve sert bir direnişle mümkün olabilirdi. Kobanê düşmek üzereyken ve herkes hazin sonu beklerken, biz düşmesinin önüne geçme kararını aldık ve geçtik.

DENİZ KENDAL/ZAGROS

Kuzey-Doğu Suriye'de tarih, direniş ile tekerrür etmeye devam ederken DAİŞ’in yenilgisinin başlangıcı olan Kobanê'nin kurtarılmasının üzerinden 7 yıl geçti. Kürt halkının onurlu mücadelesinde tarihin sayfalarına bir bir yazılan zaferlerin perde arkasını dinlemeye devam ediyoruz. Türk Cumhurbaşkanı Tayip Erdoğan'ın 7 Ekim 2014 tarihteki, "Kobanê düştü, düşecek" mutluluk konuşması ve sonrasında yaşananlar. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın Kobanê için seberlik çağrısı üzerine Kürt halkının serhildanlarla cevap vermesi ve tüm bu süreci birinci ağızdan dinliyoruz. Kobanê'ye giden süreç nasıl oldu? Herkesin 'düştü' gözüyle baktığı Kobanê zaferi nasıl gerçekleşti? İşte PKK Yürütme Komitesi Üyesi ve Kürdistan Halk Savunma Merkezi (HPG) Karargah Komutanı Murat Karayılan ile söyleşi serimizin üçüncü bölümde, Kobanê ile ilgili merak edilen tüm detaylara yer veriyoruz...

Tekrar Kobanê’ye dönecek olursak; 15 Eylül 2014 öncesinde Kobanê’de ve Rojava’da durumlar nasıldı? 15 Eylül’de ilk saldırılar başladığında nasıl bir atmosfer vardı? DAİŞ saldırı için neden Kobanê’yi seçti?

Bu çok çeşitli açılardan değerlendirilebilir: Kobanê’nin eskiden beri bir yurtseverlik alanı olması, hatta Önder Apo’nun orada bizzat bulunup çalışma yürütmesi gibi nedenler de belki sayılabilir ama daha yakın ve gözle görülür esas nedeni, Kobanê’nin kuşatmada olmasıydı. Yani hiçbir yerden yardım alamayan en zayıf halkaydı. Çünkü Kobanê’yle Cizîrê arası, yine Kobanê ile Efrîn arası kopuktu. Arada DAİŞ güçleri vardı. Yani bir nevi DAİŞ’in ve TC’nin kuşatması içerisindeydi. Bir tarafı TC, 3 tarafı da DAİŞ’ti. Gidiş-geliş yoktu. Yani bir terör denizinin içerisinde bir ada gibiydi. Bildiğim kadarıyla bin civarında YPG’li Kobanê’yi savunuyordu ama ağır silahları yoktu. DAİŞ komutanları bütün bunları biliyorlardı ama YPG’nin diğer güçler gibi hemen kaçmadığını, direndiğini de biliyorlardı. Dolayısıyla, işte Irak’ta ele geçirdikleri ABD tankları ve gelişkin silahlarla 3 koldan Kobanê’ye karşı 15 Eylül 2014’te saldırıyı başlattılar. 

Aynı saldırıyı mesela Cizîrê’ye karşı da yapabilirlerdi ama yapmadılar. Niye? Çünkü orada YPG güçleri daha yoğundu, sayıları ve kısmen silahları daha etkiliydi. Kobanê, belirttiğim gibi YPG’nin yumuşak karnı olarak tespit edildiği için Kobanê’yi hedeflediler.

Sonra ne oldu?

Bu arada şunu da söylemek gerekiyor: Biz Ağustos başında, hatta Temmuz ayı içerisinde Güney’e dönük güç hazırlarken ve yine saldırı başladığında alaylarla kapsamlı müdahaleler yaparken, YPG’nin istemi üzerine -ki YPG kendisi Cizîrê’den Kobanê’ye güç gönderemiyordu- biz Kuzey’den belli bir gücü Kobanê’ye takviye olarak gönderdik. Amed eyaletinden, hatta bir grup yeni savaşçı olmak üzere bazı savaşçı güçleri ve komutanları Kobanê’ye de takviye ettik. O süreçte bizim takviyemiz sadece Güney’e olmadı; aynı zamanda Rojava’ya ve özellikle Kobanê’ye dönük de takviyelerimiz oldu. Hatta DAİŞ’in Temmuz’da Kobanê’ye dönük bir saldırısı oldu. Sanırım 1-2 hafta sürdü. O zaman bizim güçler ulaştı; çatışmalar oldu, DAİŞ belli bir ilerleme yaptı ama durduruldular. Yani bizim YPG’yle böyle bir temasımız o zaman fiilen oldu.

Rojava’da etrafı sarılı bir biçimde kuşatmada olan bir tek Kobanê şehri değildi. 

