Filistinli insan hakları savunucusu avukat Salah Hamouri ile Filistin'deki siyasi durumun geçmişini ve bugününü konuştuk

  • İki devletli çözüm, Filistinliler için siyasi olarak adil bir çözüm değil. Herhangi bir siyasi çözümü tartışmadan önce Filistinlilerin haklarının tanınması gerekir: Kendi kaderini tayin hakkı, geri dönüş hakkı, direnme hakkı, yaşama hakkı ve hareket özgürlüğü. Filistin içinde ve dışında gerçek bir güç dengesi yaratmaktır.
  • Ekim 2023'ten bu yana diasporadaki Filistinliler, Filistin halkının mücadelesi içindeki yerlerini yeniden kazanmaya çalışıyor. Diasporadaki Filistinliler, hem siyasi alanda hem de dayanışma ağlarının güçlendirilmesinde önemli katkılar sunuyor. Ve siyasi bir çözüm arayışını sürdüren örgütlü bir Filistin diasporası oluşturma çabası içindeler.

 

DEVRİŞ ÇİMEN/BADEN

İsrail Parlamentosu’nun "sadakat yükümlülüğünün ihlali" olarak ifade edilen yasayı 2018'de kabul etmesinden sonra İçişleri Bakanlığı, "bir kişinin İsrail Devleti’ne yeterince sadık olmadığı kanaatine varırsa" oturma hakkını iptal edebiliyor. Kudüs doğumlu 41 yaşındaki Salah Hamouri, bu yasa sonucu Aralık 2022'de Kudüs'ten çıkarılarak Fransa'ya sürgün edildi. Annesi üzerinden Fransız vatandaşlığına alan Hamouri, Fransız-Filistinli olarak biliniyor. İnsan hakları savunucusu, araştırmacı ve avukat kimliğiyle ön plana çıkan Hamouri, İsrail hapishanelerinde toplamda 10 yıldan fazla bir süre siyasi tutsak olarak kaldı. Sürgün sonrası mücadelesine ve siyasi çalışmalarına Paris'te devam eden Hamouri, sorularımızı yanıtladı. Av. Salah Hamouri ile "sadakat yükümlülüğünün ihlali" konusu başta olmak üzere Filistin'deki siyasi durumun geçmişini ve bugününü, İsrail’in saldırılarını, Gazze'yi, iki devletli çözüm tartışmalarını, diasporadaki Filistinlileri ve uluslararası dayanışmayı konuştuk.

Salah Hamouri/foto:AFP

Doğup büyüdüğünüz bölgeye girişiniz engelleniyor. Bu kararın gerekçeleri neler? Ayrıca bu münferit bir durum mu, yoksa diğer Filistinlileri de etkileyen sistematik bir uygulamanın parçası mı?

İsrail'in onlarca yıldır Kudüs'teki Filistinli varlığını azaltmaya yönelik politikalar izlediğini hatırlamak gerek. Bu amaç doğrultusunda, şehrin demografik yapısını değiştirmeyi hedefleyen çeşitli yasalar ve idari uygulamalar hayata geçirildi. Bunların en önemlilerinden biri, 1980 yılında kabul edilen Kudüs Yasası'ydı. Bu yasa, Kudüs'ü İsrail'in "bütün ve birleşik" başkenti ilan ederek Doğu Kudüs'ün ilhakını resmileştirdi. Yıllar içinde bu politikayı güçlendiren başka adımlar da atıldı. 2018'de İsrail Parlamentosu (Knesset), "sadakat yükümlülüğünün ihlali" olarak bilinen yasayı kabul etti. Bu yasa, İsrail İçişleri Bakanlığı'na Doğu Kudüs'teki Filistinlilerin daimi oturma iznini iptal etme yetkisi veriyor. Kudüs'teki Filistinlilerin büyük çoğunluğu İsrail vatandaşı değil; yalnızca daimi oturuma sahip. Bu yasaya göre İçişleri Bakanlığı, bir kişinin İsrail Devleti'ne yeterince sadık olmadığı kanaatine varırsa oturma hakkını iptal edebiliyor. Bu kararlar çoğu zaman ne ilgili kişiye ne de avukatlarına açıklanan gizli güvenlik dosyalarına dayanıyor. Dolayısıyla bu kararlara hukuki yollardan itiraz etmek son derece güçleşiyor. Ben de bu yasa kapsamında Aralık 2022'de Kudüs'ten çıkarılarak Fransa'ya sürgün edildim; çünkü annem üzerinden Fransız vatandaşlığım var. Ancak benim durumum kesinlikle münferit değil. Bu "sadakat ihlali" politikası kapsamında hedef alınan 8 Kudüslü Filistinliden biriyim. Üstelik bu, Filistinlileri kendi şehirlerinden uzaklaştırmak ve Kudüs'teki varlıklarını zayıflatmak için kullanılan pek çok araçtan yalnızca biri.

