İran savaşı ve kalıcı çözüm

Mihraç URAL Haberleri —

  • Savaşın temel gerekçeleri arasında İran’ın nükleer programı ve balistik füze kapasitesi gösteriliyor. Daha geniş ölçekli jeopolitik hesapların da devrede olduğu açıktır.

ABD–İsrail hattı ile İran arasında uzun süredir beklenen savaş, fiillen başladı. Savaşa karşıyım. Kimden gelirse gelsin savaş merhametsizdir; kim kazanırsa kazansın sonu felaket ve yıkımdır. Bu nedenle savaş karşıtı bir tutumla görüşmelerin sürdürülmesinden ve çatışma olmadan bir anlaşmaya varılmasından yanayım.

İran gibi büyük bir ülkede, Şii inancının köklü olduğu bir coğrafyadaki savaşın sonuçları, son derece yıkıcı olacaktır. Böyle bir savaşta hiç kimse gerçek anlamda kazançlı çıkmayacaktır. İran rejiminin tarihsel olarak tükendiği yönünde güçlü işaretler ortada. Daha demokratik ve halk iradesine dayalı bir yönetim ihtiyacı açıktır. Mutlaka yıkıcı bir savaştan  ziyade İran halkları, kendi iç dinamikleriyle değişim yaratabilecek güçtedir.

Kara harekâtına dönüşmeden kesin sonuç üretmek zor. İran’ın yaklaşık 1 milyon 648 bin 195 kilometrekarelik yüzölçümü dikkate alındığında, böyle bir kara harekâtı, son derece zor, neredeyse imkânsız görünüyor. Hava üstünlüğü belirli avantajlar sağlasa da kara kontrolü olmadan kalıcı sonuç almak güçtür.

İran’daki iç muhalefet, son gelişmelerin ardından daha belirgin bir cepheleşmeye yöneldi. Özellikle Kürt kesimlerin, “ne molla rejimi ne de Şah rejimi” söylemiyle pozisyon aldığı; dış müdahaleye karşı temkinli bir tutum sergilediği görülüyor. Dış müdahale ile kazanılan bir savaşın, ülkeyi bağımlı hale getirme riski taşıdığı açıktır. Bu nedenle en özgür ve kalıcı çözümün, iç demokratik dönüşüm olduğu savunuluyor. Bu yaklaşımın, İran’daki birçok azınlık tarafından da paylaşıldığı ifade ediliyor.

İran, çok kimlikli ve çok mezhepli bir ülkedir. Nüfusun çoğunluğunu Farslar oluştururken; Azerbaycan Türkleri, Kürtler, Lurlar, Beluçlar ve Araplar (özellikle Huzistan/Ahvaz bölgesinde) önemli topluluklardır. Mezhepsel olarak nüfusun büyük bölümü Şii, daha küçük bir kısmı Sünnidir; ayrıca Hristiyan ve Yahudi topluluklar da bulunuyor. Böylesi bir toplumsal çeşitlilik içinde kalıcı çözümün demokratik bir sistemden geçtiği açıktır. Farklılıkların korunması ve hakların güvence altına alınması, demokratik bir yapılanmayı zorunlu kılıyor. Bu dönüşümün dış askeri müdahalelerle değil, iç toplumsal mücadeleyle gerçekleşmesi mümkündür.

Tasavvur edilen düzen

Savaşın temel gerekçeleri arasında İran’ın nükleer programı ve balistik füze kapasitesi gösteriliyor. Daha geniş ölçekli jeopolitik hesapların da devrede olduğu açıktır. ABD’nin bölgesel düzeni, yeniden yapılandırma arayışında olduğu biliniyor. Bu çerçevede, İsrail, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerin belirli alanlarda etkinlik kazanacağı bir düzen tasavvur ediliyor. İsrail öncülüğünde Suriye, Ürdün, Mısır, Sudan, Somaliland’ı denetlenecek. Türkiye öncülüğünde, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve dört parçalı Kürdistan denetlenecek. Suudi Arabistan ise Körfez prenslikleri, Kuveyt, Katar ve Yemen’i denetim altına alacaktır. İran, savaş sonrası konumuyla sıradan bir ülke olarak, sınırlı gücüyle çevresinde etkin olacaktır; bu durumda İran'ın savaştan yenilgiyle çıkmış olacağı tahmin ediliyor. Bu kurgu, geçmiş yüz yılın  Sykes–Picot Anlaşması ve uygulamarına karşı alternatif bir plandır. Dağınık güçleri toplama, belli bir merkez etrafında denetleme girişimidir. Bu plan, azınlıkları hiçe sayıyor. Kendi çapında on milyonlarca insanı ihtiva eden yapılar, seçilmiş ülkelerin denetimi altına sokulacaktır. Türkler, Suudiler ve İsrail bu güçleri temsil ediyor. Amerika bu planıyla seçtiği devletleri, çevrelerini denetlemeye yönlendiriyor. Eğer bu aradan tıkanma olursa kendisi müdahale ederek bu planın yaşamasını sağlayacaktır. Nükleer enerji ya da balistik silahların denetimi bu plan çerçevesinde gerçekleşecektir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.