Kürt’ü linç ederken Filistin’e ağlamak

Ferda ÇETİN yazdı —

19 Mayıs 2021 Çarşamba - 22:13

  • Türkiye’nin öncelikli sorunu hükümet ve iktidarlar değil, toplumun içine düşürüldüğü bu durumdur. Sorun, yozlaştırılarak dejenere edilen, çifte standartın da ötesinde ne yaptığını, nereye gittiğini, kime hizmet ettini bilmeyen; zalimden ve zulümden yana olduğu halde, kendisini mağdurun ve mazlumun tarafındaymış gibi zanneden toplumun, kendi gerçeğinin farkına varmasıdır.

Türkiye, Filistin’e “ağlıyor.”

Türk devleti ve Türk halkı, İsrail’in Filistin topraklarını işgaline karşı çıkıyor.

Filistinlileri göçe zorlamasını, Gazze ve çevresinin ablukaya alınmasını kabul etmiyor.

Yüzde 70’i göçmen olan ve kamplarda yaşayan Filistinlilerin, yeniden bombardıman altına alınmasına üzülüyor.

Fakat bu acıma, bu üzüntü ve karşı çıkış hali, insanların vicdanından gelen, doğal ve samimi bir karşı çıkış değil. Toplumun insanlığından kaynaklanan bir duygudaşlık hiç değil.

Devlet, hükümet ve konjonktür, İsrail’e karşı çıkmayı uygun bulduğu; bu karşı çıkış devletin/hükümetin karşı çıkışıyla örtüştüğü ve risksiz hale geldiği için ilgi ve taraftar topluyor.

Müslümanlık üzerinden izah bulan bu “dayanışma”nın, toplumun özgür iradesi ile gerçekleşmediğinin en açık kanıtı, Çin-Uygur sorununda takınılan tutumdur.

Uygur halkı da müslümandır ve Çin’in yoğun baskısı altındadır.

Uygurlar Türkiye’den yardım ve destek talep ettiği halde devletten ve hükümetten ses çıkmıyor.

Uygurlar için ağlayan, üzülen kalabalıklar ortalıkta görünmüyor.

Bayraklar ve konvoylarla Çin’i kınayan şehirler ve kasabalar da yok.

Türkiye’nin öncelikli sorunu hükümet ve iktidarlar değil, toplumun içine düşürüldüğü bu durumdur. Sorun, yozlaştırılarak dejenere edilen, çifte standartın da ötesinde ne yaptığını, nereye gittiğini, kime hizmet ettini bilmeyen; zalimden ve zulümden yana olduğu halde, kendisini mağdurun ve mazlumun tarafındaymış gibi zanneden toplumun, kendi gerçeğinin farkına varmasıdır.

Gelelim Filistin’e ağlayan milyonların “içerideki” haline.

Tarihten, geçmişte yaşanan yüzlerce olaydan örneklere hiç gerek yok.

Son bir haftada gerçekleşen üç haber...

13 Mayıs günü, Güney Kürdistan’dan Mersin’e gelen bir Kürt ailenin önü, içinde üç kişinin bulunduğu, Mehmet Fatih Oflaz’a ait, 01 YG 428 plakalı Honda marka araba ile kesildi. Saldırganlar, Kürtlere küfrederek ve bozkurt işareti yaparak taş ve sopalarla aileyi linç etti. Mersin Valisi olayın adli vaka olduğunu ve büyütülmemesi gerektiğini belirtti.

Ne Filistin’e ve Gazze’ye ağlayan, ne de gazetelerde İsrail’e kınama yazıları döşeyen akademisyen, yazar ve çizerlerden ses seda çıkmadı. “Türkiye’nin Kürtlerle sorunu yoktur, sorun PKK’dir” diyen Kürt büyükleri(!) de böyle bir olayı hiç duymadı.

Çalışmak için Urfa’dan Sakarya’ya giden ve 14 Mayıs günü, ailesiyle telefonda Kürtçe konuşan 16 yaşındaki Y.R., “neden bu dili konuşuyorsun, burada Kürtçe konuşmak yasak” diyen bir grubun saldırısına uğradı. Ağır şekilde yaralanan Y.R. hastaneye kaldırıldı.

Cami hutbelerinden üniversite amfilerine, kahvehanelerden stadlara ulaşan, “Filistin’deki savaş zalim ile mazlumun savaşıdır” nakaratı, söz konusu Kürtler olunca rafa kalkmakla kalmıyor; Türkiye toplumunun ekseriyeti, ailesiyle anadili ile konuşan mazlum Kürt’ü değil, saldırganı ve zalimi destekliyor.

Türk devletinin, Amed Büyükşehir Belediyesi’ni gasp ederek onların yerine atadığı personel, cadde ve sokak tabelalarını değiştirdi. Değişikliğin nedeni, bütün tabelalara Türk bayrağı ilave edilmesiydi. Amed dışında Türkiye’nin hiçbir il veya ilçesinde böyle bir uygulamanın olmaması, Türk sömürgeciliğinin Kürdistan’ı “ele geçirme” ve Kürtleri Türkleştirme politikasının bir parçasıdır.

Filistin’e arka çıkarak, “İsrail bu pervasızlığını nereden ve kimden alıyor?” diye soranlar, “Diyarbakır Kayyımı bu cesareti nerden ve kimden alıyor?” diye sormayı akıllarının ucundan geçirmiyor.

Türk sömürgeciliğini ve Türk devletinin Kürdistan’daki soykırım, doğakırım, göçertme ve vahşet uygulamalarını binbir dereden bahanelerle normalleştirenler; kendi burnunun dibindeki haksızlıkları, adaletsizlikleri ve zalimlikleri görmeyenler, kendi hallerine ağlamaya başladıkları gün, mazlumlara, insanlığa ve Filistinlilere en büyük desteği sağlamış olacaktır.

Eski bir siyasetçi, “hukuk reformu” gündeme geldiğinde, “Türkiye’nin hukuk reformuna değil, vicdan ve ahlak reformuna ihtiyaç vardır” demişti haklı olarak.

Vicdan ve ahlak reformu, bireylerin ve toplumun devlet tahakkümünden kurtularak kendi hakikatine ve doğal haline kavuşması, insanın yeniden insanlaşması demektir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.