Etnik çatışma tuzağına düşülmedi
Dosya Haberleri —

Nazan Üstündağ
- Paradigmanın bütün boyutları aynı anda devreye sokuldu. Birincisi, halkın örgütlülüğü. İkincisi, enternasyonalist ilişkilerin yıllar içinde ciddi biçimde kurulmuş ve derinleşmiş olması. Üçüncüsü, temsiliyet alanında gecikmeden mücadeleye girilmesi; bölgesel gerçekliğin ve hakikatin tutarlı bir ideolojik çerçeveyle anlatılabilmesi.
- Ulusal birliğin uzun yıllardır örülen altyapısının hızla harekete geçirilmesi, diplomasi alanında biriken deneyimin kullanılması, Kürdistan’ın farklı parçalarının ortak hareket edebilmesi… Bütün bunların merkezi bir emir-komuta ile değil, insanların kendi inisiyatifleriyle ve ortaklaşa gerçekleşmesi çok önemliydi.
- Kürt halkı bu süreçte, kendi arzusunun bir federalizm dayatması olmadığını; kadınların, ezilen halkların, şiddete uğrayan ve hakları gasp edilen bütün kesimlerin ortak bir Suriye vizyonu için mücadele ettiğini de fiilen göstermiş oldu. Hareket, etnik çatışma tuzağına düşmeyerek bunu kendine de kanıtladı.
MIHEME PORGEBOL
Rojava’ya dönük katliam saldırılarının ardından 30 Ocak’ta HTŞ ile QSD arasında mutabakata varılarak bir anlaşma imzalandı. Anlaşma, birçok açıdan yoruma açık olduğu gibi hem olumlu hem olumsuz ihtimallere işaret ediyor. Başta Kobanê olmak üzere devrim alanlarına dönük kuşatma ve saldırıların sürmesi de kaygıları destekliyor. Öte yandan Türkiye’de, dayanağını yüzyılı aşan inkâr ve imha politikalarından alan ırkçı galeyanın eşliğinde çözüm ve barış ihtimalleri zorlanıyor. Bu süreçte, çözüm ve barış politikalarının öncüsü olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a dönük itibarsızlaştırma girişimleri de dikkat çekiyor. Tüm bu başlıklar; askeri dengelerden diplomasiye, halkların birliğinden kadın özgürlük mücadelesine, anayasal tartışmalardan güncel ırkçılığın sosyolojisine uzanan çok katmanlı bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.
Biz de bu çerçevede, 30 Ocak anlaşmasının anlamını ve sınırlarını, Rojava’daki paradigmanın bugün ne ifade ettiğini ve bölgesel–küresel dengeler içinde barış ve çözüm ihtimallerinin nasıl yeniden kurulabileceğini Nazan Üstündağ’la konuştuk.
Rojava’ya dönük saldırılar ve birçok merkezden gelen katliam haberlerinin ardından 30 Ocak’ta HTŞ ile QSD arasında bir anlaşmaya varıldı. Anlaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anlaşmayı pozitif bulduğumu söyleyerek başlayayım. Bunu birkaç bağlamda neden böyle değerlendirdiğimi anlatmak istiyorum. Birincisi, Rojava’ya yönelik saldırılar başladığında, özellikle Halep’e dönük saldırılar sırasında, bir tökezleme yaşandı. Bu tökezleme ve kısmi dağılma elbette dönüp özeleştirel biçimde değerlendirilmesi gereken bir durumdu. Ancak bu tökezleme hali çok kısa sürede aşıldı. Bugün gelinen noktayı yorumlarken, bunun paradigmanın başarısıyla doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum. Buna birazdan geleceğim.
O dönemde şöyle bir tablo vardı: Küresel emperyalist güçler ile bölgesel emperyalist güçler -İsrail, Suudi Arabistan, Türkiye ve ABD- neredeyse aynı projede birleşmişti. Hem yerel hem bölgesel hem de küresel düzeyde bu denli geniş bir mutabakatın oluştuğu koşullarda, ezilen halkların elinde çok fazla araç kalmıyor. Kürt Özgürlük Hareketi diplomasi alanında, medya ve temsil alanında, hatta askeri alanda topyekun birleşmiş bir güçle karşı karşıyaydı.
