Place Kléber’de kesişen iki sınır hikayesi

Toplum/Yaşam Haberleri —

Strassburg Kleberplatz 1900/ foto:Wikipedia

Strassburg Kleberplatz 1900/ foto:Wikipedia

  • Kahire’de Kürt öğrenci Süleyman el-Halebî tarafından öldürülen Alsaslı General Jean-Baptiste Kléber’in adını taşıyan Place Kléber, bugün Strasbourg’da Kürt direnişinin en önemli hafıza ve eylem alanlarından biri haline geldi.

BARIŞ BALSEÇER/STRASBOURG

 Avrupa’da yaşayan Kürtlerin eylemlerine sahne olan meydanlar yalnızca politik taleplerin dile getirildiği kamusal alanlar değil aynı zamanda sürgün belleğinin ve kolektif hafızanın somutlaştığı mekanlardır. Strasbourg’daki Place Kléber de tam bu nitelikte bir yer. Sıradan bir şehir meydanından çok daha fazlası. Meydanı tarihsel açıdan çarpıcı kılan ise adını taşıdığı Jean-Baptiste Kléber’in 14 Haziran 1800’de Kahire’de Kürt öğrenci Süleyman el-Halebî tarafından öldürülmesidir.

Alsas’tan Nil kıyılarına uzandı

Jean-Baptiste Kléber 1753’te Strasbourg’da dünyaya geldi. O dönemde şehir Fransa Krallığı’na bağlıydı fakat Fransız ve Alman kültürünün kesişim noktasında yer alıyordu. Ana dili Fransızca değil Alsasça’ydı. Alsas bölgesi uzun yıllar Fransa’nın siyasal sınırları içinde kalmış olsa da kültürel olarak merkezden belirgin biçimde ayrışmıştı.

Alsaslılar, homojen bir ulustan ziyade, tarihsel sınır değişimleri içinde biçimlenmiş bir toplumdu. Büyük ölçüde Alman kökenli olan bu nüfus, Fransız siyasal yapısı içinde bütünleşmiş, ancak dilsel ve kültürel farklılığını korumuştu. Alsasça günlük yaşamda varlığını sürdürürken, Fransızca egemenliğin diliydi. Bu ikili yapı Alsaslıları sınır kimliğinin taşıyıcıları haline getirmişti.

Kléber, başlangıçta mimarlık eğitimi aldı. Ancak aristokrat olmadığı için eski rejimin ordusunda yükselme şansı yoktu. 1789’da başlayan Fransız Devrimi bu engeli ortadan kaldırdı. Devrim rejimi yıkmakla kalmadı, sadakatin yönünü de kökten değiştirdi. Artık bağlılık doğulan yere, dile ya da yerel topluma değil, devlete ve onun temsil ettiği siyasal düzene yöneliyordu. Kléber, bu yeni düzenin askeri temsilcilerinden biri haline geldi. Hızla general rütbesine ulaştı. Napoléon’un Mısır seferine katıldı. Napoléon Fransa’ya döndükten sonra Mısır’daki Fransız ordusunun komutasını üstlendi ve Fransız Cumhuriyeti adına Nil kıyılarında egemenlik kuran bir askeri komutana dönüştü. Kléber artık Fransız devletinin ve onun genişleyen jeopolitik gücünün temsilcisiydi.

 

Jean-Baptiste Kléber'i öldüren hançer, Carcassonne'daki Güzel Sanatlar Müzesi’nde

El-Halebî’nin hançeri

Kléber’i öldüren Süleyman el-Halebî, 1777’de Halep eyaletine bağlı Kürt nüfusun yoğun yaşadığı Kukan köyünde doğdu. Kürt’tü, ancak yaşadığı dönemde siyasal aidiyet bugünkü anlamda ulusal değil, imparatorluk düzeni ve İslam ümmeti çerçevesinde tanımlanıyordu. Kimlik, etnik bir siyasallıktan çok, bağlı olunan devlet ve mensup olunan inanç dünyası üzerinden şekilleniyordu. Bu nedenle o, her şeyden önce Osmanlı tebaası ve Müslüman bir ilim talebesiydi. Genç yaşta Kahire’ye giderek El-Ezher’de öğrenim gördü. El-Ezher, İslam dünyasının en saygın entelektüel merkezlerinden biri ve imparatorluğun dört bir yanından gelen öğrencilerin buluştuğu bir ilim odağıydı.

