Kürtlerin handikapı büyük
Dosya Haberleri —

Cemil Bayık
Cemil Bayık: Kürt sorununun çözümsüz kalması, taleplerin azlığı ya da çokluğu ile ilgili değildir
- KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Kürtlerin varlık ve özgürlük sorunu çözülmeden ne Kürdistan'daki egemen devletlerin istikrar kazanacağını ne de uluslararası güçlerin bölgede sonuç alacağını söyledi.
- Uluslararası güçlerin, Ortadoğu’da kendi politikaları açısından devletleri esas aldığını kaydeden Eşbaşkan Bayık, bunun zaten Kürt halkının özgürlük mücadelesinde önemli bir handikapı olduğunu vurguladı.
- Dört devletin Kürtler söz konusu olduğunda ortak politika üretebildiğini hatırlatan Bayık, "Bu gerçekler, Kürt özgürlük mücadelesinin hangi zorluklarla karşılaştığını ve karşılaşacağını gösteriyor" dedi.
- Bu handikapları aşmanın, bir yönüyle kararlı ve güçlü mücadele, diğer yandan politik ustalık gerektirdiğini vurgulayan Bayık, hamaset ve kestirme söylemlerin karşılık bulmadığının altını çizdi.
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Rêber Apo'nun paradigmasına saldırıların, insanlığın kapitalist sistemin mahkumiyetini savunduğunu söyledi. Eşbaşkan Bayık, şunları söyledi: "Rêber Apo’nun kadın özgürlükçü, demokratik, ekolojik toplum paradigmasının çöktüğünü söylemek, insanlığın kapitalizme, baskıcı sömürücü sistemlere muhtaç olduğunu söylemektir. Bugün çöken bir sistem varsa bu da devletçi, iktidarcı kapitalist modernist sistemdir. Halkların demokratik, özgür ve adil yaşayabileceği fikrinin, Kuzey ve Doğu Suriye şahsında çöktüğünü söyleyenlerin zihniyetleri çöküntü içindedir. Daha doğrusu başka fikirlerin kölesi olan, özgür ve demokratik yaşam fikrinden yoksun kesimlerdir."
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, son gelişmeler, uluslararası güçlerin Ortadoğu ve Kürdistan üzerindeki emelleri ve Rêber Apo'nun paradigmasının neden hedef alınması ile ilgili soruları yanıtladı.
Dünyanın birçok bölgesinde yerel ya da bölgesel düzeyde çatışmalı durumlar ve savaşlar var. Ekonomik, toplumsal, hatta diplomatik krizlerle her yana yayılmış bir savaştan bahsedilebilir. Sayın Öcalan, bunu III. Dünya Savaşı olarak tanımlamıştı. Savaşın merkezinin de genel olarak Ortadoğu, özelde ise Kürdistan olarak görünmesini nasıl açıklamak gerekir?
Birinci Körfez Savaşı'ndan beri III. Dünya Savaşı yaşanmaktadır. Önceki dün savaşlarına benzemediği için III. Dünya Savaşı'nın başladığını ve sürdüğünü göremiyorlar. III. Dünya Savaşı küreselleşmiş kapitalizm koşullarında sürüyor ama diğerleri gibi katı kamplaşmalara dayalı sert bir savaş değil. Birbirini kısa sürede yenilgiye uğratmayı amaçlayan bir kamplaşma ve savaş tarzı yok. Çelişkilerin ve çatışmanın çeşitli biçimlerde süreklileştiği bir savaş var. Çeşitli ve değişken ittifaklarla diğer kapitalist ülkeleri geriletmek ve kendini daha güçlü kılmak isteyen sistem içi bir mücadele, kesintisiz bir şekilde yürütülüyor. Dünya savaşları her zaman eski dengelerin yıkıldığı, yeni siyasi dengelerin ve göreceli bir statükonun oluşturulmak istendiği dönemlerde gerçekleşir. Şimdi de soğuk savaşın bitmesiyle dağılan siyasi dengeler ve statükonun yerine küresel kapitalist sistemin ihtiyacına göre yeni siyasal dengeler yaratma ve göreceli statüko oluşturma savaşı sürmektedir. Bu savaş, küresel kapitalizmin karakterinden dolayı on yıllara yayılan ama süreklileşen bir savaştır. Bunun da ağırlıklı olarak bölgesel düzeyde savaşlar biçiminde sürme durumu vardır. Tüm bu gerilim, çatışma ve savaşlar, III. Dünya Savaşı'nın parçasıdır. III. Dünya Savaşı'nın karakterini böyle anlamak gerekir. Bunun da küresel kapitalizm gerçeğiyle bağlantısı olduğunu bilmeliyiz.