Buna rağmen paradigma işletildi ve bence bu son derece kritikti. Şunu demek istiyorum: Paradigmanın bütün boyutları aynı anda devreye sokuldu. Birincisi, halkın örgütlülüğü. İkincisi, enternasyonalist ilişkilerin yıllar içinde ciddi biçimde kurulmuş ve derinleşmiş olması. Üçüncüsü, temsiliyet alanında gecikmeden mücadeleye girilmesi; bölgesel gerçekliğin ve hakikatin tutarlı bir ideolojik çerçeveyle anlatılabilmesi. Buna ek olarak, ulusal birliğin uzun yıllardır örülen altyapısının hızla harekete geçirilmesi, diplomasi alanında biriken deneyimin kullanılması, Kürdistan’ın farklı parçalarının ortak hareket edebilmesi… Bütün bunların merkezi bir emir-komuta ile değil, insanların kendi inisiyatifleriyle ve ortaklaşa gerçekleşmesi çok önemliydi. Ayrıca ne yorum düzeyinde ne de sahada bu sürecin bir Arap-Kürt çatışmasına evrilmemesi sağlandı. HTŞ’nin yerel bir dinamikten çok, emperyalist güçlerin bir aparatı olduğunun açık biçimde teşhir edilmesi de bu sürecin bir parçasıydı. Bence tüm bunlar, paradigmanın çok farklı alanlarının eşzamanlı olarak işletilmesi sayesinde mümkün oldu. Bu da hareketin toparlanmasını, böylesi topyekun bir cephe karşısında yeniden irade ortaya koyabilmesini ve bugün hiç de fena olmayan bir anlaşmaya varılabilmesini sağladı.
Elbette bu anlaşmanın ne kadar çetrefilli olduğunu ve ne kadar zor bir sürecin başlangıcı olduğunu herkes gibi ben de görüyorum. Ama sonuçta bizim için esas olan, bu anlaşmanın mücadelesidir. Türkiye’de de, aslında bütün bölgelerde de yapılmaya çalışılan şey budur: Mücadelenin sadece askeri alana sıkıştırılmaması; halk, diplomasi, örgütlenme ve diyalog boyutlarıyla birlikte yürütülmesi. Bu zemin yeniden kurulabildi. Bu nedenle ben, bu süreci oldukça pozitif değerlendiriyorum.
Rojava aynı zamanda bir kadın devrimi, ekoloji devrimi ve özerk yönetim pratiği içinde bütün ezilenlerin ortak projesi olarak da ortaya çıktı. Rojava ve QSD’den söz ederken, sanki yalnızca Kürtleri ilgilendiren bir proje varmış gibi bir çerçeve çiziliyor. Oysa kendimi bir Alevi ya da bir Süryani olarak düşündüğümde, “Bundan sonra benim için ne olacak?” sorusu ortaya çıkıyor. Bu bağlamda ne söyleyebiliriz?