 Kléber ve el-Halebî’nin yolları 14 Haziran 1800 sabahı Kahire’de kesişti. Şehir, Fransız işgali altındaydı. Sokaklar askeri devriyelerle denetleniyor, Fransız egemenliği yalnızca askeri varlık olarak değil, gündelik hayatın ritmini belirleyen bir güç olarak hissediliyordu. General Jean-Baptiste Kléber, karargahında bulunuyordu. Karşılaşma bir savaş meydanında değil egemenlik ile tabiiyet arasındaki dar mesafede ortaya çıktı. Süleyman el-Halebî, bir ilim talebesi görünümüyle Kléber’e yaklaştı. Aralarındaki mesafe birkaç adıma indiğinde sakladığı hançeri çıkardı ve onu göğsünden ve karnından defalarca bıçakladı.

El-Halebî’nin hançeri yalnızca bir generale değil, Fransız askeri egemenliğinin Kahire’de kurduğu düzenin merkezine yönelmişti. General aldığı ağır yaralar sonucu kısa süre içinde hayatını kaybetti. El-Halebî kaçmaya çalıştı fakat Fransız askerleri tarafından yakalanarak tutuklandı.

Yargılanma süreci egemenliğin beden üzerindeki mutlak iddiasını sergileyen bir gösteriye dönüştürüldü. Fransız askeri mahkemesi onu ağır işkencelerle sorguladı. Suikasti gerçekleştiren sağ eli yakıldı. 17 Haziran’da kazığa geçirilerek idam edildi. Gerçekleştirilen infaz, egemenliğin kamuya açık bir performansına dönüştürüldü ve Süleyman el-Halebî’nin bedeni Kahire’de Fransız askeri yönetiminin denetimindeki alanda kazık üzerinde günlerce teşhir edildi.

Kléber'in Suikastı (tuval üzerine yalı boya, Antoine-Jean Gros atölyesi, yaklaık 1820

 

General Kléber’in katili Süleyman el-Halebî

El-Halebî’nin bedeni parçalandı ve kafatası Fransa’ya götürülerek 19’uncu yüzyıl boyunca fiziksel antropoloji (insan bilimi), kraniyometri (kafatası ölçümü) ve frenoloji (kafatası yapısından zihinsel ve ahlaki özellikler çıkarma teorisi) çalışmalarında kullanıldı. Daha sonra Paris’teki Musée de l’Homme koleksiyonlarına aktarıldı. Üzerine “General Kléber’in katili Süleyman el-Halebî” ifadesi yazılarak egemenliğin hafızayı yeniden kurduğu bir nesneye dönüştürüldü.

Bu dönemde antropoloji, kraniyometri ve frenoloji nesnel bilimler olarak sunulsa da sömürgeci egemenliğin epistemolojik ve kurumsal araçları haline getirildi. Bilimi, egemenlik ilişkilerini sınıflandıran ve ölümden sonra bile beden üzerindeki hakimiyeti sürdüren bir mekanizmaya dönüştürdü.

Süleyman el-Halebî’nin kafatası için iade talepleri 21’nci yüzyılda, özellikle 2021’de Mısırlı mühendis İhsan Muharram’ın başlattığı kampanyayla görünürlük kazandı. Akademisyenler ve araştırmacılar, onun bilimsel bir nesne değil tarihsel bir özne olduğunu vurgulayarak kalıntılarının onurlu bir defin hakkına sahip olduğunu savundu ve müzede tutulmasını sömürge şiddetinin günümüze uzanan bir devamı olarak nitelendirdi. Fransa’da iade sürecini kolaylaştırmaya yönelik düzenlemeler gündeme gelmiş olsa da kalıntılar hala iade edilmiş değil. Kamuya açık sergileme büyük ölçüde sona ermiş olsa da kurumsal denetim sürüyor.

 

Kléber anıt oldu, el-Halebî numune

Bu karşılaşmanın trajedisi, anti-emperyal bir öznenin başlangıçta mevcut olmamasında yatıyordu. Kahire’de karşı karşıya gelen Kléber ve Süleyman el-Halebî, kendi halklarının özgürlük iradesinin bilinçli temsilcileri olarak değil, onları aşan iki farklı imparatorluk düzeninin şekillendirdiği figürler olarak hareket ediyordu. Kléber, Alsas’ın sınır kültüründen gelen yerel biriyken Fransız Devrimi’nin yarattığı yeni egemenlik rejimi içinde ulusun askeri temsilcisine dönüşmüş, Fransız emperyalizminin Mısır’daki somut taşıyıcısı haline gelmişti.

