Mafya siyaseti Türkiye'ye geri döndü

Dosya Haberleri —

13 Haziran 2021 Pazar - 23:00

SEDAT PEKER

SEDAT PEKER

  • Sedat Peker'in videolarını farklı bir tarihi geleneğin belirtisi olarak görmek daha mantıklı olabilir: Resmi şeffaflığın olmaması. Erdoğan'ın devlet üzerindeki hâkimiyeti göz önüne alındığında, yargı, polis ya da meclis olsun, hiçbir kurum adaleti  sağlamaya hem istekli hem de yetenekli  görünmüyor. 

RYAN GINGERAS

Çeviren: Mestan Dilbilmez

On yıl önce, mafyanın Türk siyaseti üzerindeki etkisinin sona ermiş gibi göründüğü bir uğrak söz konusuydu. 1970’lerden bu yana Türkiye’nin yeraltı dünyasından kişiler, ülkenin siyaset kurumunu sarsan bir dizi skandalın odak noktası olmuştu ama 2009’a doğru bir dizi ünlü mafya babası ya yargılanıyor ya da zaten uzun hapis cezalarını çekiyordu. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, hükümetinin “temiz eller” siyasalarının ülkeyi battığı karanlık yolsuzluk çukurlarından çıkaracağını ilan etti. Bu iyimserliğin ortasında bazıları temkinli olmayı sürdürdü. Emekli bir polis yetkilisi, 2011’de, “Bu [suç] yapılar[ı] şu anda uykuda” dedi: “Ama uygun bir siyasi ortam bulurlarsa yeniden faaliyete geçebilirler.”

Son üç haftadaki bir dizi saçma olay, bu uyarının kehanet gibi görünmesine neden oluyor. Sedat Peker adlı kötü şöhretli bir suç patronu, Dubai’den Türk hükümetine karşı korkunç ve ayrıntılı suçlamalar getiren bir dizi YouTube videosu yayınladı. Ünlü bir içişleri bakanının oğlu olan bir milletvekilini tecavüz ve cinayetle suçladı. Erdoğan’ın eski başbakanının oğlunu Türkiye’ye beş ton kokain kaçırmaya çalışmakla suçladı. Ve bu adamların neden hiç suçlanmadığını açıklamak için Erdoğan’ın güçlü İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu onları korumakla suçladı. Peker bu iddialara hiçbir kanıt sunmasa da Soylu ve yayınlarında adı geçen diğer kişiler, yanıt vermek için kolları sıvadı. Erdoğan, İçişleri Bakanı’nı desteklemeye devam etti ama Peker’in özgül suçlamalarını ele almayı reddetti.

Peker’in videolarının hem Türkiye’de hem de yurtdışındaki gazetecilerin ilgisini çekmesi şaşırtıcı değildir. Muhabirler, bu videolarda, Türkiye’de iktidarın hâlâ mafyanın elinde ve Erdoğan’ın da selefleri gibi suç ortağı olduğuna dair kanıt bulmakta gecikmedi. Bazıları daha da ileri giderek Peker’in ifşaatlarının mafyanın Türk devletinin kökleşmiş unsurları olduğunu doğruladığını öne sürüyor ama tüm bu sonuçlar ne kadar doğru olursa olsun, Türkiye’deki örgütlü suçları tartışmayı ya da soruşturmayı çevreleyen tabularda ve sansürde daha da derin bir sürekliliğin altını çiziyor. Mafya ve Erdoğan hükümeti arasındaki çıkarlar ne olursa olsun, her iki taraf da daha az şeffaf kalmak konusunda istekli. Türkiye ne yazık ki daha önce birçok kez buraya geldi. Bazı yorumcular, Peker’in açıklamalarının sonunda Erdoğan’ın siyasi ölümünün ilan ettiğini umarken, Peker, geçmişteki yolsuzluk skandallarını karıştırdı. Bunu tekrar yapabilir.