Bence bu gerçekten çok önemli bir soru. Benim sürekli olarak paradigmanın altını çizmemin nedeni de tam olarak bu. Bu süreçte elde edilenlere başarı diyorum. Bu, paradigmanın başarısıdır. Bu paradigmanın içinde ulusal birlik de var, halkların birliği de var, enternasyonalizm de var. Ve bütün bunlar aynı anda işletildiği için bu noktaya gelindi. Mücadele Kürt milliyetçiliği ile Arap milliyetçiliği arasına sıkıştırılmadığı için başarı sağlandı. Bunun altını özellikle çizmek istiyorum. Nerede bir hata ya da toparlanma sorunu yaşandıysa, bu genellikle paradigmanın yeterince işletilmediği alanlarda oldu. Bugün Kürt halkının ve Kürt öncülüğünün elinde çok büyük bir imkân var. Bu imkân, yalnızca Özerk Yönetim’in ve özerk kurumların devlete nasıl pozitif biçimde entegre edilebileceğini tartışmakla sınırlı değil. Aynı zamanda bu tartışmaya diğer bütün ezilen halkları dâhil edebilme imkânı var. Bunun içinde anayasa, hukuk, halk katılımı gibi başlıklar da yer alıyor. Kürt halkının en büyük avantajlarından biri, dört farklı coğrafyada dört farklı biçimde mücadele ediyor olması. Özellikle Türkiye’de uzun süredir yürütülen anayasal mücadele deneyimi çok önemli. Bu mücadele; kadınlarla, sivil toplum örgütleriyle, azınlıklarla, farklı etnik kimliklerle, emek örgütleriyle birlikte yürütüldü. Aynı yaklaşımın Suriye’de de hayata geçirilmesi mümkün. Çünkü Suriye’de önümüzde bir anayasa tartışması, yeni seçimler, geçici hükümetin yerine nasıl bir yönetim kurulacağına dair tartışmalar var. Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı, Türkiye’de biriken bu deneyimi Suriye’ye taşıyarak, herkesi kapsayan bir mücadele yürütebilir. Böyle bir birikimi ve pratiği var. Bu nedenle ben tam tersine şunu düşünüyorum: Kürt halkı bu süreçte, kendi arzusunun bir federalizm dayatması olmadığını; kadınların, ezilen halkların, şiddete uğrayan ve hakları gasp edilen bütün kesimlerin ortak bir Suriye vizyonu için mücadele ettiğini de fiilen göstermiş oldu. Hareket, etnik çatışma tuzağına düşmeyerek bunu kendine de kanıtladı. Üstelik bu çizgide yürüyebilmek için hem içeride hem diasporada ciddi bir deneyim ve birikim mevcut. Diasporada da çok sayıda muhalif Arap ve muhalif Suriyeli var; anayasa tartışmasını onlarla birlikte yürütmek de mümkün. Bu yüzden “yeni bir başlangıç” diyorsak, evet, daha çok mücadele gerekiyor. Ama bu mücadelenin tam da böyle, kapsayıcı ve çok katmanlı biçimde örülmesi gerekiyor.
HTŞ hükümeti bugüne dek tüm anlaşmaları ihlal etti. Öte yandan Alevi ve Dürzilere dönük katliamları da mevcut. Yani 30 Ocak anlaşmasının somut bir karşılığı olabilmesi için bir hukuki zemine de ihtiyaç yok mu? Bu anlaşma o hukuki zemini sağlıyor mu?
Açık konuşalım, bugün dünyanın hiçbir yerinde sağlam bir hukuki zemin yok. Bu bir gerçeklik. Hukuk zaten hiçbir zaman kazanılmış hakların mutlak garantisi olmadı; bugün ise neredeyse herkes “yaptım, oldu” diyor ve kazanılmış haklar sürekli geri alınıyor. Bu durumu olduğu gibi kabul etmek gerekiyor. Artık liberal bir hukuk düzeninde yaşamıyoruz. Yerel faşist güçlerin, küresel emperyalist güçlerle çoklu ortaklıklar kurduğu, hukukun sistematik biçimde ihlal edildiği bir çağdayız. Bu bir fantezi değil, mevcut durum. Dolayısıyla hukuku ne bir başlangıç noktası ne de bir nihai çözüm olarak görmek gerçekçi.
Ama şu da var: Rojava’da şu an hem Kürt güçlerinin hem de HTŞ’nin aynı mekanda bulunduğu de facto bir ortam oluştu. Hepsi aynı sahada. O halde soru şu olmalı: Bu zeminin üzerine ne inşa edilebilir? Nasıl inşa edilebilir? Bugün HTŞ’nin bulunduğu yerde YPJ de var. Aynı anda, aynı mekânda bulunacaklar. Bu durum, kendiliğinden birtakım fiili hukuklar, pratik düzenlemeler yaratacaktır. Mesele, bunları fırsata çevirmek, söylem üretmek ve bu söylemin nasıl hukuksallaştırılabileceğini düşünmektir. Ama tekrar edeyim: Hukuku artık ne başlangıç ne de sonuç olarak görmek mümkün. Bunu çok net biçimde görüyoruz.
