Ermeniler ile Kürtler kader ortağı

Dosya Haberleri —

25 Nisan 2021 Pazar - 23:00

  • Ermeniler de, Kürtler de homojen bir Türkiye yaratılmasının engelleri olarak görülmüştür. Ermeniler, bunun bedelini soykırım ile ödediler. Kürtler ise bugün Ermenilerin yok edilmesinden sonra modern Kemalist Türkiye’nin bütün çabalarına rağmen başarıya ulaşamayan bir asimilasyon politikasına maruz kalıyorlar.

OSMAN OĞUZ

 

Almanya’nın Ruhr Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mihran Dabağ ile röportajımızın ilk bölümünde Amed’te başlayan kişisel hikâyesini ve soykırımda neredeyse bütün üyelerini yitirmiş ailesinin hikâyesini konuşmuştuk.

Röportajımızın bugünkü bölümünde Prof. Dr. Dabağ, soykırımla ilgili yüzleşme ve faillik tartışmaları ile Almanya’nın soykırımdaki rolünü değerlendiriyor; Kürtler ile Ermenilerin güncel kader ortaklığını vurguluyor ve Kürt sorununun çözümü ile Ermeni Soykırımı ile yüzleşme arasındaki karşılıklı etkileşim ilişkisine dikkat çekiyor.

 

Ermeni Soykırımı’na dair önemli araştırmalar yaptınız, bunlar nedeniyle Franz Werfel İnsan Hakları Ödülü ile Federal Almanya Liyakat Nişanı’na da layık görüldünüz. Bu çalışmaya sizi motive eden de kişisel hafızanız mı oldu?

Evet, beni en çok etkileyen annem ve babamın yaşadıklarıydı. Diyarbakır’daki atmosfer, soykırımdan kurtulan ve Diyarbakır’a gelen yetimler, bunların acı dolu gözleri ve nihayet benim de kurtulmuş bir aileden olmam… Bunun yanında büyük patriklerimiz Karikin Haçaduryan ve Şnork Kalusyan da beni derinden etkilediler.

 

Soykırımlarla ilgili konuşulduğunda hep bir “suskunluktan” bahsedilir; siz de bundan bahsetmiştiniz. Kurbanların susarak belki de kaçtığı bir gerçeklik var. Yüzleşmek sözcüğünü çok kullanıyoruz. Ne demek yüzleşmek? Konuşmak demek mi? Mesela sizin şu anda yaptığınız da bir yüzleşmeyi mi ifade ediyor?

En başta, Ermeni sorununa yaklaşımı salt politik bir mesele olarak görmememiz gerektiğini vurgulamak isterim. Bu kişisel hatıralarımı anlatmak ile soykırımın neticelerini anlatmak istiyorum ve bu uğraş, ille de politik istemler içermek, yalnız politik boyutlara sahip olmak zorunda değil.

Bir Türk’ün acımızı hissetmesi, belki de en büyük arzularımızdan bir tanesi. Benim içimde de bu hisleri aktarma arzusu hep vardır, siz de farkına vardınız.

 

Soykırımlara dair konuşurken en önemli sözcüklerden biri de “fail”. Peki bir “toplumsal faillik” ve “siyasal faillik” ayrımı yapmak mümkün ve doğru mudur?

Zamanında ben soykırım araştırmaları ile ilgili “fail toplum” diye bir kavram getirmiştim; sanırım bunu ilk kullanan da ben oldum. “Toplumsal faillikten söz edilebilir mi?” sorusunu sormuştum. Bu soruyu doğru bulanlar da, tenkit edenler de oldu.