Kapitalizmin krizinin ağırlığı
III. Dünya Savaşı, aynı zamanda küresel kapitalizmin kriziyle iç içedir. Küresel kapitalizm, çoklu bir kriz yaşıyor. Topluluklar ve ülkeler arasındaki gelir uçurumu, ekolojik kriz, kadın üzerindeki egemenliğin inceltilmiş olarak ağır biçimde sürmesi, göç sorunu, silahlanma, savaşların süreklileşmesi, bu krizin temel boyutlarıdır. Bu sorunlara sistem içi sol muhalefet bir çözüm getiremediğinden sağ partiler çoğu ülkelerde iktidara geliyor. Sağ iktidarların çoğalması, kapitalizmin krizinin çok ağırlaştığının ifadesidir.
Sorunlara cevap olan paradigma
Krizin ağırlaşmasının demokrasi ve özgürlük güçlerine tarihsel bir görev yüklediği açıktır. Bu kriz ortamında doğru ideolojik-politik yaklaşımlar ve çözüm projeleri olanların, kazanma şansı yüksektir. Bu açıdan Rêber Apo’nun paradigmasının bu krizi yaratan sorunlara cevap olacak bir karaktere sahip olması, bizlerin mücadelesinin daha fazla gelişeceğini ortaya koyuyor. III. Dünya Savaşı'nın Ortadoğu ve Kürdistan üzerinden sürmesi, Rêber Apo’nun paradigması ve çözüm projelerinin gelişme ve sonuç alma zeminine kavuştuğunu gösteriyor. Bugüne kadar gelişme gösteren Özgürlük Hareketimiz, zorluklar ve engeller ne kadar fazla olsa da Önderlik paradigmasının doğru pratikleşmesi durumunda şimdiye kadar yaratılan gelişmelerden daha fazlasını sağlayacağı görülüyor. Zor koşullar, Hareketimizin doğuşunu sağladığı gibi önümüze çıkacak zor koşullar, bizim için mücadele ve kazanma gerekçesi olacaktır.
Ortadoğu, tarih boyu siyasal dengelerin ve göreceli statükoların kurulmasının gerçekleştiği coğrafya oldu. Bugün de Ortadoğu, dünya dengelerinin kurulacağı bir savaş alanıdır. Kürdistan da Ortadoğu’nun merkezinde olduğundan savaş Kürdistan ve çevresinde yoğunlaşıyor.
Savaşın merkezinin Kürdistan olmasının sebepleri nedir, Kürdistan’ın bu bağlamda nasıl bir önemi var ve neden hedefte?
Ortadoğu, siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak dünya için önemini koruyoru. Küreselleşen dünyamızda Ortadoğu, Avrupa ve Afrika’yı bir bütün olarak görmek gerekir. Buna Asya’nın batısını da eklersek Ortadoğu’nun jeopolitik olarak ne kadar önemli olduğunu anlarız. Küreselleşen kapitalizm ve tüketim toplumu için enerjinin su kadar hayati önemde olduğunu da hesaba kattığımızda, bu savaşın neden Ortadoğu ve merkezindeki Kürdistan’da sürdüğünü daha iyi anlarız. Kuşkusuz İsrail’in varlığı ve bölgede etkisini artırmak istemesi ve bu yönlü hamleler yapması da III. Dünya Savaşı'nın Ortadoğu’da yoğunlaşmasını sağlayan diğer bir temel etkendir.