Diğer yandan Türkiye’de işleyen bir süreç var. Suriye’ye dönük saldırılar boyunca sürecin ciddi kırılmalar yaşamış olabileceği endişesi yaşandı. Fakat Devlet Bahçeli’nin grup konuşmasında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın “umut hakkı”nı daha vurgulu bir şekilde ifade ettiğini gördük. Bunu nasıl okumak gerek?
Ortada bir gerçeklik var: Faşist bir ortamda bu müzakereler sürdürülüyor. Belki biraz minimalist bir yerden bakıyorum ama bu minimalist bakış açısının daha pozitif, daha üretken ve daha yaratıcı sonuçlar doğurabileceğini düşünüyorum. Elbette paradigmanın hayal ettiği bir düzen, bir politik hat var; ama bunun sadece bugün, bu masada ortaya çıkmayacağını biliyoruz. Bizim çok ivedi olarak iki şeye ihtiyacımız var. Birincisi, siyasi tutukluların serbest bırakılması ve PKK militanlarının politika yapabilmesinin önünün açılması. İkincisi ise Sayın Öcalan’ın çalışmalarını sürdürebileceği ortamın sağlanması, yani özgürlüğünün temin edilmesi. Bu iki hat üzerinden düşündüğümüzde, sürecin tamamen bittiğini ya da tamamen yok olduğunu düşünmemek gerekir. Suriye’deki duruma gelirsek; bana göre bu anlaşmanın Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesiyle ya da silahlı bir Arap-Kürt çatışmasıyla sonuçlanmamasının sağlanmış olması, Türkiye’deki masada da bu iki talebin sonuna kadar zorlanabilmesinin önünü açıyor. Burada muhalefetin durumu da önemli. Özellikle Suriye konusunda CHP başta olmak üzere muhalefet çok yalpaladı. Ancak Özgür Özel nezdinde son dönemde bazı düzelmeler yaşandığını da görüyoruz. Bunu da arkaya alarak, bundan faydalanarak, süreci bu minimalizm çerçevesinde sürdürmenin hâlâ mümkün olduğunu düşünüyorum. Büyük açılımlar beklemiyorum; ama bu iki başlık sağlanırsa, Kürt Özgürlük Hareketi zaten yerel ve enternasyonal mücadelesiyle geri kalanını kendi pratiğiyle üretecektir diye düşünüyorum.
Devlet kanadındaki kimi kliklerin Öcalan’a dair itibar suikastları hakkında neler söylemek gerekir?
Türkiye’ye özgü bir durum değil; Suudi Arabistan’dan İsrail’e, Amerika’ya kadar hiç kimse Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın paradigmasından memnun değil. Hiçbir statükocu güç, hiçbir emperyalist, hiçbir faşist yapı bu paradigmadan hoşnut olmaz. Buna alternatif milliyetçi bir Kürt hareketi yaratmak, herkesin kolaylıkla buluştuğu bir zemin. Bunu neden söylüyorum? Daha önce başka mecralarda da anlattım, tekrar anlatacağım. Uzun süre Sri Lanka’daydım; Tamil Eelam’da bulundum. Orada Tamil halkını milliyetçiliğe indirgemeyi başardılar. Milliyetçilik, ezilen halklara en fazla ‘küsmek’ ya da ‘iktidar kurma hayaliyle içe kapanmak’ seçeneklerini sunar. Ezilen halkların mücadelesi milliyetçiliğe indirgendiğinde hareket alanı bu ikileme hapsoluyor. Bu da bütün iktidarların lehinedir. Bugün söylemsel düzeyde Kürt milliyetçiliğine baktığınızda ya büyük bir mağduriyet dili görürsünüz ya da başkalarını eleştirerek kendi haklılığını tekil sesler üzerinden kurmaya çalışan bir yaklaşım. Eylem üretmeyen, örgütlenmeyen, söylemsel düzeyde ya Kürtlükten ya da iktidardan pay isteyen bir dil. İktidar için bundan daha işlevsel bir aparat olabilir mi? Elbette bu dili kışkırtmak ve bunun üzerinden Kürtlüğü yeniden tanımlamak, bütün güçlerin kolaylıkla buluştuğu bir projedir. Oysa Kürt Halk Önderi ve hareketi, paradigmada ısrar ettiği ölçüde farkını ortaya koymuştur ve ontolojik, epistemolojik mücadeleyi bu yolla kazanmıştır. Sahada fark yaratamıyorsanız, ne kadar çok “Kürtlere bunlar yapıldı” derseniz deyin, bir yere varamazsınız. Önemli olan sahada fark yaratabilmektir ve bunun yolu da diğer halklarla birlikte, özgün kimliği koruyarak ve geliştirerek mücadele etmektir. Elimizdeki paradigma tam olarak budur ve kimse de bundan hoşnut değildir.