Mafya devletinin geri dönüşü

Geriye dönüp baktığımızda Sedat Peker’in şimdilerde bu kadar büyük bir anlaşmazlığın kaynağı olması, kimseyi şaşırtmamalıdır. Almanya’da büyümüş olmasına rağmen Peker, 1990’ların sonundan beri Türkiye’de halkın ilgi odağı olmuştur. Peker, şantaj, haraç alma ve diğer zor kullanma hizmetleriyle tanınan tarihi bir “kiralık sert adamlar” sınıfı olan önde gelen kabadayılar kuşağının son örnekleri arasında yer alıyor. Medyanın daha az ilgi gösterdiği uyuşturucu kaçakçılarının aksine Türk basını, kabadayılık işindeki Peker ve diğerlerinin benzerlerini romantikleştirme eğilimindedir. Peker, 1998 ve 2005 yıllarında zor kullanma eylemleriyle suçlanmasına rağmen Türkiye’de futbol maçlarında şike yapmak ve Almanya’da bir motosiklet çetesine destek vermek gibi bir dizi başka davada kovuşturmadan kaçınmayı başardı. Peker, başından itibaren kötü şöhretini benimsemiştir. Ünlülerle birlikte düzenli olarak fotoğraflandı ve röportaj yapmaktan nadiren kaçındı. Peker, YouTube videolarının son patlamasından önce Facebook’ta aktifti; konuşmalar yayınlıyor ve destekçileriyle etkileşime giriyordu.

Sedat Peker, her şeyden çok siyasi bir hayvandır. Gençliğinden beri aşırı milliyetçi davaların aktif bir katılımcısı olmuştur. 2018’de Erdoğan yönetimine küçük koalisyon ortağı olarak katılan Milliyetçi Hareket Partisi gibi aşırı sağcı gruplar arasında bugüne kadar bir halk kahramanı olmaya devam etti. Her şeyin ötesinde Peker, hem polise hem de basına muhbirlik yapmak istediğini hiçbir zaman gizlemedi. Basında ve tanık kürsüsünde, uzun süredir kolluk kuvvetleriyle güçlü bağlarını sürdürdüğünü ve devletin Kürt militanlarla ve ulusal güvenliğe yönelik diğer tehditlerle mücadele çabalarında bir muhbir ve tetikçi olarak hizmet ettiğini açıkladı. 2008 Ergenekon davaları sırasında bu, onu kısaca Erdoğan hükümetiyle karşı karşıya getirdi. Ancak mahkumiyeti, spot ışıkları altında geçirdiği zamanı sadece kısa bir süreliğine durdurdu. Hükümetin Ergenekon kararlarını feshetme kararı, 2014 yılında cezaevinden serbest bırakılmasına yol açtı. Ardından kendisini yeniden Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin destekçisi ve kampanya vekili olarak kurdu. Peker’in İstanbul’daki bir düğünde cumhurbaşkanını sıcak bir şekilde selamladığı fotoğraflar, kısa sürede yayıldı. 2015 yılında binlerce kişilik bir kalabalığa, ülkenin Kürt bölgelerinde barış çağrısı yapan bir dilekçeyi imzalayanların “kanıyla duş almak” için hazır beklemelerini söyledi. O zamandan beri Peker, hükümetin muhaliflerine karşı bu ve diğer kışkırtma eylemlerinin yasal sorumluluğundan kaçtı. Yargının eylemsizliğinin sonuçları açık bir şekilde ortaya çıktı. Sedat Peker, yukarıdan korunuyordu.