Çözümsüzlük temel etkendir
Kürdistan ise Ortadoğu’nun dört devletin resmi sınırları içindedir. Zaten Ortadoğu’nun dengelerini bu dört devlet belirliyor. Bu durumda Kürdistan, Ortadoğu’daki savaşın merkezinde kalıyor. Kürtler bugün onlarca yıllık mücadeleleriyle artık önemli bir siyasi güçtür. Hem içinde yer aldıkları devletlerde hem de Ortadoğu’nun siyasi dengelerinde çok önemli bir yere sahiptirler. Artık hiçbir uluslararası ve bölgesel güç, Kürtleri dikkate almadan doğru ve sonuç alıcı bir Ortadoğu politikası yürütemez. Kuşkusuz hala konumları nedeniyle devletleri esas alsalar da Kürtler de bu siyasal dengeler içinde mutlaka yer alacaktır. Kürtlerin varlık ve özgürlük sorunu çözülmeden ne Kürdistan üzerinde egemenlik kuran devletler bir istikrar kazanır ne de uluslararası güçlerin bölge politikaları sonuç alır. Kürt sorununun çözümsüzlüğü Ortadoğu’da yaşanan siyasal krizin ve sorunların en temel etkenidir.
Kürdistan üzerinde yürütülüyor
Kürdistan’ın dört parçasında Kürtlerin etkin olması, uluslararası ve bölgesel güçlerin, Kürtleri kendi etkilerine alma çabalarını da beraberinde getiriyor. Kürtleri ya etkisizleştirmek ya da kendi politikalarının parçası haline getirmek istiyorlar. Bu açıdan bölge savaşı bir de Kürdistan üzerinde yürütülüyor. Kürtler de bu önemli konumlarını değerlendirerek, Kürt halkının varlık ve özgürlük mücadelesinde kazanımlar elde etme çabası veriyor.
Sayın Öcalan, 2013-15’teki görüşmeler sürecinde, Suriye’de tıkanan emperyalist saldırıların ve savaşın bir süre sonra kuzeye ve doğuya doğru kayacağından bahsetmişti. Bugün yaşananlar bunu doğruluyor mu?
Akdeniz’in doğusu Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya açılan kapı gibidir. Burada da Suriye, Lübnan ve İsrail bulunuyor. Gazze de İsrail tarafından işgal edildi. Tarih boyu Suriye üzerinde önemli bir mücadele verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu da Suriye kapısını açarak tüm Ortadoğu’ya hakim oldu. Haçlı Seferleri'nin en yoğun olduğu alan da burasıdır. I. Dünya Savaşı'nda da Ortadoğu, önemli savaş ve siyasal mücadele alanlarının başında geldi. İngiltere ve Fransa arasındaki mücadele alanıydı. Sonunda Fransa Suriye’ye, İngiltere de Irak ve Ürdün’e hakim olarak bölgede etkin olmak istiyordu. İsrail’in kuruluşu Lübnan ve Suriye’nin konumunu daha da önemli hale getirdi. Bu açıdan Suriye’deki siyasi dengeler ve siyasi durum bir istikrara kavuşmadan Ortadoğu’nun geleceğinde her zaman belirsizlikler olacaktır. Bu nedenle ABD ve İngiltere, Türkiye’nin de desteğiyle HTŞ’yi harekete geçirip Suriye’de BAAS rejimine son verdiler. Kuşkusuz BAAS rejiminin sonlandırılmasında İsrail’in de rolü vardır. BAAS rejiminin yıkılışından sonra İsrail’in Suriye’ye müdahalesi de bu yıkılma planının bir parçası olarak gerçekleşti.
ABD son dönemde açıkça Irak ve İran’ı hedef tahtasına koymuş durumda. Savaşın Irak ve İran’a sıçraması söz konusu mu?
İran’daki mevcut siyasi rejim, ABD ve İsrail’in hedefindedir. İran’ın Ortadoğu’daki vekil güçlerini etkisiz kıldıktan sonra doğrudan İran’ı hedef alıyorlar. Irak’ta, ABD işgali ile yeni bir siyasi sisteme geçildi. Hala da ABD etkisinin olduğu bir ülkedir. İran’ın nefes aldığı yerlerden biri Irak olduğu için burada Irak yönetimini İran’a destek olacak durumdan çıkarmak istiyorlar. Özellikle Haşdi Şabi’yi etkisiz kılmayı amaçlıyorlar. Sudani hükümeti döneminde bu konuda bazı adımlar atıldı ama ABD ve İsrail, bunu yeterli görmüyor. Bu nedenle Trump, Şiilerin başbakan adayını tehdit etti. Eğer bir uzlaşma yaratılamazsa Irak’a da bazı yönelimler olur. İstikrar kazanmamış olan Irak’ta siyasal dengeler değişebilir. ABD’nin ilk tercihi bir uzlaşma yaratma yönünde de olabilir. Nitekim Maliki başbakanlıktan vazgeçmiş gibidir.
