Hindistanlı avukat ve yazar Nandita Haksar ile Batı'nın evrensel insan hakları konusundaki ikiyüzlülüğünü konuştuk.
- Uluslararası Af Örgütü gibi saygın insan hakları kuruluşları dahi, Batı'nın dış politikalarıyla uyumlu tavırlar aldı. Af Örgütü'nün Nelson Mandela'yı "düşünce tutsağı" olarak kabul etmemesi bunun çarpıcı bir örneğidir. Bu durum, dönemin Af Örgütü İngiltere Şubesi Direktörü Cosmos Desmond tarafından ayrıntılı şekilde belgelenmiştir.
DEVRİŞ ÇİMEN/BADEN
Hindistanlı insan hakları avukatı ve yazar Nandita Haksar, insan haklarının "evrenselliği" fikrinin başından beri tartışmalı olduğunu cesurca savunuyor. İnsan hakları ve mülteci hukuku alanlarında birçok hukuki emsal kararın alınmasını sağlayan Haksar, Hindistan mahkemelerindeki davaları üstlenmenin yanı sıra uluslararası mahkemeler ile komiteler önünde de savunmalar yaptı. Ayrıca ticaretle ilişkilendirilen insan haklarının araçsallaştırıldığını vurgulayan Haksar, BM gibi uluslararası kurumların etkisizliği başta olmak üzere, Uluslararası Af Örgütü gibi yapıların sömürgecilik ve ırkçılığa karşı yürütülen meşru silahlı mücadelelere zarar verdiğine dikkat çekiyor. Nandita Haksar ile iki bölümden oluşan söyleşimizin ilk bölümünde, Batı'nın evrensel insan hakları konusundaki ikiyüzlülüğünü ve bu kavramı örtük çıkar politikaları için nasıl bir silaha dönüştürdüğünü konuştuk.
İnsan hakları davası, bir kurtuluş aracı olmaktan çıkıp küresel bir tahakküm aracına nasıl evrildi?
10 Aralık 1948'de Paris'teki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni tüm halklar ve ülkeler için ortak bir başarı ölçütü olarak kabul etti. Bu bildiri bugüne dek 500'den fazla dile çevrildi ve 70'in üzerinde insan hakları sözleşmesinin önünü açtı. İnsan haklarının "evrenselliği" fikri daha en başından tartışmalıydı. Evrensel Bildiri'ye sekiz ülke karşı çıktı; her birinin gerekçesi bambaşkaydı. Apartheid rejimi ile yönetilen Güney Afrika’nın beyaz üstünlükçü temsilcileri, bildirinin tüm ırklardan insanlara eşit davranılmasını öngörmesine karşı çıktı. Güney Afrika hükümeti, kurumsallaşmış ırk ayrımcılığı politikasını korumak için çekimser kaldı; çünkü bu politika bildirinin eşitlik ilkeleriyle doğrudan çelişiyordu.
Peki bildiriye karşı çıkan diğer ülkeler hangileriydi?
Suudi Arabistan, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni imzalamadı. Temel itirazları din özgürlüğü ve cinsiyet eşitliği maddelerine yönelikti; bu hükümlerin İslam hukukuyla çeliştiğini savundular. Bildiriyi imzalamamış olsa da Suudi Arabistan, ilkelerini desteklemekle yükümlü bir BM üyesidir. Sovyetler Birliği, Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (SSC), Beyaz Rusya SSC, Yugoslavya, Polonya ve Çekoslovakya ise tamamen farklı gerekçelerle bildiriyi imzalamadı. Sosyalistlere göre bu bildiri, dünyaya kapitalist bir dünya görüşü dayatıyordu: bireysel hakları sosyal ve ekonomik hakların önüne koyan bir anlayıştı bu. Soğuk Savaş boyunca Batılı ülkelerle Sovyetler Birliği (arkasında üçüncü dünya ülkeleri olduğu halde) arasında net bir ayrışma vardı: insan hakları hukuku hangi hakları kapsamalı ve korumalıydı? Tartışma evrensellik üzerine değil, bireysel medeni ve siyasi hakların yanı sıra ekonomik, sosyal ve kültürel hakların da tanınması gerektiği üzerineydi.
Bu tartışmalar sonunda neye yol açtı?