Bence bir soykırım, ancak ve ancak bir toplumun baskın bir bölümünün onaylaması ile gerçekleştirilebilir. Bu noktada toplumsal bir konsensüse ihtiyaç vardır. Bunu Holokost’ta, Rwanda’da yaşananlarda da, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gayrimüslimlere uygulanan soykırımlarda da görebiliriz. Bu bakımdan soykırım, kolektif bir suçtur ve bu toplumsal vizyon, politik bir elitin öncülüğünde gerçekleştirilmektedir. Ben bu öncülüğü üstlenen kuşağa, “kendi kendini vazifelendiren bir kuşak” (eine Generation der Selbstermächtigung) diyorum.

 

Ermeni Soykırımı, Türk ulus-devletini kurmak projesinin parçası mıydı?

Osmanlı İmparatorluğu’nda bir ulusal anlayışın doğuşu, en geç 1860 tarihinden itibaren tartışma konusudur; bu açıdan da Sultan Hamit dönemi, bu geçişin en belirleyici sürecidir.

Modern Türkiye tarihinin başlangıcı, bugün çoğunlukla Türk cumhuriyetinin Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1923’te kurulması ile başlatılıyor; oysa toplumsal koşullar, sosyal ve ekonomik yapılar, hukuk sistemi ama aynı zamanda ulusal kimlik konusundaki en önemli ve yön veren değişimler, bundan önce yaşandı. Ermenilere ve ayrıca Aramiler ve Asuriler gibi diğer Hristiyan topluluklara yönelik soykırımlar, bu yön verici değişimler açısından merkezi role sahip. Soykırım, Osmanlı’daki çok uluslu devletin modern Türk ulus devletine dönüşüm sürecinin köşe taşını oluşturuyor.

 

Bu dönem aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği ve bazı tarihçilere göre Osmanlı’nın Almanya’dan harici hiçbir şey yapamadığı bir dönem. Bunu soykırım bağlamında da düşünmek mümkün mü? Almanya, soykırımın faillerine dahil midir?

Bu, çok karşılaştığım bir soru. Evet, Alman İmparatorluğu, bu soykırımın mesuliyetini kısmen taşımaktadır; fakat Almanya’nın pasif tutumundan bahsederken asıl faili unutmamak gerekir. Bunu Tahran’da, Hrant Dink’le yaptığımız bir tartışmada da hatırlatmıştım.

Almanlar, soykırımın tutanağını tuttular. Tehcirin bütün gidişatından haberdardılar ve hiçbir engelleme çabasında bulunmadılar, sustular. Hatta bu tehciri anlayışla karşıladılar. Ön sözleşmelerde, görüşmelerde yalnızca tehcire mi evet dediler, yoksa buna Ermenilerin yok edilmesi tehlikesini de göze alarak mı onay verdiler? Eldeki verilerle bu soruya yanıt verebilecek durumda değilim.

Almanya’nın Ermeni sorunu ile ilgili tutumu, Almanya ile Osmanlı’nın 1890’lardan itibaren geliştirdikleri politik ilişkilerin mantığı çerçevesinde, bu ilişkilerin bir neticesi olarak görülebilir. Bu tutum, Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nu güçlendirme politikasının bir neticesidir ve bunu da birkaç halkın yok edilmesi tehlikesini göze alarak sürdürdüler.

Fakat bu soru da, buna benzer başka sorular da halen net cevaplar bekliyor; bu cevaplar için de daha büyük bilimsel araştırmalara ihtiyaç var. Böyle bir araştırmayı gerçekleştirmek için ise Türkiye Cumhuriyeti’nin bu soykırımı tanıması, önemli bir gereklilik.

Soykırımın ispatlanmaya ihtiyacı yok. Tehcir ve neticesi, buna götüren ideoloji, her şeyi açık bir biçimde göstermektedir. Bu bilimsel araştırmalar, ayrıntıları ortaya çıkarmak ve daha net analizler yapmak gibi ihtiyaçları karşılayacak.