İran rejimi devam edemez
Şu açığa çıkmıştır; mevcut İran rejiminin ayakta kalma zemini kalmadı. Bu rejim, ya değişecek ya da yıkılacaktır. Eğer köklü değişimler yapmazsa bu sonuç kaçınılmaz görünüyor. Dış müdahaleye dayalı bir yönetim ise İran’da krizi ve sorunları daha da ağırlaştırabilir. Zaten 12 günlük savaş, biraz da bu nedenle durduruldu. Daha sonrasında gelişen serhildanlar, rejimi biraz daha zayıflattı. Sert müdahaleler, halk ayaklanmasında bir gerileme yaratsa da rejimin güçlendiği söylenemez.
Türkiye bundan nasıl etkilenir?
İsrail ve ABD, İran’ın bütünlüklü kalması ama rejimin değişmesinden yanadır. Bütünlüklü bir İran’ı daha fazla kendi çıkarlarına görüyorlar. Rejim yıkıldığında İran parçalanmazsa da özerk bölgelere dayalı bir demokratik sistem kaçınılmaz hale gelir. Aslında İran tarihi, yerel özerkliklere dayalı bir siyasal tarihe sahiptir. İran’da bunun çağdaşlaşması, istikrar sağlar. Bunu hangi güç gerçekleştirir, onu zamanla göreceğiz. Ortadoğu tarihi, aslında yerellerin özerklik içinde yaşadığı bir tarihtir. Milliyetçilik fitnesi ise Batı'dan gelmiştir. Bugün Ortadoğu sürekli krizler içindeyse bunun önemli bir nedeni de Ortadoğu siyasal tarihine ters olan ulus devlet anlayışının bir fitne olarak sokulmuş olmasıdır. Zaten meşhur böl-yönet politikası, bu tekçi zihniyete dayalı ulus devlet anlayışına dayanıyor.
Eğer Türkiye kendini değiştirmez, demokratik ulus anlayışıyla Türk-Kürt kardeşliğine dayalı bir demokratik sistem haline gelmezse sürekli krizle yaşayan ve kullanılan bir devlet konumundan çıkamaz. Bu durumdan yararlanan uluslararası güçler, çıkarları temelinde Türkiye’de bir dizayn gerçekleştirebilir. Kürt sorununun çözümsüzlüğü en zayıf karnıdır. Bu sorunun çözümsüz kalması Türkiye için gerçek anlamda beka sorunları ortaya çıkarır. Türk devleti, karşısına çıkabilecek tehlikeleri görüyor ama bugüne kadarki Kürt politikasını değiştirme iradesi gösteremedikleri için tehlikelerle karşı karşıya kalabilir.
Rojava Devrimi tüm boyutlarıyla bu yeni paylaşım savaşını tıkadığı için mi saldırıların hedefi oldu?
Kürt sorununun çözümünü en fazla zorlaştıran durum, Ortadoğu’nun göbeğinde dört parçaya bölünmesidir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye'de Kürtler, ikinci büyük etnik gruptur. İran’da Azeriler var, ancak Şialık onlarda önde gelen kimlik olduğundan etnik yanları öne çıkmıyor, çıkarılmıyor. Bu dört devlet de 20. yüzyılda ulus devlet anlayışıyla şekillendi. Kürt varlığına yönelik en sert yaklaşım Türkiye’de bulunsa da diğer üç devlet de Kürtler üzerinde egemenlikçi bir politika sürdürdü.
Kürt mücadelesinin hadikapı
Ortadoğu’nun dünya dengelerinde yeri çok önemli olduğundan uluslararası güçler kendi politikaları açısından devletleri esas alıyor. Bu zaten Kürt halkının özgürlük mücadelesinde önemli bir handikaptır. Öte yandan dört devlet başka konularda karşıt olsalar da Kürtler söz konusu olduğunda ortak politika üretebiliyorlar. Bu gerçekler, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin hangi zorluklarla karşılaştığını ve karşılaşacağını gösteriyor. Kürt halkının özgürlük mücadelesi verilirken bunlar dikkate alınarak politika yürütülmek durumundadır. Belirttiğimiz bu handikapları aşmak, bir yönüyle kararlı ve güçlü mücadeleye sahip olmayı, diğer yandan politik ustalık gerektirir.