Sonunda iki ayrı sözleşme yapılması konusunda anlaşıldı: Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi. Bu sözleşmeler 1966'da BM'de kabul edildi ancak 1976'ya kadar onaylanmadı. Ve uluslararası insan hakları hukukunun temelini oluşturdular. ABD ise bu iki sözleşmeyi ancak 1992'de, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra onayladı. Şunu da eklemeliyim: Hindistan, diğer bazı üçüncü dünya ülkeleriyle birlikte göreceli bir tutum aldı. Evrensel insan haklarının ancak gelişmiş sanayi ülkelerinde uygulanabileceğini savundular ve bu, uluslararası insan hakları hukukuna uymamak için bir meşruiyet zemini haline geldi. İşte tam da bu geniş çekiciliği sayesinde insan hakları söylemi, hükümetlerin (özellikle Batılı devletlerin), STK'ların ve şirketlerin elinde, dünyadaki ülkelerin ulusal egemenliklerini ihlal etmek, hatta savaşları meşrulaştırmak için güçlü bir araca dönüştü.
Etiyopyalılar, Amhara halkına yönelik soykırımı protesto etmek için düzenlenen eylemde, duvarında "Demokrasi" pankartı asılı olan Avrupa Komisyonu'nun Brüksel'deki binası önünde toplandı./foto:AFP
Bazı örnekler verebilir misiniz?
Birkaç örnek vereyim: Birincisi, Uluslararası Af Örgütü gibi saygın grupları da içeren insan hakları örgütleri, Batı'nın dış politikalarıyla uyumlu tavırlar aldı. Af Örgütü'nün Nelson Mandela'yı "düşünce tutsağı" olarak kabul etmemesi bunun çarpıcı bir örneğidir. Bu durum, dönemin Af Örgütü İngiltere Şubesi Direktörü Cosmos Desmond tarafından ayrıntılı şekilde belgelenmiştir. Desmond bunu Persecution East and West: Human Rights, Political Prisoners, and Amnesty (1983) adlı kitabında yazmıştır. Af Örgütü'nün silahlı direnişe karşı takındığı tutum, sömürgeciliğe, emperyalizme ve ırkçılığa karşı yürütülen silahlı mücadelelerin meşruiyetini zedelemiştir.
İkincisi, insan hakları, ticaretle ilişkilendirildiklerinde silah haline geldi. "İnsan hakları şartlılığı" denilen uygulama, dış yardımı, kredileri veya ticaret anlaşmalarını, alıcı ülkenin insan hakları standartlarına uymasına bağlamaktır. Amaç demokrasi ve hukukun üstünlüğünü teşvik etmek olsa da, bu koşullar çoğu zaman paternalist (yukarıdan hamilik eden bir tarzda “korumacı”), yeni-sömürgeci baskılar yaratır. Eleştirmenlere göre eşitsiz bir dünya düzeninde bu tür şartlılıklar, savunmasız toplulukları daha da öteleyip temel ihtiyaçları çözmekte başarısız olur. Af Örgütü, 1990'ların başında Hindistan'a odaklanma kararı aldı; bu karar tam da Hindistan'ın ekonomisini serbestleştirip özel sermayeye kapılarını açtığı döneme denk geldi. İnsan hakları söylemi, neoliberalizmle ittifak halindeydi ve sermaye hareketini kolaylaştırmak, yerli sanayiyi ve iş dünyasını koruyan ulusal engelleri yıkmak için bir araçtı. Başka bir deyişle, özgürlük serbest piyasalara bağlandı. İnsan hakları söylemi, birçok açıdan beyaz sömürgeci misyonerler için İncil ne işe yaradıysa onu yaptı: "uygarlık getirme" misyonunu meşrulaştırdı.
Üçüncüsü, bireysel haklara dayanan liberal insan hakları söylemi, halkların dayanışmasını bozma işinde suç ortağı olmuştur:
(a) Halkların kendi kaderini tayin hakkını vurgulayarak, özellikle de sömürgeci güçlerin çizdiği sınırların yarattığı etnik fay hatlarını öne çıkararak.
(b) Bireysel özgürlük ve otonomiyi vurgulayarak. Bu, kolektif ve hiyerarşik aile yapılarından bireysel haklara kayış yaratır ve aile dayanışması fikriyle gerilime yol açar. Bu sayede, sözde terörle savaşta Müslüman kadınların haklarını savunup Müslüman erkekleri şeytanlaştırmak mümkün olur. Emperyalist feminizm, "terör"le suçlanan veya bu şüpheyle hedef alınan Müslüman erkeklere uygulanan vahşi işkenceleri meşrulaştırmaya, hatta kadın haklarını savunma adı altında kitlesel insan hakları ihlallerini meşrulaştırmaya yaramıştır.