Filistin'de bugün insani ve siyasi durum nasıl? Gazze'deki soykırımın ardından halkın karşı karşıya olduğu temel zorluklar neler?

Bence öncelikle şunu vurgulamak gerekiyor: Filistin'deki mesele bir insani kriz ya da insani yardım meselesi değil, siyasi bir mesele. Bugün yaşanan siyasi durumun ciddiyeti, Nakba dönemindekinden düşük değil. İster Gazze'de, ister Batı Şeria'da, ister Kudüs'te ya da 1948'den beri İsrail kontrolü altında bulunan bölgelerde olsun, temel mesele değişmedi. Siyonist proje hiçbir zaman kurucu ideolojik zemininden uzaklaşmadı; yani "halksız bir toprak için topraksız bir halk" anlayışından. Bu ideoloji çerçevesinde işgalci güç, toprağı yerli halkından arındırmak için elindeki tüm araçları kullanıyor. Benim açımdan apartheid bir araçtır. Sömürgeleştirme bir araçtır. Sürgün bir araçtır. Soykırım bir araçtır. İşgalci güç, Filistinlileri yurtlarını terk etmeye zorlamak için farklı sömürgeci yöntemlere başvuruyor. Zorla yerinden edilme ve sürgün tehdidi yalnızca Gazze ile sınırlı değil. Batı Şeria'yı, Kudüs'ü ve 1948'den beri İsrail kontrolü altında bulunan bölgelerde yaşayan Filistinlileri de kapsıyor. Gazze konusunda da şunu hatırlatmak gerekiyor: Ateşkes ilan edilmiş olması, soykırımın sona erdiği anlamına gelmiyor. İnsanlar hâlâ öldürülüyor; Filistinliler hayatlarını kaybetmeye devam ediyor. Ayrıca İsrail kısa süre önce Gazze Şeridi'nin yüzde 70'ini kontrol altına alma niyetini açıkladı. Bugün açıkça "kırmızı çizgiyi" daha da ileri taşıyorlar. Gazze üzerinde yeniden hakimiyet kurmaya ve bölgeyi kendi hedefleri doğrultusunda yeniden şekillendirmeye çalışıyorlar. Kıtlık sürüyor. Hedef gözetilerek gerçekleştirilen saldırılar sürüyor. Gazetecilerin öldürülmesi ve Filistin toplumunun bütününe yönelik saldırılar devam ediyor. Bunu, bugün Filistinlilerin "gönüllü göçü" olarak adlandırdıkları politikayı savunan Smotrich ve Ben-Gvir'in açıklamalarında da görmek mümkün.

Protestolar, kampanyalar ve kitlesel gösteriler biçimindeki uluslararası dayanışma, Birleşmiş Milletler'i (üstelik 29 Kasım'ı "Filistin Halkıyla Uluslararası Dayanışma Günü" ilan etmiş olmasına rağmen) ve diğer uluslararası siyasi kurumları Gazze'deki soykırımı durdurmak için neden harekete geçiremedi?

