Öcalan'sız siyaset kaybettirir!

Dosya Haberleri —

Abdullah Öcalan

Abdullah Öcalan

  • İmralı’da 24 yıldır sürdürülen tecrit rejimi bu 6 aylık süreç içerisinde çok derinlemesine, yoğun şekilde devreye kondu. Türk devlet sisteminin seçimi kazanmaktan daha büyük bir amacı vardı. Kürt sorununda çözümsüzlüğü derinleştirmek, toplumsal kazanımları ve meşruiyeti geriye çekmek... Öcalan’sız siyasetin Kürtlere kaybettirdiği, toplumu içinden çıkılmaz krizlere sürüklediği görülmelidir.
  • Sayın Öcalan o zaman ‘Gerekirse çöpçü olurum, bütün sokakları dolaşıp temizlerim, herkesle selamlaşırım' diyor. Ancak bu metaforun anlaşıldığını düşünmüyorum. Her şeyde olduğu gibi temiz siyaset yürütmek gerektiğini söyler. Yine bu söylemi topluma gitmek, toplumun bütün farklı renklerine ve katmanlarına gitmek demek. Toplumun içinde olmak demek.
  • Devlet tecritle hem Sayın Öcalan’ın görünmesini engelliyor hem de bunun üzerinden toplumsal muhalefeti baskı altına alıyor. Öcalan’ı Anadolu’ya, tanıtma politikasını demokratik siyaset bugüne kadar yapamadı. Sayın Öcalan’ın sesi kesildi. Biz sesi olabilirdik. Demokratik siyaset kurumları Öcalan’ın görünürlüğünü arttırmalıdır.

ERDOĞAN ALAYUMAT/İSTANBUL

Kurdistan ve Türkiye’de 14 ve 28 Mayıs tarihleri arasında iki seçim gerçekleşti. 22 yıldır iktidarda olan AKP seçimlere giderken oluşturduğu faşist ve gerici ittifakla adil olmayan koşullarda yeniden kazandı. 28 Mayıs’ta yapılan Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerini YSK, Erdoğan yüzde 52’lik bir oy oranıyla kazandığı açıkladı. Seçim boyunca iktidar da muhalefette İmralı üzerinden birbirlerini suçladı. Millet ve Cumhur İttifakları propagandalarını mülteci düşmanlığı ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerinden ırkçı bir dil kullanarak yaptı. Üçüncü Yol siyaseti olarak ortaya çıkan ve ana omurgasını Kürt siyasal hareketinin oluşturduğu Emek ve Özgürlük İttifakı bu tartışmalara karşı güçlü bir varlık gösterememesi eleştiri konularından biri oldu. Dosyamızın ikinci bölümünde, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Rezan Sarıca ile Türkiye seçimlerinde ortaya çıkan yeni konektörün İmralı üzerindeki etkilerini, demokratik siyaset kurumlarının yetersizliğini ele aldık.

Türkiye’de 14 Mayıs ve 28 Mayıs tarihlerinde iki seçim yapıldı. Seçim döneminde hem muhalefetin hem de iktidarın gündeminde İmralı vardı. Millet İttifakı Erdoğan’ı çözüm sürecinde yapılan görüşmeler üzerinden "Teröre" destek vermekle suçlarken, İktidarda muhalefeti "Apo’yu serbest bırakacaklar" söylemiyle sıkıştırmaya çalıştı. İki yıldan fazladır İmralı’da mutlak iletişimsizlik hali devam ederken siz bu tartışmaları nasıl yorumluyorsunuz?

Tecridin bir boyutu da seçim öncesi ve seçim sonrasındaki süreçlerle birlikte incelenmelidir. Tecrit sadece yargı ve idare eliyle uygulanmıyor; iktidarın kriminalize etme anlayışıyla ve muhalefetin bu anlayışa hizmet eden tutumu ile doğrudan bağlantılıdır. İmralı’daki tecridin asıl amacı Sayın Öcalan’ın topluma düşüncelerini taşımasını engellemek, özgür birey, özgür toplum oluşumunu engellemektir. İrade ve bilinç boyutuyla özgürleşen bir toplumda böyle bir seçim sonucunu alamayacağını devlet çok iyi bilmektedir. İmralı’da 24 yıldır sürdürülen tecrit rejimi bu 6 aylık süreç içerisinde çok derinlemesine, yoğun şekilde devreye kondu. Türk devlet sisteminin seçimi kazanmaktan daha büyük bir amacı vardı. Kürt sorununda çözümsüzlüğü derinleştirmek, toplumsal kazanımları ve meşruiyeti geriye çekmek… Bu stratejik çizginin bir parçası olarak tecrit siyaseti derinleşerek sürdürüldü. Sayın Öcalan’ın tecridin bu düzeyine rağmen etki potansiyelini, yol açtığı demokratik toplumsal dönüşümü geriletmek için bu tür söylem ve iddialar ortaya atıldı.