Ancak Peker’in hayatı 2020’den bu yana tuhaf bir dizi dönemece girdi. O yılın başlarında Instagram’da Türkiye’den ayrıldığını ve sözde lisans eğitimi almak amacıyla Balkanlara yerleştiğini söyleyen bir mesaj yayınladı. Türk yeraltı dünyasından kadim bir hasmının intikamından kurtulmak için ülkeden kaçması gerektiğine dair söylentiler hemen ortalığı karıştırdı. Aksine Peker, Erdoğan’ın damadı, dönemin Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “onu yok etmeye çalıştığını” açıkladı. Olaylar, Nisan 2021’de, polisin Peker’in evini hedef aldığı ve 49 suç ortağını gözaltına aldığı, ülke genelinde beş ilçede bir dizi baskın düzenlemesiyle doruk noktasına ulaştı. İlk haberler, kendisinin ve diğerlerinin adam kaçırma, gasp, rüşvet ve bedensel zarar verme gibi bir dizi suçtan soruşturulduğunu iddia etti ama Türk makamlarının daha sonradan uluslararası bir yakalama emri çıkarıp çıkarmadığı belirsizliğini koruyor. Ailesinin soruşturmayı yürütenlerin elinde maruz kaldığı kötü muamele, Peker’in iddiasına göre, kötü şöhretli video dizisini yayınlamayı seçmesinin nedenleri arasında yer alıyor.

Peker’in kamu görevlilerine ve diğer yüksek profilli şahsiyetlere yönelik suçlamaları, çok sayıda ve çoğu zaman da korkunçtur. Soylu ve Albayrak arasında sözde bir kan davasını detaylandırmanın yanı sıra hâlihazırdaki içişleri bakanını uyuşturucu kaçakçılığı, tecavüz, cinayet ve gasp olaylarını örtbas etmekle suçluyor. Peker, diğer cinayetlerin yanı sıra, eski devlet görevlilerinin, hükümetin suçlarını araştırdıkları gerekçesiyle gazetecilerin 1990’larda öldürülmesini düzenlediğini iddia ediyor. Şimdi milyonlarca Türk, Peker’in sosyal medya gönderilerine yapışıp kalmışken videolarında adı geçenlerin çoğu, çırpınan tepkiler verdi. Erdoğan’ın eski başbakanı Binali Yıldırım, Peker’in oğlunun Venezuela’da ticaret yaptığı iddiasını doğruladı ama işin kokain değil, COVID-19 yardımı olduğu konusunda ısrar etti. Bu arada Süleyman Soylu, saatlerce popüler bir televizyon programına çıkarak Peker’in videolarının ülkeye karşı büyük bir komplo oluşturduğunu savundu. Beş gazeteciden oluşan edilgen bir grup, bakan, muhalefet partisi üyeleri ve BBC gibi bir dizi potansiyel komplocuyu suçlarken sessizce dinledi. Erdoğan, ekseriyetle skandal boyunca görece sessiz kaldı. “Terör örgütleri gibi” diye şifreli bir şekilde ilan etti, “suç çeteleri zehirli bir yılandır. Onlarla aynı çuvala girersen daha sonra başına geleceklere rıza göstermiş olursun.”

Ne bilmiyoruz ve nasıl bilmiyoruz?

Bu, Türkiye’deki ilk yüksek profilli, son derece siyasi mafya skandalı değil. Son birkaç on yılda uluslararası ilişkilerin, Türk siyasetinin ve organize suçun örtüştüğü çok sayıda dava var. Bunlardan en eskisi, 1972’de Milliyetçi Hareket Partisi senatörü Kudret Bayhan’ın Fransa’ya 146 kilo morfin kaçakçılığı yaparken tutuklanmasıydı. Birçoğunun gözlemlediği gibi Bayhan’ın kovuşturması, Avrupa ve Amerika arasındaki “Fransız Bağlantısı” olarak adlandırılan eroin ticaretinde Türkiye’nin rolünü vurguladı. Bir de Papa II. John Paul’un suikastçısı olacak Mehmet Ali Ağca davası vardı. Bazı soruşturmalar onu olası bir Varşova Paktı komplosuyla ilişkilendirse de gazeteciler ve ABD’li araştırmacılar, Ağca’nın motivasyonunun köklerinin hem önde gelen Türk siyasetçileriyle hem de uluslararası uyuşturucu kaçakçılarıyla olan bağlarıyla tanınan aşırı milliyetçi bir örgüt olan Bozkurtlarda yattığını savundu. Türkler için ülkenin örgütlü suçla sorunlu ilişkisini en iyi netleştiren, 1996 Susurluk skandalıdır. Susurluk’un hükümetin bilinen eroin tacirlerini barındırdığı ve onları suikastçı olarak çalıştırdığına dair başlıca ifşası, Türk siyasetinde şiddet ve yolsuzlukla zedelenen on yılı özetledi.