El-Halebî ise Osmanlı tebaalığı ve dinsel yükümlülük çerçevesinde, modern anlamda ulusal bir özgürlük bilincinden ziyade imparatorluk düzeninin siyasal ve teolojik evreni içinde biçimlenmiş bir tepkiyle hareket etmişti. Bu nedenle karşılaşma, kendi tarihsel iradelerini temsil eden iki özgür öznenin çatışması değil, egemenlik düzenlerinin ürettiği iki figürün kesişmesiydi. Trajedi, her ikisinin de kendi tarihsel varoluşlarının kurucu öznesi olmaktan ziyade egemenlik yapılarının taşıyıcıları olarak hareket etmek zorunda kalmış olmasında ortaya çıkıyordu.

El-Halebî’nin bir suçlu olarak tarihe kaydedilmesi, egemenliğin hafıza üzerindeki bu iddiasının da bir parçasıydı. Ancak tarih bu anlamı sabit tutmadı. Egemenliğin kriminalize ettiği eylem, anti-kolonyal hafıza tarafından yeniden kuruldu. Özellikle Arap milliyetçiliği içinde bir şehitlik sembolüne dönüşmesi, onun imparatorluk düzeninin cezalandırdığı bir fail olmaktan çıkıp anti-emperyal direnişin tarihsel bir öznesi olarak yeniden doğmasına yol açtı. Ancak trajedi ortadan kalkmadı. Tersine, egemenliğin sabitlemek istediği anlamın hafıza tarafından geri alınabildiğini gösteren tarihsel bir kırılma momentine dönüştü.

Resmi tarih iki ismi eşit biçimde anmadı. Ölüm bile bu eşitsizliği ortadan kaldırmadı. Kléber’in adı Strasbourg’un merkezinde yaşamayı sürdürdü. Meydan onun adını taşıdı, heykeli taş ve bronz içinde yükseldi ve kamusal alanın merkezinde, taşlara kazınmış bir egemenlik hafızası olarak varlığını korudu.

Süleyman el-Halebî’nin kafatası ise iki yüzyıldır Fransa’nın kurumsal koleksiyonlarında tutuluyor. Birinin adı ulusal hafızada onurlandırılırken, diğerinin kalıntıları bilimsel bir numuneye indirgenerek muhafaza edildi. Bedeni hala parçalı ve iadesiz; kafatası, Musée de l’Homme’un kurumsal denetimi altında, üzerine iliştirilen “suçlu” kimliğiyle varlığını sürdürüyor. İade taleplerine rağmen Fransız kurumlarının bu kalıntıyı muhafaza etmeyi sürdürmesi, sömürge döneminde kurulan bilgi ve egemenlik ilişkisinin bugüne uzanan sürekliliğini de açığa çıkarıyor.

Kürtlerin eylem alanı

Kürtlerin Place Kléber’de toplanması, iki yüzyıl önceki karşılaşmanın gecikmiş yankısı. Bir zamanlar Fransız imparatorluğunun zaferini simgeleyen Kléber’in adı ve heykeliyle taçlandırılan bu alan, bugün Kürt diasporasının direnişinin en canlı sahnesi haline geldi. Dalgalanan bayraklar ve yükselen sloganlar yalnızca güncel taleplerin ifadesi değil aynı mekanda imparatorluklar adına çarpışan iki figürün dayattığı varoluş biçimlerini kökten reddeden bir manifesto anlamını taşıyor. Kürtler burada ne Fransız ulus-devletinin mirasçıları ne de Osmanlı/İslam ümmetinin devamcıları olarak konuşuyor. Onlar, bu iki eski imparatorluk düzeninin kalıplarını aşmış bir öznellikte duruyorlar. Kendi öznel varlıklarını, kolektif iradelerini ve özgürlük taleplerini haykırıyorlar. Meydanda toplanan bedenler, imparatorluklar adına çarpışan figürlerin trajedisini geride bırakarak, kendi tarihsel öznelliğini kuran bir halkın yükselişini temsil ediyor.

Ocak sonundan Şubat ortasına uzanan süreçte Place Kléber, kitlesel yürüyüşler ve mitinglerle dolup taştı. Bayraklar, portreler ve “Jin, Jiyan, Azadî” çığlıkları altında Kléber’in heykeli kuşatıldı. Kürtler, Rojava saldırılarına karşı, Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü, Rojava’nın statüsü ve ulusal birlik için bir araya geldi. Bu toplanışlar, meydanın anlamını yeniden yazan bir ritüel haline geldi. Anıt egemenliğin hafızasını sabitlemeye çalışırken meydan susturulmak istenenlerin tarihi yeniden hatırlattı. Artık Place Kléber’de konuşan bir ne anıttır ne de bir numune; konuşan, imparatorluk düzenlerini aşan, kendi tarihsel öznelliğini kuran bir halkın özgürlük iradesidir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.