Hamaset ve kestirme söylemler
Bu açıdan Kürt sorununda hamaset ve kestirme söylemler, bir karşılık bulmaz. Kürt sorununun çözümsüz kalması, taleplerin azlığı ya da çokluğu ile ilgili değildir. Ulus devlet anlayışıyla Kürtlerin varlığını yok etmeye yönelik politikalar sonucu çözümsüz kalıyor. Kürtler üzerlerinde uygulanan politikayı, dünyanın başka yerlerindeki sorunlarla karşılaştırırlarsa hem gaflete düşerler hem de çözüm politikaları üretemezler.
TC ve Arap devletleri ile uzlaşı
Rojava’ya yönelik saldırıların, hem uluslararası hem bölgesel boyutları var. Uluslararası güçler, DAİŞ’e karşı ortaklık yapılan Rojava ile taktik ilişkileri sürdürmenin kendi çıkarlarına olmadığını düşünerek; Türkiye ve bazı Arap devletleri ile ilişkiyi daha önemli gördü. Esad’ın devrilmesinde Türkiye ve Arap devletleri ile uzlaştılar. İsrail’in çıkarları da dikkate alındı. Ortadoğu’da yeni siyasal dengeleri, bu devletlerle ortaklık temelinde yapma politikası yürütülünce HTŞ’nin saldırılarına göz yumuldu. Uluslararası güçler, devletleri esas aldıklarından bütünlüklü bir Kürt politikası yoktur. Bu açıdan diğer politik denge ve çıkarlar tercih edildi. Zaten TC ve HTŞ, hep bunu sağlayıp saldırıya geçmeyi planlıyorlardı. Suriye’nin güneyini İsrail’e bırakan anlaşma olunca saldırıya geçildi.
Yeni yüzyılda bir aktör haline gelen Kürtler, devre dışı mı bırakılmak isteniyor, bu gerçekleşebilir mi?
Aslında herkes, Kürtlerin Ortadoğu’da etkili ve birçok konuda etkileme gücüne sahip olduğunu görüyor. On yıllardır Kürdistan’ın dört parçasında yürütülen mücadele, Kürtleri siyasal olarak çok etkili bir güç haline getirdi. Türkiye, İran, Irak ve Suriye politikasını etkiliyorlar. Kürt Özgürlük Hareketi'nin böl-parçala-savaştır-yönet politikalarını aşarak halkların kardeşliğine dayalı bir Ortadoğu’yu hedeflemesi, bazı güçlerin işine gelmiyor. 20. yüzyılda Kürtler için verilen rol, istikrarsızlık kaynağı olması yönündeydi. Böylece hegemonik güçler bölge ülkelerini egemenlikleri altında tutuyordu. 20. yüzyıldaki bu politikada bazı gedikler açılmış olsa da hala bırakmadılar. Kürtler görmezlikten gelinmiyor, ancak Kürtlerin kendini çatıştırma konumundan çıkarıp demokratik uzlaşı yoluyla sorunun çözülmesini çıkarlarına görmediklerinden bütünlüklü bir Kürt politikası yürütmüyorlar. Kürtler, bugün Kürdistan’ın her parçasında önemli bir güç haline geldiğinden bu politikanın sürdürülmesi zorlaştı. Kürtler, bugüne kadar yürüttükleri mücadeleyi kesintisiz sürdürür, Kürt siyasi güçleri birbirinin önünü kesme ya da kendini hakim kılma politikasından vazgeçerse bu politika aşılır ve Kürtler bulundukları her ülkede özgür ve demokratik yaşama kavuşur. Rêber Apo’nun demokratik ulusa dayalı demokratik çözüm projesi, Kürtler üzerinde hem uluslararası hem de bölgesel güçlerin izlediği politikayı aşma projesidir. Dar milliyetçi yaklaşımlarla bu politikalar aşılamayacağı gibi Kürtleri soykırım politikalarıyla karşı karşıya getirir. Gerçekleşebilecek demokratik ulusal birlik, Kürt halkının bir bütün olarak tüm parçalardaki mücadelesine güç verdiğinde Kürtlerin dört parçadaki varlık ve özgürlük sorunu çözülür.