Ama örgütlü suçun tarihini ve Türk devletiyle ilişkisini izlemek göz korkutucudur. İçişleri Bakanlığı’nın kayıtları gibi ilgili arşivlere erişim, kısıtlı olmaya devam ediyor. Çağdaş araştırmacılara sunulan az sayıdaki kaynak arasında Washington’daki Ulusal Arşiv’de bulunan diplomatların ve kolluk kuvvetlerinin belgeleri bulunmaktadır. Kitabımda detaylandırdığım gibi Türk polis memurlarına ve jandarmalarına yardım etmek üzere görevlendirilen ABD’li ajanlar, genellikle devlet yetkilileri ve mafya arasında karanlık bağlar keşfetti. 1930’ların başlarında ABD’nin narkotikle mücadele memurları, devlet polisi ve yetkililerinin büyük eroin kaçakçılarını koruduğu durumlarla karşılaştı. 50’li ve 60’lı yıllarda ajanlar, milletvekillerinin ve bakanların, uyuşturucu kaçakçılığını etkin bir biçimde koruduğuna ya da kaçakçılığa katıldığına dair kanıtlar ortaya çıkardı. 1970’lere gelindiğinde generaller, ABD’li diplomatlara, geçmiş hükümet yetkililerinin “belli başlı suçlular olarak afyon kaçakçılığına karıştığını” özel olarak açıklamışlardı. Bununla beraber Amerikalı yetkililer, bu bilgiyi hiçbir zaman kamuya açıklamadı. 20. yüzyılın büyük bir bölümünde Türk siyasetçiler ve gazeteciler, önde gelen uyuşturucu kaçakçılarının isimlerini ifşa etme konusunda aynı derecede ketum davrandı. İhsan Sekban ve Hüseyin Eminoğlu gibi Türkiye’nin özgün uyuşturucu baronlarından hiçbiri, uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlanmadı ve nadiren isimleri gazetelerde yer aldı.

Susurluk skandalıyla ilgili sınırlı bir dizi meclis oturumu dışında devlet-mafya ilişkilerinin niteliğini ele alan hiçbir kamusal soruşturma yapılmadı. Mafyanın siyaseti nasıl etkilediğine dair gazetecilerin anlatıları boldur ama nitelik ve kapsam bakımından farklılık gösterir. Görece çok azı doğrulanabilir kaynaklar sunar. Bunun yerine çoğu, dedikodu türünden işler yapar. Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu gibi mafyanın siyasetteki rolünü araştırmak için en büyük riskleri aldığı bilinen birçok gazeteci öldürüldü. Her ikisinin de davaları çözülmemiş durumda.

Karanlık bir gelecek?

Erdoğan daha önce yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya kaldığında onların da aynı şekilde şeffaf olmamasını sağlamayı başardı. Aralık 2013’te müfettişler, önde gelen birkaç bakanın oğullarını yolsuzluk ve İran’ın yaptırımlardan kaçmasına yardım etmekle suçlayınca Erdoğan hükümeti kaosa sürüklendi. Ardından kimliği belirsiz bir kaynak, Erdoğan’ın oğullarına parayı saklamalarını emrettiği telefon kayıtlarını yayınladı. Bununla beraber Erdoğan, müfettişleri tasfiye ederek ve skandalı Fethullah Gülen ve bir dizi uluslararası aktör tarafından yönetilen bir komplo olarak göstererek kısmen hayatta kaldı. Şimdi Erdoğan’ın Türk medyasındaki müttefikleri, Peker’in videolarını bu komplonun devamı olarak yorumluyor. Bu arada çok sayıda Türk seçmenin dikkat bile etmediğine dair işaretler var. Bir ankete göre Adalet ve Kalkınma Partisi seçmenlerinin yarısından fazlası videoların varlığından habersizdi. Muhtemelen Erdoğan, bu badireyi de atlatır.