İmralı’da görüşme açıklamalarına biz hemen yanıt verdik; bizler müvekkillerimizden 2 yıldan fazla süredir hiçbir şekilde haber alamadığımızı, dolayısıyla İmralı’da herhangi bir görüşme yapılıp yapılmadığını bilmediğimizi ifade ettik ve asıl olanın işkenceye karşı çıkmak olduğunu belirttik.

İmralı’da ne olup bittiğini bilemiyoruz, çünkü İmralı dışarıya tamamen kapalı. Ancak bu süreçte devlet tarafından araçsallaştırıldığını gördük. Aslında İmralı’daki tecrit AKP ve Cumhur İttifakı tarafından kendi çıkarlarına, demokrasinin ve toplumun zararına bir şekilde seçim sürecinde söylem malzemesi yapıldı. Millet İttifakı aktörleri ve kimi muhalif siyasetçiler de aynen iktidarın dili ve yaklaşımıyla Sayın Öcalan üzerinden Cumhur İttifakı’nı vurmaya çalışan bir siyasi süreç geliştirdi. Aslında bu söylemlere başvuran her iki tarafın da demokratik ve özgür bir gelecek kaygısına sahip olmadığını söylemek gerek. İşkenceyi ortaya koymayan, bunu protesto etmeyen, hukukun İmralı’da uygulanması gerektiğini ifade etmeyen anlayışlar alternatif olamayacakları kadar Kürt karşıtı stratejik bir hedefin de parçası olurlar.

İmralı üzerinden iktidar muhalefeti, muhalefet iktidarı suçlayarak seçim propagandasını ırkçı bir dil üzerine oturttu. Ancak mevcut tecrit siyasetine karşı yıllardır söz söyleyen ve mücadele eden HDP’nin tutumunu nasıl yorumluyorsunuz? Bu tartışmalar devam ederken üçüncü yol siyaseti olarak ortaya çıkan içinde Kürt siyasal hareketinin de olduğu Emek ve Özgürlük İttifakının bir varlık gösterdiğini düşünüyor musunuz?

Muhalif kesimlerde, Emek ve Özgürlük İttifakı da bu yapılanları doğru okumakta eksik kaldı. Hükümetin İmralı üzerinden geliştirmeye çalıştığı siyaseti bertaraf edebilmesi gerekirdi. Bu konuda eksikliklerin değerlendirilmesi ve iyi analiz edilmesi gerekiyor. Sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu düşüncelerin uygulanması halinde iyi bir sonuç alınabilirdi. Sayın Öcalan 2019’daki demokrasi deklarasyonunda ortaya koyduğu tespitleri yaşamsallaştırılamadı. Hatta tecridin etkisine girilerek yokmuş gibi davranıldı. Bir örnek olarak 2019’daki seçimlerin toplumsal fay hatları iyi analiz edilseydi sonuç farklı olabilirdi. Devlet ise 23 Haziran seçimlerinde oluşan sonuçları anladı ve ona göre bir seçim propagandası geliştirdi.

Siyaset bir çözüm aracı olarak her daim etken ve devrede olması gereken bir yöntem. Siyaseti donuklaştırarak ve kutuplaştırarak çözüme gitmek de tecridi aşmak da olanaklı değil. Kürtler ilk defa bütün yumurtaları aynı kefeye koymuş gibi oldu. Bunun bir nedeni de Sayın Öcalan’ın söylemlerinin aksine siyasi kutuplaşmanın içinden kendimizi sıyıramamamızdır. Oysaki siyaset her zaman her koşulda bir seçenek yaratabilme kabiliyetine sahip olabilmelidir. Sayın Öcalan’ın 2019 yılında söyledikleri bize özgür bir yaşam amacından sapmadan yeterli esnekliği veriyordu ama uygulanamadı.

Tecridi ortadan kaldıracak olan toplumsal mücadele ve siyasal mücadelenin iç içe, bir arada yürütülmesidir. Ama toplumsal mücadele ile parlamenter mücadele birbirinden kopmaya, aradaki mesafe açılmaya, arada bir hiyerarşi oluşmaya başladığını görüyoruz. Parlamenter siyasetin çok öne çıktığını görüyoruz.

Öcalan’ın bu metaforu tam olarak anlaşılamadı mı?