Bu konuda Sayın Öcalan'ın konumu nedir?
Rêber Apo, hem Kürtler için stratejik bir akıl ortaya koyuyor hem de tüm bölge ülkelerinin demokratikleşmesini hedefliyor. Ortadoğu’nun demokratikleşmesi ihtiyacıyla Kürt aklının örtüşmesi, sadece Kürtler için değil, Ortadoğu için yeni bir çağ başlatacaktır. Rêber Apo’nun ortaya koyduğu akıl, aynı zamanda 21. yüzyılı Kürt yüzyılı haline getirecektir. Rojava’ya yönelik saldırılar karşısında Kürt halkının Kürdistan’ın dört parçasında ayağa kalkması ve bu ayağa kalkışın dünya kamuoyunu etkilemesi, Kürt halkının özgürlüğünü sağlama gücünün ne kadar yüksek olduğunu bir daha gösterdi.
Bölgesel ve küresel güçlerin içinde olduğu bu saldırıların Sayın Öcalan'ın demokratik toplum paradigmasını etkisiz kılmak gibi bir hedefi var mı?
Rêber Apo’nun kadın özgürlükçü demokratik ekolojik toplum paradigması, iktidar, devlet ve kapitalizm karşıtı bir paradigmadır. Kuşkusuz halklar üzerinde otoriter iktidar olanlar ve insanlığı yok etme noktasına getiren kapitalist modernist güçler, Rêber Apo’nun paradigmasını kabul etmezler; gelişmesi önünde engel olurlar. Bu açıdan sadece Rojava’da değil, Rêber Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin etkisinin olduğu her yerde bu paradigmaya karşı bir tutum içinde olurlar. Kadınlar, gençler, emekçiler ve bir bütün ezilen topluluklar, iktidara, devlete ve kapitalist moderniteye boyun eğmeyecektir. Zaten dünyanın her tarafında farklı ideolojik ya da siyasi eğilimde olanlar, toplum ve doğa karşıtı bu güçlere karşı mücadele veriyor. Bu konuda sistematik bir ideolojiye ve teoriye sahip olan Hareketimiz, tabii ki en etkili mücadele verecek bir güçtür. Bu mücadeleyi cepheden ve karşı karşıya gelip vuruşarak değil, demokratik ortamda vermeyi tercih ediyoruz. Mücadelemizin bir boyutu da bu zemine kavuşmaktır. Ezilen halklar ve toplumlar, mücadelelerini en etkili olarak bu koşullarda verirler. Kürdistan’ın dört parçası ve söz konusu ülkelerde böyle bir mücadele tarzını hedefliyor ve esas almak istiyoruz. Başurê Kurdistan federasyonu açısından da böyle bir ideolojik ve siyasi mücadelenin doğru olduğunu düşünüyoruz.
Bu iradenin demokratik toplum paradigmasıyla bağı üzerinden ele alarak, yürütülen saldırıları değerlendirebilir misiniz?
Rojava’ya ve Kuzey-Doğu Suriye’ye yönelik saldırının önemli bir boyutu da demokratik toplumu hedeflemiş olmasıdır. Şam hakimi HTŞ, tabii ki Rojava-Kuzey ve Doğu Suriye’deki demokratik sistemi kabul edemez ve sindiremezdi. Bu açıdan Kuzey-Doğu Suriye ile bir gerilim yaşayacağı açıktı. Bu, demokratik bir ortam içinde var olacak bir gerilim mi, yoksa şiddet araçlarının devreye girmesiyle mi olacaktı? Şam hakimlerinin demokratik zihniyeti olmayınca şiddeti kullanacağı sır değildi. Tabii ki bunu tek başına yapma zemini ve gücü yoktu. Uluslararası güçlerin onayı ve bölge devletlerinin desteği olunca hem bu demokratik sistemi ortadan kaldırmak hem de Kürt iradesini kırmak için harekete geçirildi.
