Cezaevleri ölüm kampı gibi

Dosya Haberleri —

4 Şubat 2021 Perşembe - 19:53

  • “İnsanı tamamen nesneleştiren bir hukuk düzeninin son uygulamalarından biri olan SEGBİS sistemi üzerinden ceza alan ilk hükümlü olma ayrıcalığını da yaşamış oldum. Heyet mikrofonumu kapatıp hangi maddelerden ceza aldığımı bir bir okudu”
  • “ İnsan c­ezaevinde en çıplak haliyle zulümle karşılaşır. Bireysel olarak yaşananlardan ziyade aslında insan zindana dönüştürülmek istenen bir yaşamın daha yalın tablosuyla karşı karşıya kalır. Toplumun büyük bir bölümü Kürt tutsakların 28-29 yılını zindanda geçirdiğinden habersiz.”
  • “Çözümün baş aktörü olan Öcalan’ın özgürlüğü bu anlamıyla tek yoludur. Bu nedenle tutsaklar yalnızca tecridin son bulması için değil,  Öcalan’ın özgürlüğü talebiyle 27 Kasım’dan itibaren açlık grevine girdiler”

MELTEM OKTAY

Dicle Üniversitesi Mimarlık bölümü öğrencisiyken katıldığı bir protesto eyleminde gözaltına alınan ve ardından şişirilmiş bir iddianame ile yargılanarak 13 yıl hapis cezasına çarptırılan Ayşegül Ayaz, 19 yaşında girdiği cezaevinden 29 yaşında çıktı.

Cezaevine ilk girdiği andan çıkana kadar sayısız hak ihlali ve keyfi uygulamaya maruz kalan Ayaz, kısa süre önce Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’nden tahliye edildi. Ayaz ile cezalandırılma süreci, tutsakların cezaevinde yaşadığı hak ihlalleri, 27 Kasım 2020’de İmralı Cezaevi’nde Kürt Halk Önderi Öcalan’a uygulanan tecridin ortadan kaldırılması için başlatılan süresiz dönüşümlü açlık grevini ve tutsakların yaşadıklarına dair konuştuk. 

Biraz kendinden bahseder misin? Tutuklanmadan önce neler yapardın? Ne zaman ve nasıl bir atmosfer içinde tutuklandın? Neyle yargılandın? 
Adım Ayşegül 29 yaşındayım. Ömrümün üçte biri yani 9 yıl 8 ayı zindanda geçti. 2011 yılının Nisan ayında tutuklandım 2021’e 15 gün kala tutsak bulunduğum Gebze cezaevinden tahliye edildim. Tutuklandığım zaman Dicle Üniversitesi Mimarlık bölümü öğrencisiydim. Her Kürt çocuğu ve genci gibi ben de çevremdeki toplumsal ve siyasal gelişmelere duyarlı bir şekilde büyüdüm. Tutuklandığım dönem bugünlerde yine çokça tartışılan Z kuşağından farklı olarak taleplerini duyurmanın aracı olarak daha çok meydanları ve sokakları tercih eden bir üniversite gençliği profili mevcuttu. Elbette tüm demokratik hukuk normlarının askıya alındığı bir ülkede olduğumuzdan her demokratik eylemsellik hapis cezalarıyla karşılık buluyordu.

2011 yılında yapılan genel seçimlerde BDP’li milletvekili adaylarının seçimlere katılmasını veto eden YSK kararını protesto ederken gözaltına alındım. Anadilde eğitim talebinde bulunmaktan tutalım da üniversitede çektiğim halaya kadar birçok etkinlik suç olarak gösterildi ve hepsinden toplam 13 yıla kadar hapis cezası aldım. Gözaltına alındığım andan tahliye olduğum son saate kadar sayısız hak ihlali ve keyfi uygulama ile karşılaştım. Ceza alma biçimim ülkemize yakışan ilklerden birine denk geldi. İnsanı tamamen nesnelleştiren bir hukuk düzeninin son uygulamalarından biri olan SEGBİS sistemi üzerinden ceza alan ilk hükümlü olma ayrıcalığını da yaşamış oldum. Hakimden duyduğum son sözler ‘biz seni görmesek de olur cezanı okuyacağız’ olmuştu ve böylece heyetin görüş açısından çıkmış olmam hiçbir sorun teşkil etmedi. Heyet mikrofonumu kapatıp hangi maddelerden ceza aldığımı bir bir okumaya başladı. İnternet bağlantısının zayıf olması nedeniyle ne kadar ceza aldığımı bile tam anlayamamıştım.
 