Efrîn’in de benzer bir durumu vardı. Oralarda da çatışmalar yaşanıyordu. İşte YPG’nin talebi üzerine Efrîn’e de Amanos üzerinden takviye yapıldı. Özellikle o zaman Amanos Komutanlığı olan Masîro arkadaş, yine Şehit Vedat, Şehit Şiyar Malatya gibi arkadaşlar etkili bir grupla birlikte Efrîn’e gelip, Efrîn’de yaşanan çatışmalara katılarak YPG güçlerine destek sunmuşlardı. Aynı dönemde Kobanê’ye DAİŞ’in yaptığı saldırı sürecinde, bu arkadaşlardan bir kısmı bir biçimde DAİŞ’in tuttuğu alanlardan gizli bir tarzda geçerek kendilerini Kobanê’ye ulaştırdılar. Bu açıdan Kobanê Komutanlığı bir ölçüde güçlenmiş oldu. Ancak bu gelen arkadaşlar direk komutanlığı üstlenmedi; eski komutası görev yürüttü; onlar da farklı destekleyici görevler üstlendiler.

Kısaca 15 Eylül’le birlikte DAİŞ’in gelişen kapsamlı saldırısı karşısında YPG’li güçler direndiler. Ama saldırı çok kapsamlıydı. İşte Serzorî gibi yerini bırakmayıp direnen ve o okulda kuşatılarak şehadete ulaşan direniş gibi önemli direnişler sergilendi ama her 3 koldan da DAİŞ güçleri ilerlediler. Çünkü saldırı hem zırhlı araçlar desteğinde ve hem de kapsamlı bir tarzda yürütülüyordu. Bir de bir taktik uyguluyorlardı: Güçlerini değiştirerek savaştırıyorlardı. Gece çatışan güçler gündüz istirahate çekiliyor ve yeni güçler devreye giriyordu. Bu biçimde 24 saat yürütülen daimi savaş durumu tabii ki karşıdaki gücü yıpratıyordu. Kobanêli güçlerin böyle bir durumu yoktu. Böylece DAİŞ araziden ilerleyerek Kobanê merkezine doğru giderek yakınlaşmaya başladı.

Bu yönelim karşısında siz nasıl hareket ettiniz?

YPG Komutanlığı’nın talebi üzerine biz Kobanê’ye bir takviye daha yaptık. Zaten o takviye olmasaydı, büyük ihtimal DAİŞ daha hızlı bir biçimde Kobanê merkezine doğru ilerleyebilirdi. Ama hem bizim yaptığımız takviye hem de YPG Komutanlığı’nın Cizîrê tarafından yaptığı takviyeler oldu. Çünkü bu arada yolun biraz gevşemiş olduğunu gördük. Örneğin Kobanê’ye doğru sivil bir biçimde giden gruplar herhangi bir ciddi engelle karşılaşmadan Kobanê sınırına ulaşabiliyorlardı. Bu yolun gevşemesinden yararlanarak YPG Komutanlığı da Kobanê’yi Cizîrê güçlerinden zaman zaman takviye edebildi. Fakat bu yapılan takviyeler DAİŞ’in o kapsamlı saldırısının durdurulmasına yetmedi.

Gelişen bu sürece ilişkin burada en kilit noktalardan birine değinmem gerekiyor: O da Önder Apo’nun seferberlik çağrısıydı. Esas süreci yönlendiren Önderliğin bu çağrısı oldu. O süreçte Önder Apo’nun, Kobanê’nin mutlak surette savunulması gerektiğine dönük perspektifleri vardı. Yine Kuzey Kürdistan’dan gençlerin gidip katılabileceğini söylemiş ve bu temelde seferberlik çağrısı yapmıştı. Zaten bizim elimizi güçlendiren ve doğru yolda olduğumuzu pekiştiren Önder Apo’nun bu seferberlik çağrısı ve çeşitli açılardan verdiği Kobanê’nin DAİŞ’e karşı savunmasına ilişkin perspektifleridir. Esas olarak Önderliğin o çağrısından sonra hem Kuzey kitlesinde güçlü bir hareketlenme oldu ve herkes Kobanê’nin karşısına gelerek sınırda nöbet tuttu hem de birçok genç direkt gidip YPG saflarına katıldı. Ayrıca, halk bir keresinde sınırı zorlayarak Kobanê’nin içine kadar geldi. Yani aslında o sürecin yönünü tayin eden güç Önderlik oldu. Yani Kobanê direnişi böylece en önemli bir noktaya gelmiş oldu. Zaten bizim de HPG olarak takviye etmemiz gerektiği, hatta son tahlilde daha fazla risk göze almamız gerektiği kanaatini oluşturan da bu durumdu.

ABD’nin ve diğer uluslararası güçlerin o zaman nasıl bir tutumu söz konusuydu?

Bu saldırı o zaman uluslararası güçlerin gündemine de girdi. Ama o zaman ABD Dışişleri Bakanı John Kerry bir demecince, "bizim Kobanê için artık yapacak bir şeyimiz yoktur" dedi. Tabi bu sözleri, 'herhangi bir şey yapılamaz; Kobanê'ye artık DAİŞ hakim olacak, oradaki insanları katledecek' anlamına geliyordu.