 

Peki, doğrudan güncele gelmek istiyorum: Almanya’da parlamentodaki partiler, 2016’da önce bir meclis tezkeresi ile Ermenilere yapılanları soykırım olarak tanıdılar ama Federal Hükümet, 2019 yılında Sol Parti’nin verdiği bir soru önergesine yanıtta, soykırım ifadesinin hukuki değil siyasi bir kavram olarak kullanıldığını söyledi. Sanırım Türkiye ile ilişkileri bozmamak için yapıyorlar bunu. Almanya’nın bu tutumunu siz nasıl görüyorsunuz?

Bu tutumu nasıl görelim? Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye ile ilgili 1890’lardan itibaren hiç çelişki içinde olmayan bir tavrı vardır. Bu tavır, sadece Ermeni sorunu ile ilgili de değildir, diğer gayrimüslim toplumlar için de geçerlidir. Bugün Kürt sorunuyla ilgili de Almanya’nın benzer bir çekimserliği devam ediyor. Yani Almanya’nın tutumunun bir sürekliliği var. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü ve güçlenmesini desteklediler, bugün de Türkiye’nin bütünlüğü ve güçlenmesini destekliyorlar.

Almanya Federal Parlamentosu’nda 2016’da çıkarılan meclis tezkeresi de Almanya’nın soykırımdaki mesuliyetini kabul eden bir belge olmaktan daha fazla Türkiye ile Ermenistan’ı uzlaşmaya çağıran bir metindir. Hatta bu uzlaşma çağrısı, İsrail ve Almanya uzlaşma örneği üzerine de değil, Almanya ve Fransa uzlaşma örneği üzerine bina edilmiştir. Yani konuya fail ve mağdur ilişkisi çerçevesinde değil, “bir çatışmanın iki tarafı” perspektifinden yaklaştılar. Bu, kabul edilemeyecek bir tutum.

 

Biraz önce Kürt sorunundan da bahsettiniz. Kürtler ile Ermeniler arasında bugün bir kader ortaklığı var mı sizce?

Kürt ve Ermeni ilişkileri, bugüne kadar yeterince araştırılmamış bir konu. Kader ortaklığı sorusuna şöyle bir yanıt vermek isterim: Her iki halk da homojen bir Türkiye yaratılmasının engelleri olarak görülmüştür. Ermeniler, bunun bedelini soykırım ile ödediler. Kürtler ise bugün Ermenilerin yok edilmesinden sonra modern Kemalist Türkiye’nin bütün çabalarına rağmen başarıya ulaşamayan bir asimilasyon politikasına maruz kalıyorlar. Bugün ulusal bilince ulaşmış Kürt toplumunun çoğunluğu, Kemalist dönüşümden bu yana eziliyor, katliamlara uğruyor (Dersim örneği) ve buna benzer kıyımlara maruz kalıyor; bu da kader benzerliğini gösteriyor.

Kısaca şöyle söyleyebilirim: Ermeniler de, Kürtler de Anadolu’yu Türkiye yapma projesinin, homojen bir ülke yaratma ülküsünün kurbanları oldular; bu anlamda bir kader ortaklığımız vardır.

 

Peki Kürt sorununun çözümü ile Ermeni Soykırımı ile yüzleşme arasında bir karşılıklı etkileşim ilişkisi kurmak mümkün müdür? “Kürt sorununun çözümü yüzleşmeyi, yüzleşme Kürt sorununun çözümünü kolaylaştırır” gibi…

Kürt sorununun çözülmesi, Anadolu’ya etnik değil coğrafi bir tanımın getirilmesini şart koşuyor; yani yeni bir Anadolu kimliğini. Bunu ben Anadolu’da yaşayan bütün halklar için tatmin edici bir çözüm olarak görüyorum.

 

  • Ermenilere ve ayrıca Aramiler ve Asuriler gibi diğer Hristiyan topluluklara yönelik soykırımlar, modern Türkiye’nin doğuşu açısından merkezi role sahip. Soykırım, Osmanlı’daki çok uluslu devletin modern Türk ulus devletine dönüşüm sürecinin köşe taşını oluşturuyor.