(c) Liberal insan hakları söylemi, işçi haklarını ILO'nun ayrıca ele aldığı bir alan olarak görüp çalışan sınıfın toplu pazarlık hakkını zayıflatır. İnsan hakları söylemi, adaletsiz ve eşitsiz dünya düzeninin ve şirketlerin denetimsiz gücünün yol açtığı ihlalleri tanımaz.
(d) İnsan hakları söylemi, emperyalizm ve yeni-sömürgeciliğin yol açtığı ve başta küresel Güney olmak üzere dünyanın dört bir yanında yaşanan insan hakları ihlallerini görmezden gelir. Bu ihlaller; açlığa, konut krizine ve çoğu zaman tedavi edilebilir hastalıklardan ölümlere yol açmaktadır.
Son yıllarda sizce önemli olan başka örnekler var mı?
Son olarak, insan hakları söylemi Yugoslavya'dan Irak'a, Libya'dan Afganistan'a ve yakın zamanda İran'a kadar uzanan savaşları meşrulaştırmak için kullanıldı. Hatta bazı hukukçular "insansız hava araçlarına insan hakları temelli yaklaşım" diye bir şeyden bahsediyor ve savaşların, karşı isyan operasyonlarının insan hakları ilkelerine uygun şekilde nasıl yürütülebileceğini yazıyorlar. Kadın haklarını da insan hakları söyleminin kapsamına alacak olursak, kadın haklarının nasıl silaha dönüştürüldüğünü görürüz: işgalleri, egemenlik ihlallerini ve savaşları meşrulaştırmak için kullanılıyor. Bu savaşlar, emperyalist stratejinin bir parçasıdır; amaç küresel Güney üzerinde tahakküm kurmaktır. ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü
savaşta, İsrailli liderler ve güvenlik devleti aktörleri, İran rejiminin ve vekillerinin kadınlara yönelik baskısını açıkça gündeme getirerek bunu dron saldırılarını, sabotajları veya füze saldırılarını meşrulaştırmak için kullanıyor. Bu saldırıları "demokrasi" ve "kadın hakları"nı desteklemek olarak sunuyorlar. Bu söylem Irak, Afganistan ve şimdi de İran'daki feministler tarafından kınandı. Bu feministler, uluslararası feminist çevreleri feminist söylemi emperyalist amaçlar için gasp etmekle suçluyor. Katharina Motyl gibi feministler, kadın haklarını savaşları meşrulaştırmak için kullanmayı "emperyalist feminizm" olarak kınıyor. Motyl'in yazıları, kadın haklarının tarih boyunca defalarca askeri genişlemeyi meşrulaştırmak için nasıl seferber edildiğini gözler önüne seriyor. Lila AbuLughod belki de Batılı feministlerin en bilinen eleştirmenidir. Ona göre Batılı feministler, Afgan kadınlarını evrensel olarak "Müslüman kültürü" tarafından ezilen bireyler olarak çerçeveleyerek Afganistan'ın işgalini meşrulaştırmaya yardımcı oldular. Bu yaklaşım, "özgürlükçü Batı" ile "gerici İslam" arasındaki sömürgeci ve oryantalist karşıtlıkları yeniden üretti.
Dünyada milyonlarca insanın hakları, iktidardakiler tarafından sistematik biçimde gasp ediliyor. İnsanlar bu hak gaspına karşı nasıl direnebilir?