Bir de Erdoğan’ın Antep’teki ‘düştü, düşecek’ sözleri...

Evet, Tayyip Erdoğan o sözleriyle Kobanê’nin kesin düşeceğini ima etmek istedi ama kursağında kaldı.

15 Eylül sonrası DAİŞ hızla Kobanê içlerine doğru ilerlerken ve herkeste Kobanê’nin düşeceği beklentisi varken sizler neler yaptınız? Kobanê’de nasıl bir hava vardı? 

Biz o zaman durumu merak ettiğimiz için, YPG’nin Kobanê Komutanlığı’yla direk bağlantı kurduk. Cephelerin durumundan söz ederken, güney tarafından Kobanê’ye 5-6 kilometre yakınlıkta bulunan turistik bir yer var (oraya Metham Seyran deniliyordu); DAİŞ güçlerinin oraya ulaştığını, çatışmaların o bölgede sürdürüldüğünü belirtti ve oranın da düşebileceğini ima etti. O zaman ben de "peki, siz düşer diyorsunuz; orası düşerse düşman gelir ve Kobanê merkezine girer; komutanlık olarak o zaman ne yapacaksınız?" diye sordum. O arkadaş ise, "ben üstümdeki bombaların hepsini DAİŞ’e atar, son bombayı da kendime karşı kullanırım" dedi. Yani DAİŞ saldırılarını durdurmaya dönük inanç zayıflamıştı. Çünkü durdurulamaz bir biçimde ilerleme durumu vardı. Kısaca hem oradaki bir kısım arkadaş hem de uluslararası çevreler ve bir kesim Kobanê’nin artık düşeceğini varsayıyorlardı. Halk ise yürekleri derinden burkan, büyük bir acı ve üzüntü ile seyredilen bir biçimde kitlesel göç halindeydi. Buna karşı bir şeyler yapmak gerekiyordu ve biz bunu böyle seyredemezdik. 

Tam o süreçte biz HPG Komuta Konseyi’nin Olağan toplantısını yapıyorduk. Toplantıda Kobanê’nin durumu da gündeme geldi ve tartışıldı. Çünkü takviye ettiğimiz güçlerimiz vardı ve bu vesileyle takviye ettiğimiz güçlerin bir kısmı şehit düşmüştü; aynı zamanda Kobanê’nin durumu da kritik bir hal almıştı.

O zaman nasıl bir karar aldınız?

İki olasılık vardı: Ya herkes gibi Kobanê’nin düşmesi hazmedilecekti ya da bir şekilde müdahale edilerek Kobanê’nin düşmesinin engellenmesinin yolları bulunacaktı. Bu da ancak ağır bedeller göze almak ve sert bir direnişle mümkün olabilirdi. Aslında her ikisi de çok zordu. Kobanê’nin DAİŞ’in eline geçmesini kabullenmek çok zordu; ayrıca bunun beraberinde getireceği sorunlar çok daha ağır olacaktı. Ama düşme aşamasına gelmiş Kobanê’de başarılı olabilecek bir direnişi sürdürmek de çok kayıplara yol açacaktı. Ayrıca DAİŞ’in savaş performansı karşısında durabilmek sıradan savaşçıların işi değildi. Bu ancak Kuzey Kürdistan’daki tecrübeli ve fedai güçlerin işi olabilirdi. Nihayetinde toplantıda, Önderliğimizin seferberlik çağrısı üzerinde duruldu; "Kobanê düşmemeli, PKK ve HPG olarak Kobanê’ye müdahale etmeliyiz; başlangıçta 400 savaşçı kadronun Kuzey eyaletlerinden Kobanê’ye aktarılması gerekir" biçiminde bir karar alındı. 

1 Ekim günü bu karar alındı ve aynı gün Kuzey eyaletlerine hemen harekete geçmeleri talimatı verildi. Kararımızı KCK Eşbaşkanlığı’yla da paylaştık. Hareketimizin yönetimi de bu kararı yerinde gördü ve risk göze almayı uygun buldu. Zaten bu süreç boyunca Merkez Karargah olarak inisiyatifli davranma durumumuz vardı. Hem Önderliğimizin seferberlik çağrısı ve belirlediği doğrultu, hem de KCK Eşbaşkanlığı, PKK Genel Sekretaryası, Kadın Hareketi Koordinasyonu ve diğer kurum yönetimlerimizin kararlarımızın arkasında olduklarını bilmemiz bizleri daha güçlü bir şekilde sürece motive ediyordu. Bu biçimde DAİŞ’e karşı savaşta tek merkezden sürecin koordine edilmesi suretiyle Kerkük, Mexmûr, Şengal ve Kobanê gibi bütün cephelerde bürokratik sorunlara takılmayan, hızlı karar veren bir sistemin gelişmesine de yol açtı; bunun da birçok faydaları oldu. Böylece, Kobanê düşmek üzereyken ve herkes hazin sonu beklerken, biz düşmesinin önüne geçme kararını aldık.