Monarşileri layık görenin tehdidi
Rojava’nın demokratik sisteminin hedef alındığı açıktır. ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, “Ortadoğu’da iyiliksever monarşiler uygundur” dedi. Bu aslında Ortadoğu halklarına hakarettir; demokrasiyi Ortadoğu halklarına layık görmemektir. Bu söylemle birlikte Kuzey ve Doğu Suriye tehdit altına girmişti. Ortadoğu için monarşi önerilirse tabii ki Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi sistemi, Ortadoğu monarşileri ve demokratik olmayan sistemi için tehlike olarak görülür. Bu demokratik sistem, kapitalist modernist sistemin öngördüğü Ortadoğu için tehlike anlamına gelir. Demokratik Özerk sistemine saldırının bir amacı, kendileri için tehlike gördüklerini tasfiye etmektir.
TC, demokratikleşmeyi istemiyor
Türkiye, zaten şimdiye kadar demokratikleşmeyi bekasına tehdit olarak gördü. Kürtler yararlanır diye demokratikleşme adımları atmadı. Demokrasi, doğal sonuç olarak yerel demokrasi demektir, yerel iradeyi dikkate almaktır. Bu nedenle Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı kabul etmiyor. Demokrasi olup da farklı kimliklerin özgünlüğünü ve öz yönetimini kabul etmeyen bir ülke yoktur. Demokrasi, halkın iradesinin gerçekleşmesi ise yerel irade de kabul edilecektir. Türkiye’de ise illerde valinin, ilçelerde kaymakamların yetkisi, halkın seçtiği belediye başkanlarından fazladır. Belediyeler sadece yol, su, kanalizasyon, çöp toplama gibi faaliyet alanları ile sınırlı bir çalışma alanına sahiptir.
Ne koalisyon güçleri ne de HTŞ ve Türkiye, Demokratik Özerk Yönetim sistemini kabul etti. Demokrasiyi kendi sistemlerini etkisiz kılacağı bir yönetim sistemi olarak görüyorlar. Bu açıdan Kürtlerin iradesini kırmakla birlikte demokratik sistemi tasfiye etmeyi amaçladılar. Arap, Süryani, Çerkes, Türkmen, Ermeni toplumuna dayalı bu sistemi Rojava Devrimi'nin yarattığı Kürt iradesi ortaya çıkardığı için bu Kürt iradesine saldırı, doğrudan demokratik toplum paradigmasına saldırıdır. Eğer bu paradigma Suriye’de etkili olursa bunun tüm Ortadoğu’ya sıçrayacağını gördüler.
Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi kapsamında demokratik toplum inşasının ve halkların bir arada, demokratik, özgür ve adil yaşayabileceği fikrinin çöktüğünü, hatta bunun bir hayal olduğunu iddia eden değerlendirmelere nasıl bakıyorsunuz?
Rêber Apo’nun kadın özgürlükçü, demokratik, ekolojik toplum paradigmasının ve bunun öngördüğü demokratik toplum inşasının çöktüğünü söylemek, insanlığın kapitalizme, baskıcı sömürücü sistemlere muhtaç olduğunu söylemektir. Francis Fukuyama, tarihin sonunun geldiğini savunuyordu. İnsanlık için son sistem neoliberalizmdir, bundan öte bir siyasi toplumsal ve ekonomik sistem olamaz iddiası vardı. Reel sosyalizmin, esas olarak kendi iç yanlışlıklarından dolayı çözülmesi, kapitalizmin zaferi olarak görüldü.
Kusur bulma paranoyası
Bugün çöken bir sistem varsa devletçi, iktidarcı kapitalist modernist sistemdir. Şu anda dünyada insanlığa yaşattığı sorunlar ve bunalım, bu sistemin aşılmasının gerektiğini her gün insanların yüzüne vurmuyor mu? Halkların demokratik, özgür ve adil yaşayabileceği fikrinin, Kuzey ve Doğu Suriye şahsında çöktüğünü söyleyenlerin zihniyetleri çöküntü içindedir. Daha doğrusu başka fikirlerin kölesi olan, özgür ve demokratik yaşam fikrinden yoksun kesimlerdir. Bu paradigmanın bırakalım çökmesi, insanlığa yeni umut olan ve giderek daha fazla benimsenecek bir fikir ve bunun öngördüğü toplumsal ve siyasal bir sistemdir. Sizin belirttikleriniz, milliyetçi ve kapitalist modernist sistem dışında bir sistem bilmeyenlerin, demagojik söylemleridir. Aslında Apo ve PKK karşıtlığı onlara bunları söyletiyor. 50 yıldır Rêber Apo ve PKK’de kusur bulma paranoyasında olanların söylemidir. Halklar, emekçiler, kadınlar, gençler, özgürlük arayışında olan güçler, bu paradigmayı umut olarak görüyorlar.