Kaç yıl, hangi cezaevinde kaldın? Kaldığın cezaevlerinde nelerle karşılaştın? 
Diyarbakır, Batman, Sincan ve Gebze cezaevlerinde kaldım. İnsan cezaevinde en çıplak haliyle zulümle karşılaşır. Bireysel olarak yaşananlardan ziyade aslında zindana dönüştürülmek istenen bir yaşamın daha yalın tablosuyla karşı karşıya kalır. Şu an toplumun önemli bir kesimi, Kürt tutsakların 28-29 yılını, yani koca bir ömrünü zindanlarda geçirdiğinden habersiz durumda. Dünya tarihinde özellikle kitlesel olarak bu kadar fazla kadının kesintisiz bir biçimde bu kadar uzun zaman cezaevinde kaldığı başka bir örnek daha bulunmuyor. Bu gerçeklik içinde zindanlarda her yaştan kadının on yılları bulan emeği ve direniş geleneği ile yeni bir yaşam örülmüş durumda. Bu anlamıyla nelerle karşılaştım sorusunu yanıtlamaya sayfalar değil kitaplar bile yetmez bence. Oralar tüm baskı ve zulme rağmen muazzam bir üretimin ve yaşam enerjisinin aktığı mekânlara dönüştürülmüş durumda. 
     
Son olarak kaldığınız Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’ndeki günlerinizin nasıl geçtiğini öğrenmek istiyorum. Diğer kadın tutsakların da durumlarından bahseder misin? 
Elbette bizler için zindanlar klasik anlamda “ceza çekme” mekânları olmadı hiçbir zaman. Zamanımızın neredeyse tamamı düşünsel, yazımsal, sanatsal vb. birçok alanda üretimde bulunmakla geçiyordu. İktidarların en çok düşünen ve üreten beyinlerden korktuğu gerçeğini her zaman dillendirmişizdir. Bu korkunun en yalın ifadesini üzerinde kendi kurumlarının mühürleri bulunmasına rağmen patlamaya hazır bomba muamelesi gören mektuplarımız ve çalışmalarımıza yaklaşımda gördük. 27 Kasım sabahı koğuşlarımıza yapılan baskın bu anlamıyla anlatılmaya değer aramalardan biriydi. 

Malum korona salgını nedeniyle hayatımızda maske mesafe ve hijyen sözcükleri bolca yer etti. Ancak söz konusu bizler olunca insan hayatının ve salgın riskinin ne derece ciddiye alındığını adeta kendi insanlığımızdan utanarak gördük. En fazla 30 metrekarelik koğuşlara en az 30-40 gardiyan doluşarak kirden simsiyah olmuş eldivenleriyle tüm yazılı eşyalarımıza karşı tarihi bir operasyona koyuldular. Mektup okuma komisyonundan geçerek bizlere verilen mühürlü mektuplarından tutalım, kitaplara, yıllardır cezaevinde olan arkadaşların yazımsal çalışmalarına, kurutulmuş güllere varana kadar her şeyi büyük suç unsuru sayarak el koydular. Tabi bunu gerçekleştirirken tüm eşyalarımızı yerlere atmaktan, hatta kimi gardiyanlar hızını alamayıp çöpe soktukları elleriyle elbiselerimize dokunmaktan da geri durmadılar. 

Aynı kirli ellerle bu defa üst araması yapmaya yöneldiler. Özellikle kanser hastası arkadaşlarımız için ciddi risk olmasına rağmen ikişer üçer defa üst araması gerçekleştirdiler. Arama gerekçesini elbette tam olarak öğrenemedik ancak amacı son derece belliydi. Biz tutsakların on yıllar boyunca içeride kısıtlı imkânları zorlayarak yaptığımız teorik, edebi, sanatsal vb tüm yazılı çalışmalar büyük tehdit olarak algılandığı için böyle bir operasyonla zindan yapısını çökertme planını devreye koydular.

Cezaevindeki koşullardan biraz bahsedebilir misin?  Genel olarak neler yaşanıyor? Tutsaklar olarak hangi hak ihlalleri ile karşılaşıyordunuz? 
Zindan olgusu, kendi başına ele alınması gereken gayri insani, anti toplumsal mekân kurgulamalarının başında geliyor. Buralarda esas amaç bireyi ait olduğu tüm toplumsal amaç ve değerlerden soyup, tamamen çıplak bir teslimiyeti sağlamaktır. Bunun için Türkiye’deki cezaevi sistemi bu teslim almanın temel ayaklarından biri durumundadır. Cezaevinde derinleşen tecrit politikası ve uygulamalarını kamuoyuna yansıtmak için yoğun bir çaba içerisindeydik. Bilindiği gibi en acil konu, hasta tutsaklar konusudur. Yalnızca geçtiğimiz yıl ona yakın tutsak tedavi edilmediği, cezaevinde kalamaz raporlarına rağmen tahliye edilmediği için zindan koşullarında yaşamlarını yitirdiler. 