Bence Birleşmiş Milletler'in etkisi son yıllarda önemli ölçüde zayıfladı. Bunun temel nedenlerinden biri, kurumun kendi içindeki güç dengeleri. Burada yalnızca siyasi değil, aynı zamanda mali bir mesele de söz konusu. Şu soruyu sormamız gerekiyor: Birleşmiş Milletler'i kim finanse ediyor? Donald Trump'ın, fonları keserek ve BM de dahil olmak üzere uluslararası düzeni yeniden şekillendirmeye çalışarak siyasi baskıyı nasıl kullandığını gördük. Ayrıca 25 Mart 2024'te BM Güvenlik Konseyi'nin, ABD'nin veto etmediği bir kararla Ramazan ayı boyunca Gazze'de derhal ateşkes çağrısında bulunduğunu da hatırlamak gerekir. Ancak bu karar dahi İsrail tarafından uygulanmadı. Bana göre, ABD ve diğer büyük güçler sahip oldukları nüfuzu kullanmadıkça, yaptırım uygulamadıkça ve İsrail'i uluslararası düzeyde tecrit etmedikçe, İsrail süregiden bu soykırımı sürdürme konusunda kendisini özgür hissedecektir. Gazze'de ya da işgal altındaki topraklarda yürüttüğü politikaların herhangi bir bedeli olmadığı sürece, onu durdurabilecek gerçek bir baskı mekanizmasından söz etmek mümkün değil.

Hamas'ın çokça tartışılan rolünü bir kenara bırakırsak; insan hakları, demokrasi ve uluslararası hukuk gibi değerler İsrail'in bu savaş sırasındaki eylemleri nedeniyle kalıcı biçimde aşındı mı?

Öncelikle şunu hatırlamak gerekir: İşgal altında gerçek anlamda demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Hamas, 2006'daki Filistin yasama seçimlerini kazandı ve Filistin Parlamentosu'nda çoğunluğu elde etti. Ancak ABD öncülüğündeki Batılı ülkeler, Filistin halkının tercihine saygı gösterip bu demokratik sürece fırsat tanımak yerine, ortaya çıkan sonucu cezalandırmak amacıyla kapsamlı bir mali abluka uyguladı. Bu nedenle Filistinlilerin demokrasi deneyimi oldukça özel bir deneyim oldu: Sonuçlar egemen sömürgeci güçlerin beklentileriyle örtüşmediğinde, halkın tercihi kabul edilmiyor. Öte yandan, 2005-2006 döneminden bu yana ne cumhurbaşkanlığı ne de parlamento seçimleri yapıldı. Bu koşullar altında demokrasiden söz etmenin ne anlamı var?

Müzakere masasında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) lideri Yaser Arafat, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve İsrail Başbakanı Ehud Barak yer alıyor; siyasetçiler 4 Ekim 2000 tarihinde Elysee Sarayı'nda bir araya gelmişti./foto:AFP

Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya, Fransa ve diğer birçok ülkenin savunduğu iki devletli çözüm ne ölçüde inandırıcı? Sonuçta İsrail zaten var ve uluslararası alanda tanınıyor; buna karşılık Filistin halkı hem varlığını koruma hem de devlet olma mücadelesi veriyor.

İki devletli çözüm, Filistinliler için siyasi olarak adil bir çözüm değil. Böyle bir olasılığı tartışmaya başlamadan önce, bunun Filistin halkının temel haklarını gerçekten güvence altına alıp almadığını sormamız gerekir. İki devletli çözüm, özellikle Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkı gibi temel meseleleri ele almıyor. Herhangi bir siyasi çözümü tartışmadan önce Filistinlilerin haklarının tanınması gerekir: Kendi kaderini tayin hakkı, geri dönüş hakkı, direnme hakkı, yaşama hakkı ve hareket özgürlüğü. Öncelikli mesele soyut bir siyasi formül üzerine tartışmak değil; Filistin içinde ve dışında gerçek bir güç dengesi yaratmaktır. Böyle bir güç dengesi kurulmadan herhangi bir siyasi çözümün ciddi biçimde hayata geçirilebileceğini düşünmüyorum.