Eleştirdiğimiz eksiklikler var
Bu paradigma, 14 yıldır eksikleri ve yetersizlikleriyle Kuzey ve Doğu Suriye’de pratikleşti. Türkiye ve Önderlik karşıtı olanlar dışında dünyanın örnek gördüğü bir model oldu. Böyle bir paradigmaya dayalı toplumsal sistem kurulabileceği kanıtlandı. Rojava’daki pratikleşmede eleştirilecek ve bizim de eleştirdiğimiz eksiklikleri vardır ama bir toplumsal yaşam sistemi kuruldu. Kadınlar hiçbir yerde olmadığı kadar özgür yaşama kavuştu. Kürt, Arap, Çerkes, Süryani, Ermeni, Türkmen kavga etmeden kardeşçe yaşadı. Uluslararası güçlerin, Kürt ve demokrasi düşmanı güçlerin saldırısıyla bu sisteme belli yönleriyle darbe vurulmuş olsa da bu fikrin ve projenin çöktüğü söylenemez. Sadece bu projenin pratikleştirilmek istendiği bazı alanlar, demokrasi düşmanları tarafından işgal edildi.
Ütopyasızlık ölüme yatmaktır
İnsanlığı bitiren kapitalist modernist sistem karşısında insanlara umut olacak bir ütopya sunmamak, insanlık olarak ölüme yatmaktır. İnsanlık ölmedi. Önderlik paradigması, insanlığın ölmediğini, insanın var olma koşulu olan toplumsallığın demokratik değerlerle yeniden canlanacağını söylemek tam da gerçekleşebilecek bir çağrıdır, bir kurtuluş projesidir. İnsanlık, ne mevcut iktidarcı devletçi sistemi kabul edebilir ne de kapitalist modernist sistemi. Çökmüş olan bir fikir ve sistem varsa o da erkek egemenlikçi, iktidarcı ve devletçi sistemdir. Yaşayan, yaşatacak ve insanlığın geleceği olan sistem ise Rêber Apo’nun paradigmasıyla sağlanacaktır.
Oryantalist bakışla olmaz
Halklar bir arada yaşayamaz, ancak birbirine düşman olur ve birbirilerini boğazlarlar, denilebilir mi? Demokratik, özgür ve adil bir sistem kurulamaz, denilebilir mi? Ortadoğu insanlığın beşiğidir; birçok değer buradan dünyaya taşınmıştır. Daha sonra dogmatizm, tutuculuk var oldu diye Ortadoğu’dan bir şey çıkmaz demek, Ortadoğu’nun tarihsel değerlerini yok saymaktır. Oryantalist, yani Batıcı bir düşünce ile Ortadoğu’ya bakmaktır. Kendini küçümsemek ve bizden bir şey çıkmaz, demektir. İşte bu düşüncelerin geleceği yoktur!
Kusur arayanların saplantısı
Rêber Apo, tüm insanlık için bir kurtuluş projesi ortaya koyuyor. Kürt ve Ortadoğulu birinin böyle bir kurtuluş paradigması ortaya koyamayacağı düşünülüyor. Önderlik paradigmasına saldıranların ve burun kıvıranların ruh halinin de böyle olduğunu söylemek yanlış olmaz. Rêber Apo’nun paradigması, ortaya koyduğu değerler övülüp sahiplenileceğine böyle yaklaşımlar, insanlığın özgür, demokratik ve kardeşçe yaşayamayacağını söylemektir. Bir zamanlar sağ ve faşist zihniyetli insanlar, sosyalistlere insan doğası bencildir, bireycidir, böyle toplumcu bir sistem kurulamaz, diyordu. Şimdi Önderlik paradigmasında kusur arayanların da benzer bir saplantılarının olduğu anlaşılıyor. Bu paradigma ve öngördüğü proje çökmedi; aksine giderek daha fazla gelişecek ve halklar tarafından sahiplenilecektir. HABER MERKEZİ
* ANF'deki uzun ve kapsamlı söyleşinin ilk bölümü kısaltıldı.