İçeride bırakalım tedaviyi hastalığına bir teşhis koyabilmek için bile insanın o kadar çok uğraşı göze alması gerekir ki, bu bile kendi başına caydırıcı olabilmektedir. Her şeyden önce cezaevi doktorunu hasta olduğuna ikna etmen -ki bunun için en başta birkaç kutu ilaç alman, aradan zaman geçmesi ve sevkini yaptırabilmek için çok ısrarcı olman- gerekir. 

Yine özellikle pandemi süreciyle birlikte cezaevleri tam anlamıyla ölüm kamplarına dönüştürülmeye çalışılıyor. Yüzlerce hatta binlerce hasta tutsağın yaşamı risk altında olmasına rağmen tahliye edilmemesi, içeride tedavi imkanlarının bulunmaması, cezaevi gibi bir yerde imkansız olan izole ve hijyen koşullarını oluşturmak, personellerden tutalım içeri giren tüm eşyaların bile denetimden uzak oluşu gibi etkenler salgın riskinin sonuçlarını son derece ağırlaştırmaktadır. Yine dışarıdan gelen personellerle iletişimde olunmasına rağmen, tutsakları virüsten koruma adına tüm sosyal hakların ellerinden alınması da akla ziyan yaklaşımlardan biriydi. Ben tahliye olduğumda yıllarca yan yana kaldığım arkadaşlarla vedalaşma ve helalleşme talebinde bulundum. Cezaevi idaresi uzaktan bile olsa buna asla müsaade etmeyeceğini belirtince, asıl dertlerinin virüs veya tutsakları korumak olmadığını ilk elden itiraf etmiş oldular. 

Sohbetimiz içerisinde geçti, baskının ve hak ihlalinin yoğunlaştığı alan tutsakların yazımsal ve aydınlanma çalışmasını hedefliyor. Bunu açar mısınız?  
Uzun süredir tutsaklar ciddi anlamda kitap yasaklama ve sınırlama uygulamasıyla karşı karşıyalar. İçinde “Kürt”, “Kürdistan” kelimeleri geçen hiçbir dergi veya kitabın kurumlara alınmayacağı, Kürtçe kitapların ise emniyete gidip inceleneceği resmi karar olarak tebliğ edildi. Buna karşı hukuki anlamda hiçbir başvurumuzdan olumlu sonuç alamadık.

Aslında dile getirilmesi gereken çok fazla başlık var ve bunların hepsi de insan yaşamı ve onuruyla ilgili hayati başlıklar. Ancak öz olarak İmralı merkezli yürütülen tecrit politikasının tüm cezaevlerinde farklı düzeylerde de olsa yürürlükte olduğu ve giderek daha derinleştiğini belirtmek gerekir. Tutsaklar sağlıktan, beslenmeye, iletişimden haberleşmeye kadar akla gelebilecek her başlıkta sayısız ihlal ve keyfi uygulamayla karşı karşıya. Bu anlamıyla cezaevlerinde neler oluyor sorusunu artık yüksek sesle sormak ve cevapları karşısında herkesin sorumluluğunu yerine getirmesini sağlamak hayati bir noktadır. 

Sudan sebeplerle yakılan infazlar, yerini cezaevi kurulunun düzenlediği keyfi tahliye olamaz raporlarına bırakmış durumda. Yeni infaz düzenlemesi yasasıyla birlikte tahliye olması gereken arkadaşlar tahliye edilmiyor. Keyfi şekilde hazırlanan raporlarla insanların yılları, ayları cezaevlerinde geçmeye devam ediyor. Tüm bu politikaları aşabilmenin yolu yalnızca hukuki mücadele değil, toplumsal sahiplenme tavır ve duyarlılığın güçlenmesiyle olur. Bu anlamıyla esas yaklaşım tutsaklarla dayanışma değil tüm bu antidemokratik uygulamalara karşı tutsakların direnişine bir özne olarak katılmak olmalıdır.

Çıplak arama durumu da son zamanlarda gündem oldu. İçeride karşılaştığın bu tür olaylar var mı veya sen de yaşadın mı? 
Türkiye toplumunun önemli bir kesimi cezaevi gerçeğiyle tanışmış olduğu için bu onur kırıcı uygulamayla karşı karşıya kaldığını açıklayanların sayısı da elbette çok. Buna rağmen iktidar kulağını kapatmaya devam ediyor. Ben de sayısız defa çıplak arama dayatmasıyla karşı karşıya kaldım. Yalnızca gözaltında kısmi çıplak aramaya maruz kaldım. Fakat buna karşı duruş da çok önemlidir. Karşınızdaki güce ciddi anlamda bir ret ve bilinçli bir yaklaşım gösterdiğinizde, bu dayatmayı boşa çıkarmak mümkün olabiliyor. Örneğin bir defasında arkadaşlarımızın çıplak arama yapıldığı takdirde koğuşa kadar çıplak gelerek bu uygulamayı protesto etmesi ile bu uygulamayı kırmaları önemli bir nokta oldu. Çoğu zaman yeni tutuklulara dönük çıplak arama işkencesi uygulanmaktadır. Bizler bu yaklaşımı hiçbir zaman bireysel bir uygulama olarak görmedik. İnsan onuru ve haysiyetine dönük bir saldırı olarak görüp karşı çıktık.
    