"Haklara sahip olma hakkı", herhangi bir yasal hakka sahip olabilmek için bir siyasi topluluğa ait olmanın (yurttaşlığın) temel zorunluluğunu ifade eder. 2025 yılının ortası itibarıyla dünya çapında 117 milyondan fazla insan zorla yerinden edilmiş durumda; bunların yaklaşık 42,5 milyonu mülteci. Bu sayı, BM Mülteci Ajansı (UNHCR) korumasındaki mültecileri, BM Filistin Mülteci Ajansı (UNRWA) korumasındaki Filistinli mültecileri ve mülteci benzeri durumdaki kişileri içeriyor. Bu, kayıtlardaki en yüksek yerinden edilme seviyesi. Mültecilerin yüzde 71'i düşük ve orta gelirli ülkelerde barınıyor. Hindistan'da mülteci haklarıyla yakından ilgilendim. Buradaki sorun diğer birçok ülkedeki kadar şiddetli olmasa da en az onlar kadar acı verici. Hindistan bağımsızlığına kanlı bir taksim sürecinin ardından kavuştu ve milyonlarca mülteciye ev sahipliği yaptı. Hindistan BM Mülteci Sözleşmesi'ni imzalamamış olsa da dünyanın dört bir yanından gelen mültecileri kabul etti. Hindistan, UNHCR'nin Yürütme Kurulu üyesidir ve UNHCR Yeni Delhi'de faaliyet göstermektedir. Ancak son zamanlarda Hindistan da mültecilere karşı giderek daha katı hale geldi. Yakında çıkarılan yeni yasalar uyarınca mülteciler yasadışı göçmen muamelesi görüyor. Bunun Batı'da bir eğilim olduğunu biliyorum ama Hindistan'ın mültecilere yönelik liberal politikalarını sürdüreceğini umuyordum.
Hindistan'ın mültecilere nasıl davrandığı konusunu biraz daha açar mısınız?
Mültecilerin yaşama hakkı ve yasaların keyfi kullanımına karşı hakları var, ancak bu haklarını uygulatmak için çok az imkânları var ya da hiç yok. UNHCR sorumluluk almaktan fiilen geri çekildi, hükümet ise mültecilere yasadışı göçmen muamelesi yapıyor ve birçoğunu gözetim merkezlerinde/tutukevlerinde tutuyor. Kuzeydoğu Hindistan'da, özellikle Manipur eyaletinde, özellikle 2023'ten bu yana artan bir şiddet dalgası yaşıyoruz. Cenevre merkezli Yerinden Edilme İzleme Merkezi'nin (IDMC) 2024 Küresel Yerinden Edilme Raporu'na (GRID) göre, Manipur'daki etnik şiddet 2023'te 67 bin kişinin yerinden edilmesine yol açtı, bu Güney Asya'daki en yüksek rakamdır. Mülteciler için çalıştığını söyleyen birkaç STK var, ancak bunlar Hindistan'da mülteciler adına devletle yüzleşmiyor. Mülteciler UNHCR ofisi önünde protesto yapıyor, ancak bunun pek etkili olmadığı görüldü.
Hindistan'da insanların hakları için mücadele etmeye devam ettiği başka alanlar da var mı?
Mülteciler ve göçmenlerin yanı sıra, kendi vatandaşlarımız da benzeri görülmemiş bir krizle karşı karşıya. Ülke genelinde işçi protestoları var, özellikle yasal asgari ücreti alamayan sözleşmeli işçiler tarafından. Halk, tutuklamalara, tehditlere ve yıldırmalara rağmen defalarca sokağa çıkıp protesto ederek direniyor. Ancak adalet dağıtabilecek kurumlar - örneğin iş mahkemeleri - artık işlemiyor. İnsanların herhangi bir yerde direnişi sürdürebilmesinin tek yolu kendi örgütlerine sahip olmaktır. Ulusal sendikalar müdahale etti, ancak esnek işgücü piyasalarının büyümesiyle sendika hareketi zayıflamış durumda ve işçilerimizin çoğu, sendika hareketinin henüz ulaşamadığı kayıt dışı sektörde bulunuyor. Hükümet ücretleri artırarak yanıt verdi, ancak bu artış yükselen fiyatları karşılamaya neredeyse yetmiyor. Özellikle ABD'nin İran’a yönelik savaşı sonrasında LPG gaz arzı sıkıntısı Hindistan'da hem yemek pişirme amaçlı gaz ihtiyacını hem de kumaş boyama sürecinde LPG kullanan hazır giyim sektörünü etkiledi. Böylece binlerce işçi işsiz kaldı. Hükümet, Körfez ülkelerinde sıkışıp kalan binlerce işçiyi tahliye etti, ancak geri döndüklerinde iş yok. Hindistan, dünyanın en büyük döviz havalesi alıcısıdır; hükümet verilerine göre 2025'te rekor seviyede 135 milyar dolar (117 milyar euro) giriş olmuştur. Savaş devam ederse, binlerce yoksul aile, ana gelir kaynağından mahrum kalacak. Önümüzdeki günler halkımız için tarifsiz acılar getirecek.
Yarın: Hindistan stratejisi: Herkesle ilişki kur, kimseyle düşman olma