Sayın Öcalan’ın 2019’da kullandığı kimi metaforlar var, yaptığı kimi değerlendirmeler var. ‘Gerekirse çöpçü olurum, bütün sokakları dolaşıp temizlerim, herkesle selamlaşırım’ diyor. Bu çöpçü olma, sokakları temizleme metaforunu, herkesle selamlaşma metaforlarının hepsini doğru analiz etmek lazım. Bu ne demek? Her şeyde olduğu gibi temiz siyaset yürütmek gerektiğini söyler. Yine bu söylemi topluma gitmek, toplumun bütün farklı renklerine ve katmanlarına gitmek demek. Toplumun içinde olmak demek. Toplumsal mücadeleyi toplumun içinde yürütmek gerektiğini ortaya koyuyor. Toplumla hiçbir hiyerarşi kurmadan, araya mevki-makam-ünvan koymadan toplumla eşit bir çalışmanın olması gerektiğini ortaya koyuyor. Emekten, toplumsal örgütlenmeden, toplumsal bilinçlenmeden bahsediyor Sayın Öcalan. Beklenti içine girmeden, gönüllü ve değişim gücünü kendinde bularak, emek vererek mücadele etmek gerektiğini ifade ediyordu. Oysaki bizim içinde olduğumuz bu süreçte halklar seyirci pozisyonuna itildi, siyaset söylem düzeyine indirildi ve sanki çözüm parlamenter mücadeleymiş gibi davranıldı. Oysaki Parlamento çözümün tescilleneceği mekan olabilir. Mecliste çözüm ancak tescillenir, çözüm mecliste hukuka ve yasalara giydirilir. Çözüm burada ancak tescillenebilir. Çözümü asıl getirecek olan çözümün asıl öznesi de kaynağı da halktır, toplumsal güçlenme ve büyümedir. Dolayısıyla açılan bu makasın kapatılması lazım.

Devletin ve muhalif görünümlü tüm kesimlerin bu süreçte özellikle yapmaya çalıştığı ‘Öcalan’sız siyasete’ sırt dönüp topluma Öcalan hakikatini anlatmak gerek. Yönümüzü yeniden döneceğimiz yer Sayın Öcalan’ın açıkladığı düşüncelerdir ve Sayın Öcalan’ın kendisidir. 27 aydır kendisinden haber alınamadı. Bu süre zarfında sosyal siyasal ve ekonomik krizler daha da derinleşti. Yaşanabilir bir ülke toplumun yarısı tarafından hayal olarak görülmeye başlandı. Öcalansız siyasetin Kürtlere kaybettirdiği, toplumu içinden çıkılmaz krizlere sürüklediği görülmelidir.

Öcalan’ın konuşması aktif bir şekilde siyaset yürütmesi halinde etkili olacağı tarihsel bir hakikattir. Neden herkes sınırsız konuşa biliyorken Sayın Öcalan’dan 27 aydır haber dahi alınamamaktadır? Asıl dönüştürücü gücün İmralı’da olduğu bilinmektedir de ondan. Diğer yandan insanlık dış uygulamaların geliştirildiği, 25 yıl boyunca olağanüstü rejimle yönetilen İmralı hapishanesi lüks dairelere benzetildi. Bu durum, tecrit siyasetinin dışında düşünülebilecek bir yaklaşım değildir. İnsanüstü bir iradenin ancak dayanabildiği İmralı koşullarına böyle güzelleme yapılması seçim sonuçlarından da anlaşıldığı üzere kaybettirmektedir. Bunca verilen mücadeleye bedele karşılık yürütülecek siyaset bu olmamalıydı.

22 yıldır İmralı’da mutlak tecrit politikasını sürdüren AKP yeniden seçimleri kazandı. Seçimlerde ortaya çıkan konjonktüre bakıldığında ultra milliyetçi bir iktidarın oluştuğunu görebiliyoruz. Bu durum tecrit politikasını nasıl etkiler?