İtibarsızlaştırma çabalarının yanında Türkiye’de Kürt nefretinden beslenen ırkçılık korkunç boyutlara ulaşmış durumda. Rojava’ya dönük saldırılarla bağlantılı olarak, Arap dünyasında da Kürtlere yönelik bir ırkçılığın görünür olduğunu söyleyebiliriz…
Bu gerçekten çok uzun ve çok zor bir konu. Neden zor? Çünkü ne yazık ki ırkçılığın ve nefretin; kadın nefreti, halk nefreti gibi biçimlerle birlikte korkunç derecede kışkırtıldığı ve inanılmaz bir beslenme zemini bulduğu küresel bir dünyada yaşıyoruz. Bunu Türkiye’deki ırkçılığı göreceleştirmek için söylemiyorum ancak şunu düşünelim: Tarihini köleliğe ve Apartheid rejimine karşı mücadeleyle kurmuş Güney Afrika’da bugün, Güney Afrikalı siyahların kendilerini Zimbabveli siyahlardan ayırıp Zimbabveli göçmenleri yakabildiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Irkçılığın ve kadın nefretinin ayıp olmaktan çıktığı; açıkça sergilendiği, kışkırtıldığı ve kimsenin bunun hesabını vermediği, hatta bunları bir kimlik haline getirdiği bir dönemden geçiyoruz. Bana göre asıl sorun, bu meselenin sosyolojisini yeterince iyi kuramamamız. Bu olguları çoğu zaman çok kolay biçimde siyasi başlıklara indiriyoruz: Türkler, Türkiye, Lozan, inkâr, imha… Evet, bunların hepsi var. Ama aynı zamanda bu meselenin bugünkü, gündelik sosyolojisini de anlamak gerekiyor. Dünyada bu neden böyle işliyor, neden bu kadar güçleniyor? Bunları kavrayamazsak, doğru araçlarla mücadele etmemiz de mümkün olmaz. Elbette doğru araçlardan biri siyasi alanda güçlü olmaktır; ancak bu meseleyi çok daha geniş bir çerçevede ele almak ve toplumsal araçlar geliştirerek mücadele etmek gerekir. Nasıl mücadele edilmesi gerektiğine dair fikirlerim var, fakat konu çok geniş olduğu için burada ayrıntısına girmiyorum. Şöyle düşünelim: Türkiye’de bir kuryeyi ele alalım. Ne ev geçindirebiliyor ne kendine ait bir evi var ne de saygın bir hayatı. Sabahtan akşama kadar motosiklet üzerinde çalışıyor; her an ölebilir. Yaptığı işten, ailesinden ya da toplumdan bir onur ve anlam devşiremiyor. Onur devşiremeyen insanlar için geriye kalan tek alan milliyetçilik ve ırkçılık oluyor. Bunu da çoğu zaman sosyal medyada tek bir cümleyle, bir tür fantezi içinde ifade ediyor. Bununla mücadele, esas olarak toplumsal düzeyde verilir. Siyasi söylemler bu insanlara ulaşmaz. Bu nedenle bu sahayı, bu sosyolojiyi çok daha iyi anlamak ve buraya doğrudan müdahale etmek gerekiyor. Açıkçası siyasilerin bu konuda hâlâ doğru ve kapsayıcı bir çerçeve geliştirebildiklerini düşünmüyorum.