Filistin siyaseti büyük ölçüde Fetih ve Hamas ekseninde şekilleniyor. Mevcut siyasi dağınıklık ve kriz ortamında, kapsayıcı, laik ve demokratik bir alternatifin ortaya çıkması mümkün mü?

Filistin iç siyaseti, 2007'de Gazze ile Batı Şeria arasında yaşanan siyasi ayrışmadan bu yana oldukça karmaşık bir görünüm sergiliyor. Bununla birlikte, Filistin siyasetinin yalnızca Fetih ve Hamas'tan ibaret olmadığını da vurgulamak gerekir. Ancak bugün Filistin'deki siyasi koşullar nedeniyle bütün Filistinli siyasi hareketler önemli ölçüde zayıflamış durumda. Bu zayıflığın bir nedeni de insanların güven duyabileceği gerçek ve kapsayıcı bir siyasi projenin bulunmaması. Bu nedenle birçok Filistinli, halkını hangi siyasi yönelimin geleceğe taşıyabileceği konusunda net bir perspektif göremiyor. Bana göre, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) tüm Filistinli siyasi güçlerin katılımıyla gerçek anlamda yeniden yapılandırılmadığı bir durumda, özellikle Filistin dışında yaşayan Filistinliler açısından siyasi dağınıklık ve yönsüzlük devam edecektir.

Dünya genelinde yaklaşık 14 milyon Filistinli yaşıyor ve bunların yarısından fazlası tarihi Filistin topraklarının dışında, diaspora toplulukları içinde bulunuyor. Bu nüfusun Filistin'deki gelişmeler üzerindeki etkisi nedir? Ayrıca bu insanların geri dönüşü mümkün olabilir mi?

Tarihsel olarak diasporadaki Filistinliler, özellikle 1960'lı ve 1970'li yıllarda Filistin siyasetinde son derece önemli ve merkezi bir rol oynadılar. Ne var ki Oslo Anlaşmaları, Filistin'in siyasi, toplumsal, ekonomik ve hatta ahlaki yapısında derin dönüşümlere yol açtı. Bunun sonucunda Filistinli mülteciler, geçmişte sahip oldukları siyasi ağırlığı ve Filistin'in stratejik karar alma süreçleri üzerindeki etkilerini giderek kaybettiler. Bugün ise özellikle genç kuşakların rolü yeniden şekilleniyor. Özellikle Ekim 2023'ten bu yana diasporadaki Filistinliler, Filistin halkının mücadelesi içindeki yerlerini yeniden kazanmaya çalışıyor. Bu durum, çoğu zaman öncü bir rol üstlendikleri uluslararası dayanışma hareketlerinde açıkça görülebiliyor. Diasporadaki Filistinliler, hem siyasi alanda hem de dayanışma ağlarının güçlendirilmesinde önemli katkılar sunuyor. Bir yandan direnişi destekleyen, diğer yandan da siyasi bir çözüm arayışını sürdüren örgütlü bir Filistin diasporası oluşturma çabası içindeler.

Filistin ve Kürt halklarının durumunda olduğu gibi, kendi kaderini tayin hakkı sistematik biçimde inkâr edilen toplumlar için çözüm ne olabilir?

Kendi kaderini tayin hakkı temel bir haktır; bütün halkların sahip olduğu vazgeçilmez bir haktır. Bu hak tanınmadığı ve sürekli olarak inkâr edildiği sürece, buna verilecek yanıt direniş olacaktır. Başkaları sizin kendi kaderinizi tayin etme hakkınızı tanımayı reddediyorsa, o hakkı fiilen kabul ettirmek zorundasınız. Bu hak ne yalnızca slogan atarak ne de rakibinizden onu lütfetmesini isteyerek elde edilir. Bu hak, direniş yoluyla kazanılır.