Devletin iktidar eliyle yapmak istediği salt bir seçim kazanmak değil. İktidar devlet için bir araçtır. Seçimlerde devletin asıl amaçlarına hizmet edecek iktidarların kazanması hedeflenir. Son yapılan seçimlerde de tam da bu oldu. Burada iki paradigmanın bir çatışmasından söz etmek mümkün. Tekçi iktidarcı bir zihniyete sahip toplum yaratmak isteyenler ile özgür, demokratik bir toplum yaratmak isteyenlerin karşı karşıya olduğu bir süreçten geçtik geçiyoruz. Sayın Öcalan’ın bu yönüyle ortaya koyduğu mücadele bireyin özgürleşmesi, toplumsal bir bilince kavuşması, eşitlikçi ve demokratik bir anlayışa sahip olması… Hem Kürt halkının özgürleşmesi, hem de tüm halkların demokratik bir yaşamı inşa etmesini ve bunun güvenceye kavuşmasını hedefliyor. Bu paradigmaya karşı devlet aklı da kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı, farklı inanç ve kimlikleri inkar eden bir anlayışın yerleşmesini sağlamaya çalıştı. Seçim sonuçları öyle anlatıldığı gibi en gerici bir yapı ile sonuçlanmadı, en Kürt karşıtı bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu bilince çıkarmamız lazım. Tabi ki bu yönüyle önümüzdeki dönem daha çetin geçeceğe benziyor. Burada demokratik siyasete büyük işler düşüyor. Demokratik siyasetin toplumla birlikte yürütülmesi gerekiyor.

İktidarın profiline bakıldığında tüm toplumsal dinamikleri baskılayan bir politika izleyeceğini söylediniz. Dün sadece Kürtler ve kontrol edemediği sosyalist güçlere dönük baskı politikalarını sıklaştırmıştı. Ancak şimdi en ufak muhalif sesi bile baskılayan bir politikaya gideceğini görüyoruz. Demokratik bir siyaset, toplumsal büyüme gerçekleşebilir mi devletin bu baskı politikası karşısında?

Elbette mümkün. Yeter ki doğru yol ve yöntemleri uygulayabilelim. Ne kadar tecrit derinleştiriliyorsa, toplum ne kadar yanıltılıyorsa, gerçeklerin üstü ne kadar örtülüyorsa bizlerinde bu gerçeği açığa çıkarmak gibi bir sorumluluğumuz var. Bizler toplumla birlikte hareket edebilirsek toplumu bilinçlendirebilirsek ve toplumla bütünleşebilirsek başarı mümkündür. Devlet tecritle hem Sayın Öcalan’ın görünmesini engelliyor hem de bunun üzerinden toplumsal muhalefeti baskı altına alıyor. O zaman bizim tecrit karşısında bugüne kadar yapmamız gereken ama yapamadığımız aydınlanma bilinçlendirme ve örgütleme çalışmalarını bir arada yürütmemiz lazım. Sayın Öcalan’ı tanımayanlara tanıtmamız, yanlış bilene anlatmamız lazım. Devletin en çok çekindiği mesela batıya Öcalan’ı tanıtarak çok daha hızlı yol alınabilir. Devletin kriminalize etme politikalarına düşmek yerine onu bertaraf edecek yöntemler geliştirilmelidir. Devletin kurgusal tarihine karşı gerçek tarihi batıya taşırarak baskı ve sindirme politikalarını boşa çıkarabiliriz.

Sayın Öcalan’ı Anadolu’ya, tanıtma politikasını demokratik siyaset bugüne kadar yapamadı. Üzerimizde uygulanan tüm bu baskılar İmralı’da uygulanan tecridin bir sonucu, bunu kabul etmemiz gerekiyor. Sayın Öcalan’ın sesi kesildi. Biz Sayın Öcalan’ın sesi olabilirdik. Demokratik siyaset kurumları Öcalan’ın görünürlüğünü arttırmalıdır. Halklara gerçek düşüncelerini taşıyabilseydik devlet bu kadar ileri gidemezdi.

İmralı tecridine karşı uluslararası alanda da ciddi mücadeleler veriliyor. Aralarında düşünür, siyasetçi, aydın, sanatçılar ve hukukçuların bulunduğu heyetler bu anlamda Türkiye’de girişimlerde bulunuyor. Bu girişimler devlet üzerinde etkili oluyor mu?

Devlet, Öcalan’ın topluma ulaşacak bir cümlesini bile engelledi. Bu tutumunu 2016 yılından bu yana sürdürmeye devam ediyor. Devlet tüm iletişim araçlarını kapatıyor. Çözüm gücünün üzeri baskılanıyor. Bu yönüyle elbette İmralı tecridine karşı gelişen uluslararası desteğin etkili olduğunu düşünüyorum. Devlet bu mücadelenin görünürlüğünü engellemeye çalışsa da bir sonuca ulaşamıyor. Dolayısıyla demokratik hukuk mücadelesinin daha çok yayılması lazım. Uluslararası mücadelenin görünürlüğü devletin tüm iletişim araçlarını denetiminde tutması nedeniyle yeterli olmayabilir. Ama bu mücadelenin etkileri görünürlüğünden çok fazla olduğunu söyleyebilirim.     

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.