Yaklaşık 2 yıl önce yine bir açlık grevi oldu. O zaman sen de içerideydin. Yeniden bir açlık grevi süreci başladı. Bu defa görüşler ne yönde. Greve girenlerin morali düşünceleri nelerdir?
En başta açlık grevi eylemini iyi anlamak gerekir. Grevler kendini aşabilmenin ve bir tutum sahibi olabilmenin belki de en zorlu yöntemlerindendir. Benim zindanda bulunduğum süre zarfında 2012´de ve 2018´de açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri gerçekleşti. Bu eylemlerde yer alan biri olarak şimdi benzer bir süreci dışarıda değerlendirmek duygusal açıdan beni zorluyor açıkçası. Başta şunu düzeltmek gerekir tutsakların talepleri diğer eylemlerle aynı değil. 2018-2019 açlık grevi ve ölüm orucu eyleminde esas talebimiz İmralı tecrit sisteminin son bulmasıydı. Bilindiği gibi dünyanın her yerine yayılan eylemsellikler sonucu İmralı tecridi ciddi anlamda deşifre oldu ve Türk devlet sistemi bu politikayı devam ettiremez hale gelerek bizzat adalet bakanının ağzından avukatların Öcalan’ı ziyarete gideceklerini açıklamak durumunda kaldı.

Gelişen süreç ve eylemin sonlanma biçimi tüm kamuoyu için tek bir mesaj içeriyordu; eğer mücadele edilirse tecrit sistemi kırılabilir. Ancak bugün çok daha derinleşen bir tecrit gerçeğinden söz ediyoruz. Bu sistem yalnızca İmralı cezaevi üzerinde uygulanmamaktadır, tecrit ve teslim alma politikası giderek toplumun her kesimini içine alarak ülkemizi ve bölgeyi daha çok kaosa sürüklemektedir. Derinleşen savaş, artan işsizlik, açlık, kadın cinayetleri, toplumsal bunalım, kutuplaşma hatta toplumsal cinnete varan durumların hepsi çözümsüzlükte ısrar eden iktidarın bir solukta sıralanabilecek sonuçlarıdır. Halkların bir arada yaşayabileceği demokratik bir yapı inşa edilmedikçe de bu tablo giderek ağırlaşacaktır. 

Bugün Türkiye’de bu sorunları aşmanın yolu da Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünden geçiyor. Çözümün baş aktörü olan Öcalan’ın özgürlüğü bu anlamıyla içinde bulunduğumuz süreç itibariyle çözümün tek yoludur. Bu nedenle tutsaklar yalnızca tecridin son bulması için değil, Öcalan’ın özgürlüğü talebiyle 27 Kasım’da açlık grevine girdiler. Pandemi koşullarının barındırdığı tüm risklere rağmen tutsakların böyle bir sorumluluğu üstlenmesini çok iyi okumak ve onların mesajlarını çok iyi anlamak gerekir. 

Cezaevindeki arkadaşların moralleri her zamanki gibi çok yüksek. Büyük bir inanç ve kararlılıkla yeni bir sürece adım attılar. Halk olarak süreci ve tecridi yalnızca tutsakların sahipleneceği bir gündem olarak göremeyiz. Aksi halde yine bazılarının ses çıkarması için tutsakların ölüm orucuna girmesini, zindanlardan yine cenazelerin çıkmasını bekleyecek oluruz ki bu zamanla artık toplumsal vicdanlarda onarılması çok daha zor travmalara yok açar. Türkiye’de şu anda tüm gündem saptırma çabalarına rağmen tek ve esas bir gündem vardır o da sayın Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanmasıdır. Türkiye hatta Ortadoğu’daki tüm sorunların çözümünün yolu bu gündemden geçmektedir. Bu anlamıyla tutsakların mesajları çok açık ve nettir. Onlar dayanışma beklemiyor halkın kendi esas gündemine sahip çıkması için yine üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getireceklerine dair irade beyanında bulunuyorlar. Bu mesajı ısrarla kulağını kapatan herkese duyurmak da biz dışarıdakilerin görevi olarak önümüzde durmaktadır.

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.