 

İnkar, Türkiye’de cumhuriyetin  temelini oluşturuyor

Türkiye’nin Ermeni Soykırımı’nı tanımamasının temelinde ne yatıyor?

Birincisi, bugünkü ulusal Türkiye’nin doğuşunu sağlayan, soykırımlar ve onu takip eden Ermenilere ve Rumlara karşı savaşlar olmuştur. Türkiye, bu negatif tarihi, yeni kurduğu cumhuriyetin hafızasına hakikati ile entegre etmeme kararı almıştır. Bu inkârla başlayan kahramanlık anlatısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturuyor.

İkincisi, Ermeni Soykırımı’nı tanırsa Türkiye, Kürt sorununa da başka bir yaklaşım getirme mecburiyetinde kalacaktır. Soykırımı tanımak, Türkiye’yi kendini artık etnik temelde değil, coğrafi temelde tanımlamak zorunda bırakacaktır; bu da homojen Türkiye’nin yaratılması amacı ile ters düşmektedir. Böyle bir durum, 1860’lardan bu yana millet-i hakime anlayışına göre hareket eden Türk milliyetçiliğinin razı olamayacağı bir durumdur.

Üçüncüsü, Türkiye kendisini halen büyük bir imparatorluğun varisi olarak görüyor ve bu büyüklüğü gelecekte yeniden gerçekleştirme vizyonu taşıyor. Bu yaklaşımı, Türkiye’nin turancılığını, Karabağ politikasında da görüyoruz.

 

Sürgün edilen bir Ermeni kafilesi, Erzincan yakınları

‘Zevart’ı kumların içine gömdük’ 

Prof. Dr. Mihran Dabağ, Almanya’nın Bochum kentindeki Ruhr Üniversitesi’ne bağlı “Diaspora ve Soykırım Araştırmaları Enstitüsü”nün kurucu direktörü. 1994 yılında kurulan enstitü, ayrıca “Soykırım Araştırmaları” dergisi ile “Soykırım ve Hafıza” ve “Akdeniz Araştırmaları” kitap dizilerini çıkarıyor.

Dabağ’ın son kitap çalışması ise Dr. Kristin Platt ile birlikte Almanca yayınladıkları “Kayıp ve Miras - Ermeni Soykırımı’nda Hayatta Kalanlar Hatırlıyor”.

Kitap, çoğunluğu soykırımdan ailelerinin sağ kalan tek üyesi olarak olarak kurtulan 7 tanığın anlatımlarını bir araya getiriyor.

Tanıklardan Sivaslı Aram Güregyan, “Gömebildiğimiz tek insan, kız kardeşim Zevart’tı. Her yanımız kumla kaplıydı; Zevart’ı da kumların içine gömdük” diyor; Sivas’ın başka bir köyünden Şuşanig Gambaryan da sürüldükleri Rakk

a’dan benzer bir hikaye anlatıyor: “Rakka’da cesetler, cesetler üzerindeydi. Ermeni kıyafetleri içinde yüzlerce ceset. Kıyafetlerinin rengi, güneşten solmuştu.”

Şuşanig Gambaryan, kitabın bir başka bölümünde, götürüldükleri Malatya’da başlarına geleni anlatıyor: “Malatya’daki o arazide çocukları topladılar; sonra kız ve erkek çocuklarını ayırdılar. Biraz daha yaşlı olan, belki 14-15 yaşındaki oğlan çocuklarını bazılarını orada vurup öldürdüler.”

Kitap, aynı günlerde Osmanlı topraklarının dört bir yanında bulunan Alman misyoner ve diplomatlarının suskun tanıklığından da bahsediyor ve dönemin Almanya Başbakanı Berthmann Hollweg’in sözlerine atıfta bulunuyor: “Tek hedefimiz, Türkiye’yi savaşın bitimine kadar bizim safımızda tutmaktır.”

 

1. Bölüm:  Evde Mihran’dım, dışarıda Orhan

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.