Şimdilik Peker yeni videolar vaat etmeye devam ediyor ve Türkiye’nin yorumcuları skandalın önemine dair seri halinde analizler üretmeye devam ediyor. Onun ifşaatları, ülkenin muhalif basını için bir nimet oldu ve birden fazla satış noktası, tüm dikkatlerini öykünün bir sağa bir sola yalpalamalarına adadı. Popüler tartışmalarda yinelenen bir tema, süreklilik meselesidir. Bazıları için sorun, Erdoğan’ın mafya devletinin geçmişteki yozlaşmış hükümetlerden ne kadar farklı olduğudur. Peker’in iddialarına ilişkin meclis soruşturması açılmasını isteyen gazeteci ve siyasetçi Ahmet Şık, videoların ülkeyi yöneten “karanlık, kanlı ve kirli hiyerarşide bir değişiklik olmadığının” kanıtı olduğunu ileri sürdü. Diğerleri, Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin Nicolas Maduro’nun Venezuelasına benzer de facto [fiili] bir narkotik devlet olarak yeni bir sınırı geçtiğini öne sürüyor.

Peki Türkiye mafya tarafından mı yönetiliyor? Her zaman böyle miydi? Türkiye’nin yeraltı dünyasıyla siyaset kurumu arasında temiz bir tarihi ayrım bulmanın genellikle zor olduğu inkar edilemez ama bu kesinlikle Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Sedat Peker’in videolarını farklı bir tarihi geleneğin belirtisi olarak görmek daha mantıklı olabilir: Resmi şeffaflığın olmaması. Erdoğan’ın devlet üzerindeki hâkimiyeti göz önüne alındığında, yargı, polis ya da meclis olsun, hiçbir kurum adaleti sağlamaya hem istekli hem de yetenekli görünmüyor. Çoğunlukla basın, Peker’in bundan sonra ne dediğini sadece izleyip haber yapabilmektedir. Sonuç olarak Peker’in iddialarının gerçekte ne kadar doğru olduğunu asla bilemeyiz. Birçok dinleyici için, Peker’in suçlamaları, ne kadar az kanıt sunarsa sunsun, zaten şüphelendikleri şeyin doğru olduğunu teyit ediyor. Ve Peker’in kendisi, kendisinin paylaşmak istemeyebilecekleri de dahil olmak üzere, söylenecek daha çok sır olduğunu ima etti. Türk devletine, kendi kendisini denetlemesi konusunda güvenilemediğinde, yurttaşlar da gözlemciler de bir mafya liderinin sözüne güvenmek zorunda kalıyor.

* Yazı, “warontherocks.com” tarihinde 7 Haziran tarihinde yayımlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrildi.

 

Kimdir?  

Ryan Gingeras, Deniz Yüksek Lisans Okulu Ulusal Güvenlik İşleri Bölümü’nde profesördür ve Türk, Balkan ve Ortadoğu tarihi konusunda uzmandır. Sonuncusu “Eternal Dawn: Turkey in the Age of Atatürk [Ebedi Şafak: Atatürk Çağında Türkiye]” olmak üzere beş kitabın yazarıdır. “Sorrowful Shores: Violence, Ethnicity and the End of the Ottoman Empire [Dertli Sahiller: Şiddet, Etnisite ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu 1912-1923]”, Milliyetçilik ve Etnik Çalışmalar Alanında Rothschild Kitap Ödülü ve İngiliz-Kuveyt Dostluk Derneği Kitap Ödülü için kısa listede yer aldı. Burada ifade edilen görüşler, Denizcilik Yüksek Lisans Okulu, ABD Donanması, Savunma Bakanlığı veya ABD hükümetinin herhangi bir bölümüne ait değildir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.